Makale

KAMU MALINI Korumak

KAMU MALINI
Korumak

Dr. Muhlis Akar
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Her insanın üzerinde birçok hak ve sorumluluklar vardır, insanın üzerindeki bu hak ve sorumluluklar "hukukullah" denilen Allah’ın hakları ve "hakku’l-ibad" denilen yaratılmışların hakları diye iki kısma ayrılır. Allah’ın üzerimizdeki hakları, O’nun varlığına ve birliğine inanmak, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibadet edip, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Yaratılmışların haklarının başında ise, insanların hakları gelmektedir. İnsanlar arasındaki bütün ilişkiler, "fertlerin karşılıklı haklan" içerisinde yer almaktadır. Ayrıca kamu hakları denilen haklar da vardır ki, "hukukullah" kapsamında değerlendirilmektedir.
Şüphesiz kamu hakkı denilince, özellikle kamu mallarının korunması ve haksız yollarla zimmete geçirilmemesi akla gelir. Biz de makalemizde konunun bu yönü üzerinde duracağız.
I. Kamu malı emanettir
Emanet oldukça geniş kapsamlı bir kavramdır. Başta dinî yükümlülükler olmak üzere beden ve ruh sağlığı, evlât, servet, mal-mülk, ma- kam-mevki, kısaca maddî ve manevî bütün değerler bu kavramın kapsamı içinde yer almaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, "Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir"(Ahzab, 72) buyrularak bir yandan insanın emanet konusunda diğer varlıklardan ayrı olarak taşıdığı sorumluluğun ağırlığına dikkat çekilmekte; diğer yandan da insanoğlunun emanete riayet konusunda genelde vefasızlık göstermeye eğilimli olduğuna işaret edilmektedir.
"Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir"(Nisa, 58) mealindeki ayette ise, özellikle yöneticilerin hem adalet hem de emanet ehli olmaları emredilmektedir. Çünkü devletin mal varlığı halka aittir; bunda geçmişin, bugünün ve gelecek nesillerin hakları vardır. Bu nedenle yöneticilerin, tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkı olan bu malları gereksiz yerlerde harcayıp, israf etmeleri haramdır. Zaten yöneticilerin halk ve devlet malı üzerindeki tasarrufları da kamu menfaatine (maslahata, kamu yararına) bağlı kalmakla sınırlıdır.
Kamuya, yani toplumun bütününe ait mal ve değerler, yöneticiler açısından olduğu kadar, bireyler açısından da birer emanettir. Her birey doğrudan ya da dolaylı olarak bu emanetlerin korunmasından ve yerli yerince kullanılmasından sorumludur.
II. Kamu hakkını ihlâl ve kamu malından çalmak hıyanettir
İslâmî literatürde, kamu malını zimmetine geçirmeye "gulûl" adı verilmektedir. Sözlük anlamı gizlemek, bir şeyi gizlice almak, hırsızlık yapmak; hıyanet etmek olan gulûl kelimesi, örfte genellikle, "ganimet malına hıyanet etmek" anlamında kullanılmaktadır. Gulûl, İslâm hukukunda da bu çerçevede terim anlamı kazanmış ve "devlet malına hıyanet etmek, kamu malını zimmetine geçirmek, mülkiyeti bütün ümmete-millete ait olan devlet hâzinesinden veya ganimetlerden gizlice almak, özellikle de taksim edilmeden önce savaş ganimetinden bir şey çalmak" şeklinde tanımlanmıştır. (Ferhat Koca, Gulûl Mad. DiA, c. 14, s. 19i -192) Âl-i İmran suresinin 161. ayetinde "...Kim emanete hıyanet ederse (ganimet veya kamu malından aşırırsa), kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir" buyrularak, kamu malına ihanetin cezasının ağırlığına dikkat çekilmiştir.
Hz. Peygamber’in "Hıyanet de (iğlâl) yok, hırsızlık (islâl) da"(Müsned, IV, 325; Dârimî, "Siyer", 50; Ebu Davud, "Cihad", 156) hadisi ve benzeri hadislerinden de gulûlün, sadece ganimet malına hiyanetle sınırlı kalmayıp daha geniş bir kapsama sahip olduğunu anlıyoruz. Ebu Humeyd es-Sâidî (r.a.)’den rivayet edilen bir hadise göre Resulul- lah (s.a.s), Ezd kabilesinden İbnü’l-Lütbiyye’yi zekât toplamakla görevlendirmiş, bu zatın daha sonra bazı mallarla gelip Hz. Peygamber’e: "Şunlar size ait, bunlar da bana hediye olarak verildi" demesi üzerine Resulullah’ın minbere çıkıp, "Benim -zekât toplamak için- gönderdiğim bir memura ne oluyor ki, ’Şunlar sizin, şunlar da bana hediye edildi’ diyebiliyor? Dikkat edin, bu kişi evinde otursaydı, kendisine hediye verilir miydi? Muhammed’i, kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden her kim bu (bu devlet malandan alırsa mutlaka onu boynunda taşır olduğu hâlde kıyamet günü gelecektir. Eğer bu haksızlıkla aldığı şey deve ise böğürecek, sığırsa mö- leyecek, koyunsa meleyecek!" buyurdu. Sonra Rasûlullah ellerini kaldırdı, o kadar ki, koltuk altındaki beyazlık gözüktü: "Allah’ım tebliğ ettim mi?" dedi ve bu sözünü üç kere tekrar etti. (Buha- ri, Hiyel, 15; Cum’a, 29; Zekât, 67; Hibe, 17; Eyman, 3; Ahkam, 24, 41; Müslim, İmaret, 26); Ebu Davud, Imare, 11); Nesaî, Zekât, 6)
Başka bir hadislerinde ise: "Mal tahsili için memur tayin ettiğimiz bir kimse, bizden bir iğneyi veya ondan daha küçük bir şeyi gizlese, bu hıyanet olur ve o şeyi kıyamet günü getirir... Sizden kimi malî bir göreve tayin edersek, o malın azını da çoğunu da getirsin..."(Müslim, İmare, 30) buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber’in, devletin malî işlerinin tanzimi için görevlendirdiği memurlar zekât toplama, ganimet malını muhafaza etme, vergi alma gibi vazifeleri yerine getiriyorlardı. Toplanan bu malların her birinin sarf yerleri de farklı idi. Devlet bunları toplamak ve dağıtmakla yükümlüydü. Bunlar kamuya ait mallar olduğu için bu mallara karşı yapılacak en küçük bir haksızlık bile hıyanet addedilir ve büyük günahlardan sayılırdı. Çalınan malın az veya çok olması arasında ise fark yoktur. Görevli memur, kendisine tayin edilmiş ücretin dışında hiçbir şey alma hakkına sahip değildir.
(M. Yaşar Kandemir ve Diğerleri, Riyazü’s Salihin Tercüme ve Şerhi, Erkam Yay, c. 2, s. 162) işte bu hadislerinde Peygamberimiz, görevli memurlarından bu prensibe bağlı kalmalarını istiyordu. Benzer bir diğer hadislerinde ise, "Vergi memurlarına (âmillere) verilen hediyeler gulûldür." (Müsned, v, 424) ifadesi yer almıştır.
Bu nedenle zekât ve vergi toplamakla görevlendirilen memurların hediye kabul etmeleri caiz görülmemiştir. Çünkü memura hediye veren kişi, ödemesi gereken zekât ya da verginin bir kısmını ödememe karşılığında bunu vermiş olabilir; hediye kabul eden memur ise görevini kötüye kullanmış olur ki, bu da emanete hiyanettir. Bu hediyelerin haramlığının sebebi ise memuriyettir. Burada özellikle zekât/vergi ile ilgili olan yasak, aynı gaye ve maksatla olduğu takdirde bütün resmî/kamu görevlilerini de kapsar. (M. Yaşar Kandemir ve Diğerleri, a.g.e, c. 2, s. 149)
Kamu malından çalmanın vebali öylesine büyüktür ki, Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş kimselerin cenaze namazlarına bile katılmamıştır. Zeyd b. Halid’in (r.a.) anlattığına göre: "Hayber Savaşı sırasında ashabdan biri öldürülmüştü. Hz. Peygam- ber’e haber verildi. O, "Arkadaşınız üzerine namaz kılın!" buyurdu. Hz. Peygamber’in bu sözü üzerine, halkın çehresi değişmiş, (bir soğukluk çökmüştü). Bunun üzerine Hz. Peygamber olaya şöyle açıklık getirdi: "Arkadaşımız, Allah için ci- had sırasında ganimetten çalmıştı!" Bunun üzerine, maktûlün eşyasını karıştırdık. Yahudilere ait boncuk kolyelerden iki dirhem bile etmeyen bir kolyeyi çalmış olduğunu gördük." (Muvatta, Cihad 23); Ebu Davud, Cihad, 14); Nesaî, Cenaiz, 66); Ibn Mace, Cihad, 34). Ayrıca bkz. Ibn Kayyım el-Cevziyye, Zadü’l-Me- ad, Beyrut, 1987, I, 515, III, 107.)
Hz. Ömer (r.a.) ise, başka üzücü bir olay anlatıyor: Hayber savaşı günü idi. Peygamber’in (s.a.s.) ashabından bir grup geldi ve: ’Falanca şehittir, falanca şehittir’ dediler. Sonra bir adamın yanından geçtiler: ’Falanca kimse de şehittir’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Hayır, ben onu ganimetten çaldığı bir hırka -veya bir aba- içinde cehennemde gördüm" buyurdular. (Müslim, iman, 182. Ayrıca bkz. Darimî, Siyer 48; Buhari, Eyman, 33; Megazi, 38; Ebu Davud, Cihad, 1 33; Nesaî, Eyman, 38, Muvatta, Cihad, 25)
Demek ki, şehitlik kişinin birçok günahına kefaret olduğu hâlde, kamuya ait hıyanet günahını ve kul haklarını ortadan kaldırmıyor.
Kamu hakkını ihlâl etmenin ve kamu malından çalmanın, kaçakçılık yapmanın çeşitli yolları ve yöntemleri vardır. Bunlardan özellikle günümüzde öne çıkan bazıları şunlardır:
Kamu arazilerini işgal etmek, üzerine bina yapmak
Hazine, belediye, vakıflar ve çeşitli kamu kuruluşlarına ait menkul veya gayri menkulleri şahsî menfaatler doğrultusunda kullanmak, üzerine izinsiz olarak bina yapmak, kamu malını çalmanın bir nev’idir. Çünkü kamu malı kapsamı içinde yer alan araziler, devlet adına tüm vatandaşların ve gelecek nesillerin malıdır. Halkı temsil eden devletin izni olmadan alınan kamu arazisi gasp edilmiş demektir. Böyle bir arazi üzerinde, izinsiz olarak bir şey yapılamaz.
Allah Rasulü’nün bu konudaki uyarıları şöyle- dir: "Bir kısım insan vardır ki, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, kıyamet günü onlara bir ateştir, başka değil."(Buhari, Hums, 7; Tirmizî, Zühd, 41, 2375) "Kim bir karış miktarı bir yere (başkasının arazisine) haksız olarak sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir." (Buhari, Mezalim, 13, Bed’ül Halk, 2;
Müslim, Mürakat, 139-142)
Kaçak elektrik ve su kullanmak:
Toplumsal duyarlılığımızı ve ahlâkî değerlerimizi kaybettikçe yolsuzluklar baş göstermekte, her kademede devlet malı yağmalanmakta, rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, vergi kaçakçılığı, kaçak su ve elektrik kullanımı gibi yüz kızartıcı durumlar ortaya çıkmaktadır. Özellikle kaçak elektrik enerjisi kullanma oranı her geçen gün artmakta, akla hayale gelmedik yöntemlerle kaçak elektrik kullanılmaktadır. Yapılan açıklamalara göre bazı bölgelerde ortalama kaçak elektrik kullanma oranı % 50 civarında, bazı illerde ise % 80’e ulaşmaktadır. Bu rakamlara tesbit edilemeyenler ve yakalanması güç olanlar da eklendiğinde, Türkiye genelinde kaçak elektrik kullanımının ortalama % 50’nin üzerinde olabileceği belirtilmektedir. Eğer verilen bu rakamlar doğru ise, bunun anlamı, yasaların içinde kalan, meşruiyet zeminini terk etmeyen vatandaşlar kullandığı her kilovat/saat elektrik enerjisinin bedelinin içinde, bir de ayrıca bir kilovat/saat kaçak elektrik enerjisinin bedelini ödemektedirler. (Mehmet Ali Kılıçbay, Zaman Gazetesi, 18.05.2002)
Yine kaçak su kullanımının da aynı şekilde yaygınlaştığı ve bedelinin de dürüst vatandaşlar tarafından ödendiği yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır.
Bu bakımdan kamu hukuku içinde yer alan elektrik ve suların kaçak olarak kullanılması caiz değildir. Kul hakkı olan elektrik ve suyu kaçak kullananların, bu ülkede yaşayan bütün fertlerle teker teker helâlleşmeleri gerekir. Ancak tüyü bitmemiş yetimlerin de hakları olan bu kamu mallarının sahiplerini bulup onlarla helâlleşebilmek neredeyse imkânsızdır.
Vergi kaçırmak, vergi vermemek
Tine vergi Borcunu ödememek7ya da vergi kaçırmak da önemli bir kamu hakkı ihlâlidir. Her insanın, vatandaşı olduğu ülkeden beklediği hakları olduğu gibi, yerine getirmekle yükümlü olduğu görevleri de vardır. Vergi de bu görevlerden biridir. Çünkü toplum hâlinde yaşamanın insanlara yüklediği belli birtakım hak ve sorumluluklar vardır. Bu sorumlulukların temel dayanağını kamu yararı teşkil etmektedir. Toplumu teşkil eden bireylere fert olarak yüklenen sorumluluklar, onların toplum olarak faydalarına yöneliktir. Yerine getirilen her sorumluluk, dolaylı ya da dolaysız bir şekilde bireylere hak ve hizmet olarak geri döner. ihlâl ve ihmal edilen görevler ise, kamu hizmetlerinin aksamasına yol açar. Bu bakımdan vergi mükelleflerinin yalan beyanda bulunup vergi kaçırmaları veya vergi vermemeleri, o toplumda yaşayan bireylerin haklarının (kul hakkının) ihlâl edilmesidir. Yine kişinin, vergi verebilecek güç ve imkâna sahip olmasına rağmen, vergisini vermeyip, başkalarının verdiği vergilerle sunulan kamu hizmetlerinden -katkıda bulunmadığı hâlde- yararlanması da, "nimet ve hizmetten haksız bir şekilde yararlanma" olarak değerlendirilebilir.
Genel değerlendirme ve sonuç
Bireysel çıkarlar uğruna kamunun haklarını ihlâl etmek, görevi kötüye kullanmak, rüşvet alıp vermek, karaborsacılık yapmak, kamu malını zimmetine geçirmek, vergi kaçırmak, kaçak su ve elektrik kullanmak gibi şeyler gerçek bir müminin yapabileceği işler değildir. Bu nedenle her Müslüman, Allah hakkı olarak da kabul edilen kamu mallarını korumalı, haksız yollarla bunları elde etmeye çalışmamalıdır. Bunların yarın kıyamet gününde mutlaka hesabını vermekle karşı karşıya geleceğini asla unutmamalıdır. Çünkü kamu malları, belirli kişilere değil, bütün topluma aittir. Kamu malını yiyen kimse, toplumun bütün bireylerine karşı suç işlemiş olmaktadır. Bu nedenle, bunları haksız yere almanın sorumluluğundan kurtulmak oldukça zordur. Yüce Allah, haksız yere başkasının malını yemeyi bütün insanlara yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de: "Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin" (Bakara, 188) buyrulmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz de bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: "Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, (Bir kimsenin diğer bir kimsenin haysiyetine, yahut malına tecavüzden dolayı üzerinde bir hak bulunursa) dinar ve dirhemin bulunmadığı (altın ve gümüşün geçmediği) hesap günü gelmeden önce helâlleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır.
Eğer hasenatı (iyiliği) yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yüklenir. “Buhari, Mezalim, 10, Rikak, 48; Tirmizî, Kıyamet, 2, 2421) Diğer bir hadislerinde ise, Allah’ın huzuruna kul hakkı ile gelen kimseyi müflis olarak tanımlamak- tadir.(Müslim, Birr, 59-60; Tirmizî, Kıyame, 2)
Görüldüğü gibi Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebali vardır. Böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, ondan hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin günahını affetmemektedir. İlâhî adalet bunu gerektirir. Kamu mallarına hıyanet de Allah’ın affetmeyeceği günahlardandır. Bu gibi kimseler dünyada hak sahipleriyle helâlleşip tevbe etmedikleri takdirde, ahirette hak sahipleri onlardan haklarını alacak ve Allah’ın huzurunda hesaplaşacaklardır. Şüphesiz kamu malını çalanların dünyada hak sahipleriyle helâlleşmeleri, hak sahibi olan diğer fertlerle helalleşmelerinden çok daha zordur. Çünkü devletin malı milletin bütün fertlerine aittir. Bütün fertlerle ayrı ayrı görüşüp helâllik almak ise çok zordur. Bu nedenle kamu hakkı konusunda gerek hizmet verenler gerekse hizmet alanlar çok duyarlı olmak zorundadırlar. Kamu hizmeti verenler, kamuya ait araç ve gereçleri kullanırken dikkatli ve duyarlı davranmalı, elektrik, su, kağıt, akaryakıt ve benzeri her türlü araç -gereçleri israf etmeden, emanet şuuru içerisinde kullanmalı, ücretle veya maaşla çalışanlar mesai saatleri dahilinde kendilerine verilen işi en verimli bir biçimde yapmalı, işgücü israfına sebebiyet vermemeli; görevini zamanında ve olması gerektiği şekilde yapmalı, rüşvet ve benzeri yolsuzluklardan sakınmalıdırlar. Kamu hizmeti alanlar ise, vergilerini tam ve zamanında ödemeli, kaçakçılıktan, kaçak elektrik ve su kullanımından sakınmalı, kamu arazilerini haksız bir şekilde işgal etmemeli, kamu hizmeti verenlerden, vatandaşlar arasında eşitsizlik doğuracak ve adaletsizliğe yol açacak ayrıcalıkları talep etmemelidirler.
Unutulmamalıdır ki, kamu malından çalmanın vebal ve günahı sadece bu işi yapanların değil, bu gibilerini koruyup gözetenlerin veya göz yumanların da üzerindedir. Sevgili Peygamberimiz, "Kim aşıranı gizlerse, o da ondandır"(Ebu Da- vud, Cihad, 135) buyurarak, bu duruma işaret etmişlerdir. Bu nedenle toplumsal görevlerimizden birisi de, kamu mallarını ve kamunun hukukunu korumak, kamu hakkını ihlâl edenlere, kaçakçılık yapanlara, özellikle kaçak elektrik ve su kullananlara, vergi kaçıranlara, kamu arazisi üzerinde izinsiz bina yapanlara seyirci kalmamak ve gereğini yapmaktır.