Makale

Kul ve Kamu Hakkını Gözetmek

Kul ve Kamu Hakkını
Gözetmek

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

İnsanları kamu ve insan haklarını ihlâl etmekten alıkoyacak gerçek âmil; dinî duyarlılık, ahiret inancı, kötülüğün ve haram lokmanın hesabının İlâhî huzurda verileceği inancıdır.

İnsan; hakkı, adaleti ve doğruluğu uygulamak üzere önemli bir görev ve sorumluluk yüklenmiştir. Bu sorumluluğun başında, Allah’a kulluk etmek, kul hakkına riayet etmek ve kamu hakkını gözetmek gibi önemli konular yer almaktadır. Allah’ın hakkına riayet etmek; O’nun emrine saygı göstermek, varlığına ve birliğine iman etmek ve hükümlerine uygun bir şekilde hareket etmektir. Kul hakkı ise; insanların mal varlıkları, canlan, ırz ve namusları, manevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, inanç ve yaşayışları ile kişisel ya da aile fertlerine ilişkin haklarına saygı göstermektir. Kamu hakkına gelince, bu daha çok, devlete ait olan veya herkesin ortağı bulunduğu bir tüzel kişiliğin bütün malî ve İdarî menfaatlerini bir arada tutan ve korunmasını gerektiren değerlerdir. Buna geçmişte "Beytü’l-Mâl", çağımızda ise "Hazine veya Kamu Malı" denilmektedir.
Fert ve toplum açısından vazgeçilmesi mümkün olmayan temel ihtiyaçlardan biri de mal, eşya ve para gibi değerlerden oluşan kazançlardır. Ancak bu değerlerin temiz, helâl ve meşru yollarla kazanılmış olması da o kadar önem arz etmektedir. Çünkü her insan, mal ve servet edinme hakkına sahiptir. Şu kadar var ki, sorumluluk makamında olan kişinin bu hakkını doğru ve usulüne uygun bir şekilde kullanması gerekmektedir. Bu nedenle tarih boyunca bütün toplumlarda mal, para ve ticaret başta olmak üzere ekonomik kazançlarla ilgili işlemler özel kanun ve kurallara göre düzenlenmiştir. Çağımızda köy ve kırsal bölgelerden şehir merkezlerine doğru yoğunlaşan göç dalgaları sonunda, insanlar bir arada ve iç içe yaşamak zorunda kalmışlardır. Hatta bu hareketlilik sonucunda yer yer yeni oturma ve yerleşim alanları meydana gelmiştir. Coğrafî alanlardaki söz konusu nüfusun zorunlu kaymasına paralel olarak, onların ekonomik ihtiyaçlarında ve İnsanî ilişkilerinde de ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Çoğu daha önce bulunduğu yerde, yakıtı kendisine ait olan evindeki lamba ile aydınlanırken şu anda bütün topluma hizmet veren elektrik santrallerinden yararlanmaktadır. Aynı örneği su, doğalgaz ve diğer alt yapı hizmetleri için de vermek mümkündür. Böylece kolektif bir hizmet ve sorumluluk anlayışı ön plâna çıkmıştır. Ne var ki birlikte yaşamak, kişi hakkını gözetmek ve kamu hakkının önemini kavramak bilinci ve inancı yeterli olmayınca bir yığın haksızlıklarla karşı karşıya gelinmektedir. Öyle ki, kiracı olarak oturduğu evden çıkarken elektrik ve su parasını ödemeyen, yolda yürürken hayatı pahasına da olsa başkasının elindeki mahrem çantayı gasp edip kaçan, modern yöntemlerle hırsızlık yapanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Diğer yandan toplum gittikçe, bu tür olumsuz davranışlara karşı sıradan olaylarmış gibi bağışıklık kazanmakta, daha da kötüsü duyarsız kalmaktadır. Milletin ahlâkî, kültürel ve sosyal hayatını yakından etkileyen bu tür olumsuz hatta yüz kızartıcı gelişmelere karşı herkes görev, yetki ve sorumluluk alanıyla orantılı olarak karşı koymak zorundadır. Çünkü benzer davranışların diğer toplumlarda olması çeşitli yorumlarla açıklanabilir. Fakat inancı, kültürü ve zengin tecrübesiyle tarihte iz bırakan yüce milletimizin devamı ve mirasçısı olan bu kuşağın benzer hatalara düşmesi kabul edilebilir cinsten değildir.
Kul hakkı: Maddî açıdan başkasının mülkiyetinde bulunan mal ve serveti, çeşitli yöntemlerle zimmetine geçirmektir. Bu; zor ve baskı yoluyla olabileceği gibi hile, aldatma, rüşvet, gasp, ölçü ve tartıda yanıltma, emanete hıyanet, kumar, tefecilik, ihaleye fesat karıştırma ve zimmetine para geçirme şeklinde olabilir. Başkasının onurunu incitmek, inancını, düşüncesini ve hürriyetini kısıtlamak gibi konular da kul hakkının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu olumsuz davranışlara, başkasına iftira atma, alay etme, arkadan çekiştirme, kötü lâkap takma, kusur arama ve gıybet etme gibi hususları da eklemek mümkündür. Daha da üzücü olanı; demokrasi ve insan haklarının en çok konuşulduğu bir dönemde, bu değerlerin arkasına sığınılarak tarihin en büyük insanlık suçunun işlenmesine meşru zemin ve gerekçe hazırlanmasıdır. Haksız ve masum insanların hayatını korumak ve kurtarmak uğruna onların ırz, namus, iffet ve şereflerinin ayaklar altında ve dünyanın gözü önünde ezilmesine hangi semavi din ve hukuk sistemi izin vermektedir? Dünya kamuoyunun önünde kan, göz yaşı, çığlık, çocuk, kadın, hasta ve yaşlı insanların feryadı yükselirken, bu sessizlik ve vurdum duymazlık nasıl izah edilecek ve ne zamana kadar devam edecektir? Ne yazık ki, bu soruların cevabını bulmak şimdilik mümkün görünmemektedir. Oysa tarih boyunca şu beş temel ilkenin korunması, insanlığın ortak görev ve sorumluluğu olarak kabul edilmiştir. Bunlar; "dini, canı, aklı, nesli ve malı koruma" gibi kul ve kamu hakkının özünü kapsayan değerlerdir. Aslında bu tür olayların devamı, yaygınlaşması ve kanıksanır hâle gelmesi, toplumun sağlık, psikolojik, sorumluluk ve duyarlılığını da olumsuz yönden etkilemektedir. Bugün bile sosyal hayatımızda yer yer karşılaştığımız bazı güncel olaylar ve gelişmeler bu endişemizi haklı çıkarmaktadır.
Son ve evrensel din olan Islâm’ın mesajını bize ulaştıran Hz. Muhammed (s.a.s.), hem uygulama hem de sözlü olarak insanların maddî ve manevî haklarının korunmasına çok önem vermiştir, ilke olarak, Müslümanı Müslümanın kardeşi olarak ilân etmiş, onun yalan söylemeyeceğini, ihanet etmeyeceğini, kötülük yapmayacağını, aşağılayamayacağını ve kendisine kötülük edebilecek birinin eline bırakmayacağını ifade ederek şöyle buyurmuşlardır: "Müslümanların kanları, malları, namusları ve şerefleri kendi aralarında kutsal Mekke kadar, hac ayları kadar saygındır ve dokunulmazdır." (Buhari, Hacc, 132) "Müslüman, elinden ve dilinden başka Müslümanların zarar görmediği kimsedir." (Buhari, İman, 4-5) Başka bir hadiste ise; Hz. Peygamber, kul hakkını ihlâl edenleri "Müflis" olarak nitelendirmektedir. Buna göre o kişi ahiret- te namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Bununla beraber öyle günahlarla da gelir ki kiminin kanını akıtmış, kiminin malını yemiş, kimine de iftira etmiştir. Bu durum karşısında, onun ibadetlerinden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. Eğer ibadetleri ve iyilikleri, bu hakları ödemeye kâfi gelmezse hak sahiplerinin günahlarından alınıp hakkı yiyenin günahına eklenir. Böylece sevapları elinden gitmiş, günahları ise daha da artmıştır. Dolayısıyla müflis durumuna düşmüş olan bu kişi azap ve ızdırabın içine atılır. (Müslim, Birr, 59)
Yüce Kitabımız Kur’an’da da, kul hakkının önemine şöyle işaret etmektedir: "Ey iman
edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, batıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esirgeyecektir." (Nisa, 29) Ayette geçen "bâtıl" kavramı, İslâmî ve ahlâkî kurallara aykırı olan bütün olumsuz davranışları kapsamaktadır. Buna göre; faiz, kumar, rüşvet, gasp, hırsızlık, hıyanet ve zulüm mahsulü olarak elde edilen kazançlar, bu ifadenin içine girmektedir. Dolayısıyla bu yöntemlerle temin edilen kazançların tamamı haksız kazançlardır.
Kamu hakkı: Ülkenin varlığı ve birliği açısından en çok korunması gereken maddî haklardan biri de şüphesiz ki kamu hakkıdır. Kamu hakkı; halkın vergi, hizmet, bağış veya başka bir nedenle devletin mülkiyetine ve hâzinesine verdiği veya kamunun doğrudan sahip olduğu mal ve servet gibi ekonomik değerlerdir. Osmanlı devlet teşkilâtında daha kuruluş yıllarından itibaren kıymetli kâğıt, nakit para, vesika, silâh ve mücevherat gibi devlete veya şahıslara ait değerli eşyanın korunduğu yere hazine denilmiş ve hâzinenin korunmasına gereken önem verilmiştir.
Günümüzde devletin iç ve dış hâzinesine ek olarak vakıf, dernek, kooperatif, sendika, fon ve banka gibi vatandaşların para, iş ve emanetlerini koruyan tüzel kişiliklerin her biri birer küçük hazinedir. Bu hassas kurumlarda görev alacak insanların; fakir, muhtaç ve henüz tüyü bitmemiş milyonlarca insanın hakkını ve alın terini koruyabilecek kadar dürüst, duyarlı ve güvenilir olmaları gerekir. Zira söz konusu kurumlarla ilgili alınacak her kararda ve yapılacak her harcamada kamu hakkı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü yaşanan olaylardan da anlaşıldığı gibi, çelik kasalar, zırhlı araçlar, polisiye tedbirler, kanun ve yönetmelikler söz konusu yerlerdeki yolsuzlukları, haksızlıkları, rüşvetleri ve zimmetleri önleyememiştir. Bu tür emniyet tedbirlerinden geri adım atılması düşünülemez ama bu tedbirlerin yeterli olmadığı açıktır. Bunun için insanımızda inanç, vicdan, vatan sevgisi, Allah korkusu, kul ve kamu hakkını gözetme hususundaki manevî heyecan ve duyarlılığın artırılması gerekir, insanları kamu ve insan haklarını ihlâl etmekten alıkoyacak gerçek âmil; dinî duyarlılık, ahiret inancı, kötülüğün ve haram lokmanın hesabının İlâhî huzurda verileceği inancıdır.