Makale

PSİKO-SOSYAL AÇIDAN HAKSIZ KAZANÇ ELDE ETME YÖNELİMİ

PSİKO-SOSYAL AÇIDAN
HAKSIZ KAZANÇ
ELDE ETME YÖNELİMİ

Prof. Dr. Hayati Hökelekli
Uludağ Ü. İlahiyat Fakültesi

Son yıllarda toplumumuzda çok hızlı bir "değer kaybı" yaşandığı, ahlâkî anlamda bir yozlaşmanın herkesi rahatsız etmeye başladığı bilinmektedir.
Özellikle siyasal ve bürokratik güç ve makam sahibi kimselerin, bir kısım iş adamlarının kendi menfaatlerini kollayan ve toplumun geniş kesimlerinin zararına yol açan haksız birtakım kazanç elde etme girişimleri, toplumumuzda derin bir rahatsızlık ve güvensizlik duygusu uyandırmıştır.
Aslında haksız mal ve servet edinimi olarak karşımıza çıkan ahlâkî yozlaşma yalnızca iş, meslek ve çalışma alanıyla sınırlı değildir. Toplumsal hayatımızın hemen her kesimine yayılan genel bir ahlâkî düşüşün yalnızca tek bir göstergesidir.
Bencillik ve kişisel çıkarın ön plâna geçtiği, maddî güç ve servet artırımının aşırı önem kazandığı ve böyle bir amaca ulaşmada her yolun mubah görüldüğü; yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet gibi davranışların ayıplanır olmaktan çıkıp âdeta "beceriklilik" ve "işbilirlilik" olarak görülmeye başlandığı bir süreçten geçmekteyiz. Bunun sonucunda toplumun önde gelen kurumlarına duyulan güvenin yanısıra, bireylerin birbirlerine olan güveni de sarsılmış, yaygın bir güvensizlik ortamı oluşmuştur. Kırk üç ülkeyi içine alan Dünya Değerler Araştırması’na göre, araştırmanın yapıldığı ülkeler içinde birbirine güveni en alt düzeylerde olan bir toplum olduğumuz ortaya çıkmıştır. 1991’de yapılan ilk araştırmada insanlarımızın birbirine güvenme oranı %10 iken, 1997’de yapılan İkincisinde bu oran % 6.5’e düşmüştür. (Bkz. Esmer, a.g.e., s.57)
İnsan tabiatında mal-mülk edinmeye karşı doğuştan tabii bir eğilim olduğu Kur’an-ı Ke- rim’de pek çok yerde zikredilmektedir. (Âl-i Imran, 14; Fecr, 20; Hümeze, 1-3...) Aynı zamanda bu doğal arzunun ölçü tanımaz bencil bir tutku haline gelip, kişinin hem kendisini ve hem de toplumu ne büyük zararlara uğratabileceğinin tehlikelerine de işaret edilmekte ve bu konuda insanlar uyarılmaktadır. (Kehf, 32-34; Kasas, 76-81; Kalem, 17-32) İnsan tabiatındaki doğal eğilimlerin toplumsal değer ve kurallarla önem kazandığı veya öneminin azaltıldığına dair pek çok Örnek bulunabilir, (bkz. Muzaffer Şerif, Toplumsal Kuralların Psikolojisi, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985, s.118)
Bir kimsenin biriktirdiği mal ve servetin değer ve büyüklük ölçüsü olduğu bir toplumda, ne pahasına olursa olsun kişinin her şeyi kendisinin elde etmesi gerektiği yönünde güçlü bir arzunun canlanması kaçınılmaz olur. Günümüz toplumlarında bireylerin on kutsal ve en doğal haklarının mal-mülke sahip olmak ve maddî kazanç elde etmek olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir durumda, mülkiyetin nereden gelip, nasıl elde edildiği önemli olmadığı gibi, ona sahip olmak da kişiye bazı sorumluluklar getirmez. Bu yüzden toplumdaki bazı insanların düşünce yapıları şu şekilde oluşmaktadır: "Mal ve kazancımı nereden ve nasıl elde ettiğim, ayrıca onu nasıl kullandığım, kimseyi ilgilendirmez. Yasalar tarafından engellenmediğim sürece, haklarım mutlak ve sınırsızdır." Böylece maddiyatın artan önemine paralel olarak, bu amaca ulaşmada her yolun "mubah" olarak görülmeye başlanması, kişisel çıkarın en önemli ve etkili bir amaç olarak bütün diğer kural ve değerlerin önüne geçmesi eğilimi giderek güç kazanmaktadır.
Her ne olursa olsun zengin olmanın kendi başına bir ölçü ve kural olması yanında, dinî ve ahlâkî değerlerle toplumsal kuralların etkisiz kalması sonucu, bütün toplumsal dokuyu tehdit eden çok ciddî gelişmeler ortaya çıkmaktadır. Nasıl elde edildiğine değil de, sahip olunan servet ve zenginliğe büyük önem verilen bir toplumda, mal-mülk sahibi kimselere özenilmekte, büyük değer verilmekte, saygınlıklarını artıracak bir muameleye tâbî tutulmaktadır. Bu da onların her ne olursa olsun kazanma ve daha çok kazanma tutkularını beslemekte ve şiddetlendirmektedir. Sahip olma tutkusu sonuçta bu insanları şiddet kullanmaya ve başkalarını olabildiğince açık ya da gizli biçimde sömürmeye itmektedir. Elde ettiği güç ve zenginliği korumak ve artırmak için toplumun bütün etkin kurumlan ve bunların önde gelen görevlileri ile kirli ilişkilere girme ve onları da kendi çıkarlarına alet etme noktasına kadar uzanan bir gelişme ile sonuçlanmaktadır. Şüphesiz bu durum, toplumun büyük çoğunluğu aleyhine çalışan adaletsiz ve dengesiz bir gelir dağılımına yol açtığı için, insanlar arasındaki güven, saygı ve dostluk duygularını zedeleyen, kesimleri biri diğerine karşı kin, nefret, öfke ve düşmanlık duygularıyla dolduran sosyal psikolojik bir ortam yaratmaktadır.
Dürüstlük ve erdem gibi değerlerin önemini yitirmesi, doğal olarak insanın sonu gelmez egoistçe arzularının davranışları yöneten temel güdü hâline gelmesiyle eş zamanlıdır, insanın yalnızca bir akıl varlığı olmadığı, aynı zamanda sonsuz arzular üretme kapasitesine de sahip olduğu brtinerr btr gerçektir. Arzular/istekler ne kadar güçlü olursa, bunların tatminine olan ihtiyacı en yüksek miktarda artırarak, egoizmi kışkırtması da o ölçüde güçlü olur. Dinî ve ahlâkî normların etkisinin azaldığı bir ortamda "ano- mi" ve "yabancılaşma" kaçınılmazdır. Bu durumda insanın akıl ve ruh sağlığı tehdit altındadır. Çünkü kişinin tüm ruhsal sağlığı ve dengesi, olabildiğince çok şeyler elde etmeye bağlı olduğu sürece, nesneler kişilere bağlı olmaktan çıkıp, onları denetler duruma gelirler. Para ve iktidar hırsı, cinsî isteklere aşırı düşkünlük gibi belli bir tutkunun bireye hakim olması ve onu yönetmeye başlamasıyla, insan varlığının bir parçasına mahkum bir duruma düşer. Kendinde kalan her şeyi bu arzusunun emrine verir; bu arzu güçlendikçe kişi yenik düşer ve bir parçasının kölesi hâline geldiği için, insan kendine yabancılaşır. (E. Fromm, Çağımızın Özgürlük Sorunu (çev.Bozkurt Güvenç), 3. bas. Ankara, 1995, s. 59)
Esasen yabancılaşma, toplumun bireye önerdiği amaçlar ile bireyin bu amaçlara ulaşma konusunda kullanacağı araçlar ya da bireyden uymasını talep ettiği kural ve değerler ile, kişisel amaç ve beklentiler arasında ciddî bir uyumsuzluğa işaret eder. Bu durumda haksız kazanç elde etme yolunda ilerleyen kimseler, hem kendi hem de kamu vicdanında kendilerini haklı çıkarmak için dinî ve geleneksel kültüre itiraz ederler. Onlar bir taraftan içinden çıkmış oldukları veya kendilerini kurtardıklarına inandıkları kültürü dar kafalılıkla, cehaletle vb. şeylerle itham ederken, diğer taraftan kendi yetenekleri, bilgi ve becerileri, davranış ilkeleri konusunda bir ütopya yaratırlar. Elde ettikleri mal, makam ve itibarı fazlasıyla hak ettikleri, kimseye hesap vermek zorunda olmadıkları inanç ve düşüncesi içerisinde hayatlarını sürdürürler.
Maddî yönden güçlü ve yeterli bir noktaya ulaşmak için bireylerin başvurduğu haksız kazanç davranışı, toplumsal şartlarla beslenmekte ve pekişmektedir. Rol beklentilerinin çok belirsiz ve çelişkili bir özellik arz ettiği, iyi-kötü, doğru- yanlış gibi değer yargılarının net ayırımının tam yapılamadığı, kişinin hangi kurallara uyması gerektiğini tam olarak algılayamadığı ortamlarda ciddî bir karmaşa yaşanmaktadır. Böyle bir ortamda yaşayan insan, kendisine karşı olan güven ve saygınlığını yitirmekte, bir boşluk ve hiçlik duygusu hissetmeye başlamaktadır. Bu durumda olan kimse, başkalarıyla da rahat ve seviyeli bir ilişki kuramamakta, yalnızlaşmış ve zavallılaşmış bir şekilde yaşamaya başlamaktadır.
Bu durum, insanların maddeye karşı aşırı düşkünlüğünü de bir dereceye kadar açıklar gözükmektedir. Zira hissetmiş olduğu güvensizlik duygusundan dolayı başkalarına yanaşamayan, onlarla seviyeli bir ilişki kuramayan bireyler, toplumsal destek duygusu hissetmediklerinden, kendilerini güvene alabilmek için sadece maddeye yönelmekte, belki de toplumsal destek ihtiyacını, daha fazla maddeye sahip olmakla telâfi etmeye çalışmaktadırlar. Çünkü bu noktaya gelmiş olan toplumsal şartlar, kişiye ihtiyaç duyduğu ve istediği güven duygusunu vermekten uzaklaşmıştır. Büyük çoğunluğu bu güvensizlik duygusunun elinde, maddeye ve maddî çoğalmaya önem veren insanların oluşturdukları toplumlarda da toplumsal dayanışma, yardımlaşma ve işbirliği neredeyse ortadan kalkmakta, bireyci ve kendi çıkarını düşünen bencil yaşam tarzları baskın duruma gelmektedir. Çünkü toplumun, büyük oranda yardımsever olmayan, ikiyüzlü ve hilekâr insanlar tarafından oluştuğu inancı yaygındır. Böyle bir ortamda hayatta kalabilmek için kişi, birlikte yaşadığı insanları bir tarafa bırakarak sadece kendisine çalışmaya gayret gösterecektir.
Kısacası haksız kazanç elde etme yönelimi, toplumun her alanına yayılan ahlâk krizinin sadece bir boyutudur. Dolayısıyla bu sorunu çözmek için "toplum ahlâk" anlayışına ihtiyacımız bulunmaktadır. Toplumun tüm kurum ve kuruluşlarında ahlâkî yeniden yapılanmanın gerçekleştirilmesi, ahlâkî ilke ve standartların her yerde kurumsallaştırılması gerekir. Bu konuda aileden başlayarak, tüm okullarda ve mesleklerde ciddi bir ahlâk eğitimi yapılmalıdır. Bu konuda dinî inanç ve öğretilerin önemi de ayrıca belirtilmelidir. Bir yanda objektif hukuk kurallarıyla ve hukukun üstünlüğü ilkesini titizlikle uygulayan ve sürdüren bir yönetim anlayışı ile; diğer yanda da tek tek kişilerin vicdanında yerleşmiş ve etkinlik kazanmış en üstün değer olarak "kutsal", "iyi" ve "Doğru’nun bilgisi ve duygusu ile yetişmiş insanlarla, bu krizin aşılabileceğini belirtmemiz gerekir.