Makale

Kim Görme Engelli? Hakikatleri Göremeyen mi? Varlıkları Göremeyen mi?

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kim Görme Engelli
Hakikatleri göremeyen mi?
Varlıkları göremeyen mi?

Yüce Yaratıcı, her insanda iki göz var etmiş; "görünen gözler" (başımızdaki gözler) ve "görünmeyen gözler" (kalp gözlerimiz). Bu gözler, Kur’an dilinde "basar" ve "basîret" diye isimlendirilmiştir. (isrâ, 36; Kıyâme, 14) İnsan, "baştaki gözleri" ile bu âlemdeki sadece cirmi ve cismi olan somut varlıkları görebilir. Bu gözlerimizle Yaratanımızı, ruhumuzu, aklımızı, duygularımızı, vicdanımızı, melekleri, cinleri ve daha nice varlıkları görmemiz mümkün değildir. Yüce Yaratıcfnın varlığına delalet eden âlemdeki binlerce delilin, mevsimler, gezegenler, bitkiler ve hayvanlar âlemindeki mükemmel düzenin, insanın eşsiz yaratılışının, tabiatta olup biten nice olayların, toplum hayatında gözlenebilen nice olguların görülebilmesi baştaki gözlerle değil kalp gözleri ile mümkün olmaktadır. Baştaki ve kalpteki güzlerini kullanabilenlerin yanında, sadece baştaki gözleri ile yetinen, kalp gözlerini çok az kullanan veya hiç kullanmayanlar da vardır. Milletimiz bu tür insanlara, "basiretsiz" demektedir. Kur’an’da ise bu kimseleri "kalp gözü kör olanlar" diye isimlendirilmek- tedir: "... Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur." (Hac, 46)
Baştaki gözlerin kapanması ve dünyada varlıkları görememesi, kalp gözünün kapanması ve İlâhî gerçekleri görememesinin yanında cılız ve önemsiz kalır. Kalp gözleri görür, baştaki gözler görmezse bunun, insanın manevi varlığına ve âhiretine hiçbir zararı olmaz, ama baştaki gözler görür fakat kalp gözleri kör olursa, bunun âhiret hayatına bir faydası olmaz. Geçici ve kısa süreli olan dünyada baştaki gözlerini kaybeden kimse, eğer kalp gözünü de kaybetmemişse asıl ve sonsuz bir hayat olan âhirette görebilecektir. Ama kalp gözünü kaybetmiş, gerçekleri göremez olmuş ise artık o âhirette cenneti, nimetleri ve hiçbir güzelliği göremeyecektir. Bu husus, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:"Bu dünyada kalp gözü kör olan kimse, âhirette daha da kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da kötüdür." (Isrâ, 71)
Arap dilinde, bir şeyi örtmek ve perdelenmek anlamındaki "a-m-y" kökünden türeyen "a’mâ"
(çoğulu, umy, umyân ve amîn) kelimesi, baştaki her iki gözün (basar, çoğulu ebsâr, ayn çoğulu a’yün) görme yetisinin sonradan kaybolması ve kalp gözünün (basar, basîret çoğulu basâir) algılama yetisinin kapalı olması demektir. Tek gözü görmeyen ve gözlerinde görme bozukluğu olan veya doğuştan gözleri görmeyen kimseye "a’mâ" denmez (Râğıb, ibn Fâris, Asım Efendi, a’-m-y maddesi). Kur’an’da doğuştan görme özürlü olan kimseler "ekmeh" (Mâide, 110), hadislerde ise baştaki gözleri görmeyen kimseler, "darîr" ve "darî- rü’l-basar" kelimeleri ile ifade edilmiştir. (Ebû Dâ- vûd, Salât, 47, I, 374)
Görmeyi ifade eden Kur’an’da üç farklı kelime vardır: a) "Basar" kelimesi; baştaki gözle varlıkları görmek, kalp gözü ile gerçekleri görmek yani bilmek ve idrâk etmek anlamını ifade eder, b) "Nazar" kelimesi; baştaki gözler ile görülebilen varlıklara bakmak anlamındadır. Bu kelimede "basîret" anlamı da vardır, c) "Rü’yet" kelimesi; baştaki gözler ile varlıkları görmek, kalp gözü ile gerçekleri görmek yani bilmek ve anlamak, akıl ile müşahede etmek anlamına gelir. Her üç kelimenin birinci kullanımları hakîkat, ikinci kullanımları mecazdır (Asım Efendi). Bu kelimeler, sözlük anlamına paralel olarak Kur’an’da hakîkat ve mecaz anlamında kullanılmışlardır. Kur’an’da geçen körlüğü, fiziksel körlük, kalp körlüğü ve âhirette körlük şeklinde üç kategoride ele almak mümkündür.
I. FİZİKSEL KÖRLÜK
Fiziksel körlük, başımızdaki gözlerin görme yeteneğini bütünüyle kaybetmesidir. Bu anlamda körlük, Kur’an’da sadece 4 ayette geçmektedir. Bu ayetler; benzetme, değer verme, sosyal ilişkiler ve ruhsat bildirme konulan ile ilgilidir: "Bu iki zümrenin (mümin ile kâfirin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?" (Hûd, 24); "Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü..."(Abese, 1-8); "Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur..." (Nur, 61; Fetih, 17)
II. KALP GÖZÜ KÖRLÜĞÜ
Başımızdaki gözlerin görme yeteneğini kaybetmesine "körlük" denildiği gibi kalp gözünün gerçekleri idrâk edememesine de "körlük" denir. "Kör değil her şeyi görüyor" deyiminde geçen körlük bu anlamdadır. Kur’an’da isim ve fiil formunda körlük ile ilgili 29 ayetten 25’i kalp körlüğü / mecâzî anlamında körlüğü ile ilgilidir. Yüce Allah, asıl körlüğün kalp gözü körlüğü olduğunu bildirmektedir. (Hac, 46)
Kalp gözü körlüğü, gerçekleri görüp idrak edememek, kıssalardan hisse, olaylardan ve varlıklardan ibret alamamaktır. Kalp gözü kör olan kimse; hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, hidayeti dalaletten ayırt edemez. Küfrü, şirki ve nifakı terk edip imana yönelemez. Görünürdeki gözleri ile varlıkları görüp onlardan ibret alamayan, yüce Yaratıcı’nın varlığına işaret eden delilleri göremeyen, hakkı ve doğru yolu bulamayan kimse, Kur’an’a göre "gerçek kördür".
Bu genel açıklamadan sonra şimdi yazımıza konu edindiğimiz Isrâ sûresinin 72. ayetini ele alabiliriz. Bu ayet, birçok Kur’an mealinde dünyada kör olan âhirette de kördür şeklinde çevrilmiştir. Şu örnekleri verebiliriz:
Yaşar Nuri Öztürk, "Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolca daha da sapıktır" (Yenibo- yut Yayınları, İstanbul, 2001); Halil Altuntaş-Muzaffer Şahin, "Kim bu dünyada körlük ettiyse âhirette de kördür, yolu daha da şaşırmıştır" (DİB Yayınları, Ankara, 2002); Suat Yıldırım, "Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise âhirette de kördür hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha beterdir" (İstanbul, 1998)
ilk mealde "a’mâ" kelimesi, hakîkat anlamı ile verilmiştir, bu tür bir çeviriden ayetteki körlüğün, mecazî anlamda olduğu anlaşılabileceği gibi, gerçek anlamda da anlaşılabilir. Nitekim bu ayet indiğinde görme özürlü olan Abdullah ibn Ümmü Mektûm, ayette geçen "a’mâ" kelimesini baştaki gözlerin görmemesi şeklinde anlamış ve Peygamberimize "Ey Allah’ın Elçisi! Ben dünyada görme özürlüyüm, âhirette de mi görme özürlü olacağım" diye sormuş, bunun üzerine "...Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalpgözleri) kör olur" (Hac, 46) anlamındaki ayet inmiştir. (Nesefî, IV, 313). Dolayısıyla ayetteki "a’mâ" kelimesini "kör" olarak çevirmek isabetli değildir, çünkü ayetteki bu kelime, baştaki gözlerin körlüğü anlamında değildir. Örnek verdiğimiz ikinci meâlde; "â’mâ" kelimesinin baştaki gözlerin görmemesi anlamında değil kalp körlüğü, gerçekleri görememe anlamında olduğu kısmen anlaşılmaktadır. Üçüncü meâlde, birinci "a’mâ" kelimesinin mecâzî anlamda olduğu açıkça ifade edilmiş, ancak ikinci "a’mâ" kelimesine hakîkat anlamı verilmiştir. Halbuki Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirdiğimizde ayette geçen "a’ma" kelimelerinin baştaki gözlerin körlüğü anlamında olmadığını anlıyoruz. Ayrıca ayetteki "bu" (hâzihî) zamiri ile neye işaret edildiği de açık değildir. Bu sebeple müfessirler, ayeti farklı yorumlamışlardır. Bu yorumları şöyle özetleyebiliriz:
1. Bu zamir ile "Andolsun biz insan oğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık" anlamındaki 70. ayette geçen nimetlere işaret edilmektedir. Dünyada bu nimetleri vereni bilemeyen, tanıyamayan, O’na şükre- dilmesi gerektiğini anlayamayan ve bu konuda körlük eden kimse, âhiret nimetleri konusunda daha kör ve daha şaşkındır. Çünkü dünya nimetlerini gözleri ile gördüğü ve yararlandığı hâlde bu nimetlerin şükrüne karşı körlük eden kimse, henüz görmediği ve yararlanmadığı âhiret ve nimetlerine karşı daha da kör ve şaşkındır.
Abdullah ibn Abbâs’a (ö.66/687) bu ayetin anlamı sorulmuş, cevap olarak isrâ sûresinin, "Rabbiniz, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütendir, şüphesiz O, size karşı çok lütufkârdır" anlamındaki 66. ayetinden yukarıda mealini verdiğimiz 70. ayetine kadar okumuş ve "gördüğü halde bu nimetler hakkında şükretmeyip körlük eden kimse, görmediği âhiret nimetleri konusunda daha da kör ve şaşkındır" demiştir.
2. Bu zamir ile "dünya" kastedilmiştir. Bu dünyada Allah’ın gücünü ve buna dair evrendeki delilleri göremeyen kimse âhiret hakkında da kör ve daha şaşkındır. Yer, gökler, gezegenler, dağlar, bitkiler, sebze ve meyveler, hayvanlar, hava, su, toprak... kısaca bütün varlıkların insanların hizmetine verildiğini görüp, anlayamayan kimse, hiç görmediği âhiret hakkında hepten kör ve şaşkın olur.
İbn Zeyd’e bu ayetin anlamı sorulmuş, cevap olarak, "Şüphesiz göklerde ve yerde insanlar içen (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır" (Câsiye, 3) anlamındaki ayeti, Rum suresinin "O’nun (varlığının ve kudretinin) delil- lerindendir " diye başlayıp Allah’ın varlığının delillerinin sayıldığı 20-25. ayetleri ve "Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O’na aittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler" (Rum, 26) anlamındaki ayeti okumuş, "bildiği ve müşahede ettiği ayetler, Allah’ın kudreti ve nimetleri konusunda körlük eden kimse, görmediği âhiret konusunda daha kör ve şaşkındır" demiştir.
3. İmkân, fırsat ve mühlet verilen ve iman edip tövbe ettiği zaman kabul edileceği va’d edilen bu dünyada, iman edip tövbe etmeyerek körlük eden kimse artık tövbenin geçerli olmadığı âhirette de kör ve şaşkın olur.
4. Bu dünyada kâfir ve sapık olan kimse âhi rette de kör ve daha şaşkın olur. (Yorumlar için bk. Taberî, IX, 128-129; Kurtubî, X, 298-299; Beydâvî, IV, 56)
Müfessir Taberî’nin de ifade ettiği gibi bu yorumların en isabetli olanı birinci ve ikinci maddede zikredilen görüşlerdir. Bu yorumlardan da anlaşılacağı üzere ayette sözü edilen dünyadaki körlük; Allah’ın varlığının delillerini görmeme, nimetlerin şükrünü eda etmeme, küfrü ve dalâleti terk edip hidayete ermemedir. Âhiretteki körlük ise; cenneti ve nimetlerini görmeme ve kurtuluş yolunu bulamamalarıdır. Bu yorumlar ışığında ayeti şöyle çevirebiliriz: "Bu dünyada (Allah’ın nimetlerini, varlığının delillerini ve kudretini) göremeyen kimse âhiret (ve nimetleri) hakkında daha basiretsiz, hatta daha da şaşkındır." (Isrâ, 72).
Kur’an’da "a’mâ" kelimesi ve türevleri, çoğunlukla bu anlamda kullanılmış ve bu kelimelerle; İlâhi gerçekleri göremeyen, anlamayan ve kabul etmeyen kâfir, müşrik ve münafıklar kastedilmiştir.
"...De ki; ’gerçekleri görmeyen (a’mâ) ile görebilen (basîr) kimse eşit olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?" (En’âm, 50)
Bu ayet ve benzerlerinde (Ra’d, 16; Fâtır, 19) geçen "a’mâ" ve "basîr", kelimeleri ile kastedilenler, mümin ile kâfirdir. (Beydâvî, ll, 410) Çünkü mümin, kâinattaki Allah’ın varlığına ve nimetlerine işaret eden delilleri görebilmekte ve Allah’ın Peygamberine indirdiği ayetlerin hak olduğunu anlayabilmektedir. Kâfir ise kevnî ve kitâbî delilleri görememekte ve anlayamamaktadır.
Mümin sûresinin 58. ayetinde "a’mâ" ile "basîr" kelimeleri, iman edip sâlih amel işleyenler ile inkâr edip isyan eden ve kötü iş yapanların karşıtı olarak geçmektedir: "Gerçekleri göremeyen (a’mâ) ile görebilen (basîr) kimse eşit değildir, îman edip sâlih ameller işleyenler ile kötü iş yapan kimse de eşit değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz." (Mümin, 58)
Ayette geçen "a’mâ" ve "basîr" kelimeleri, baştaki gözlerin görüp görmemesi ile ilgili değildir. Müfessirlerden Kurtubî (XV, 325) ve Fîrûzâbâ- dî (V, 362), bu ayetlerde geçen "a’mâ" ve "basîr" kelimelerine "mümin" ve " kâfir"; Beydâvî (V, 362), "gerçekleri göremeyen / gafil" ve "gerçekleri görebilen"; Nesefî (V, 362), "câhil" ve "âlim" anlamını vermişlerdir. Taberî ise; bu kelimeleri baştaki gözlerin görmesi ve görmemesi anlamında almış ayetin benzetme bağlamında kullanıldığını; Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden delilleri düşünüp anlayamayan ve iman etmeyen kâfirlerin, gözleri görmeyen (a’mâ) kimseye; düşünüp anlayabilen ve iman eden müminlerin ise, gözleri görebilen (basîr) kimseye benzetildiğini söylemiştir. (XII, 24/77)
Sadece baştaki gözlerimiz ile görmeme anlamına gelmeyen "a’ma" kelimesini, Kur’an meallerinde mutlak olarak "kör" şeklinde çevirmek yanlış anlamaya sebep olabilir. "Kör" kelimesi yerine asıl anlamı yansıtması için "gerçekleri göremeyen" ifadesinin kullanılması daha isabetli olur.
Kur’an’da ’"amiye", ’"amen" ve "a’mâ" şeklinde fiil, mastar ve isim formunda kullanılan bu kelimenin, kevnî ve kitâbî ayetleri görmemek ve anlamamak manalarına geldiği (En’âm,104; Ra’d, 28,bk. Hûd, 28, Fussılet, 44) ayetlerin den açıkça anlaşılmaktadır.
Aynı şekilde mecâzi anlamdaki sağırlığı ve dilsizliği ifade eden "esam" ve "ebkem" kelimelerini de "sağır" ve "dilsiz" olarak değil "gerçekleri duyamayan" ve "gerçekleri konuşamayan" şeklinde Türkçe’ye çevirmek gerekir. Çünkü Kur’an’da bu kelimeler, yukarıda zikrettiğimiz dört ayetin dışında hep bu anlamda kullanılmıştır. Bu kelimeler; baştaki gözleri görmeyen, kulakları duymayan ve dilleri konuşamayan değil gerçekleri göremeyen, duyamayan ve konuşamayan kimseleri ifade eder. (Hâzin, l, 241; ll, 322) Bu husus, A’râf sûresinin 1 79. ayetinde açıkça bildirilmektedir: "Andolsun biz; cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. (Çünkü) onların kalpleri vardır bununla gerçekleri anlamazlar, gözleri vardır, bunlarla gerçekleri görmezler, kulakları vardır bunlarla gerçekleri duymazlar. İşte bunlar, hayvanlar gibi hatta daha da şaşkındırlar. İşte ancak bunlar gafil olanlardır" Kalplerini gerçekleri anlamada, gözlerini gerçekleri görmede ve kulaklarını gerçekleri duymada kullanmadıkları için kâfir, müşrik ve münafıklar, gerçekleri duymayan (summ), gerçekleri konuşmayan (bükm) ve gerçekleri görmeyen (umy) kimseler olarak nitelendirilmişlerdir: "Onlar (münafıklar); gerçekleri duymayan (summ), konuşmayan (bükm) ve görmeyen (umy) kimselerdir. Artık onlar, (hakka) dönmezler." (Bakara, 18; bk. Muhammed, 23; Bakara, 171; Fussılet, 17)
"Âyetlerimizi yalanlayanlar; karanlıklar içinde kalmış, gerçekleri duymayan (summ) ve konuşmayan (bükm) kimselerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır. Kimi de dilerse onu dosdoğru yol Üzere kılar." (En’âm, 39; bk Furkân, 73)
Bu sebeple İlâhî vahye, ayetlere ve peygamberlere karşı çıkan, onları yalanlayan kimseler; "gerçekleri görmeyen" anlamında "a’ma" ve çoğul şekli olan "amîn" ve "umy" kelimesi ile ifade edilmiştir. Mesela Nuh kavmi, Nuh peygamberi ve ona indirilen ayetleri inkâr etmişler, bu yüzden "gerçekleri görmeyenler" (amîn) olarak yeril- mişlerdir. (A’râf, 64; Hûd, 28, Nemi, 66) Buna mukabil, Furkân sûresinin 63. ayetinden 76. ayetine kadar yüce Allah, "Rahmân’ın kullan" olarak nitelediği müminlerin özelliklerini bildirmiş, bu özelliklerden biri olarak müminlerin, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman ilgisiz olmamaları, gerçekleri görmezlik ve duymazlık etmemeleri zikredilmiştir.
Kalp gözlerini gerçeklere açmayan ve kulaklarını hakkı dinlemeye karşı kapayan kimseler, peygamberler mucize gösterseler de sapıklığı terk edip hidayete, küfrü terk edip imana gelmezler: "(Ey Peygamberim!) Sen gerçekleri görmeyen kâfirleri (umy), sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da müslüman olmuş olanlara duyurabilirsin." (Nemi, 81; Rum, 53; bk. Zuhruf, 40, Yunus, 42-43; Enbiyâ, 45; Nemi, 80; Rum, 52)
"Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan, gerçeği duymayan (summ) ve konuşamayan (bükm) kimselerdir" (Enfâl, 22)
Yukarıda meallerini verdiğimiz ve referansta bulunduğumuz 18 ayette geçen "a’mâ, umy, umyân", "summ" ve "bükm" kelimeleri, fiziksel anlamda göremezlik değildir. Türkçe’de "kör" ve
"körlük" kelimeleri her ne kadar mecazî anlamda kullanılıyorsa da ilk akla gelen hakîkat anlamıdır. Kalp körlüğü; gerçekleri konuşmama ve hakka kulak vermeme anlamındaki bu kelimeleri; Kur’an meallerinde "kör", "sağır" ve "dilsiz" olarak vermek, yanlış anlaşılmaya sebep olabilmekte ve fiziksel körlük çağrışımı yapabilmektedir. Bu itibarla, bu kelimeleri zikrettiğimiz 4 ayetin dışında "gerçekleri görmeyen", "gerçekleri konuşmayan" ve "gerçekleri duymayan" şeklinde çevirmek daha uygun olacaktır.
III. ÂHİRETTE KÖRLÜK
Kur’an’da âhirette körlük, sağırlık ve dilsizlikten söz eden ayetler vardır:
"Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrede- riz." O da şöyle der: "Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum halde, niçin beni kör olarak haşrettin? Allah, "Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun" der. Haddi aşan ve Rab- bi’nin ayetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz âhiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır." (Tâhâ, 124-127; bk. isrâ, 97; Kasas, 66)
Bu ayette ve referanslarını verdiğimiz ayetlerde geçen kör, sağır ve dilsiz ile maksat; kâfir, müşrik ve münafıklardır. Bunlar âhirette hakikî anlamda göremeyecek, konuşamayacak ve duyamayacaklar mı yoksa bu ayetlerde geçen körlük, sağırlık ve dilsizlik mecazî anlamda mıdır? Ayetlerin zahiri, kâfirlerin âhirette gerçekten kör, sağır ve dilsiz olacakları anlamına geliyor gibi görünüyorsa da başka ayetlerde kâfirlerin konuşacakları, görecekleri ve duyacakları bildirilmektedir:
"Suçlular, (o gün) ateşi görünce onun içine düşeceklerini iyice anlayacaklar ve ondan kurtuluş yolu da bulamayacaklardır." (Kehf, 53; bk. A’râf, 47; Fürkân, 212-14; Meâric; 11, 44, Nâziât, 9)
"(Kâfirler); Oraya (cehenneme) atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar. Onlar da şöyle derler: "Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve ’Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ demiştik." Yine şöyle derler: "Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık." işte böy- lece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!" (Mülk, 711)
Ayetlerden âhirette kâfirlerin konuşacakları, duyacakları ve görecekleri açıkça anlaşılmaktadır. İşte bu iki farklı ayet grubu sebebiyle müfessirler, yukarıdaki ayetlerde geçen körlük, sağırlık ve dilsizliğin gerçek mi yoksa mecazî anlamda mı olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir (bk. Beydâvî, IV, 228; Hâzin, ıv, 228) mecazî anlamda olduğunu söyleyenlere göre ayetlerde geçen körlük, sağırlık ve dilsizlikten maksat; kâfirlerin; kendilerini sevindirecek hiçbir şeyi görememeleri ve duyamamaları ve delil ile konuşamamalarıdır.Ahretteki körlük, sağırlık ve dilsizliğin hakîki anlamda olduğunu söyleyenlere göre;
"Allah, (Kâfirlere) "ayetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der. Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk." "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz." Allah, "Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!" der" (Mü’minûn, 105108) anlamındaki ayette geçen "susun" emrinden sonra kâfirler; kör, sağır ve dilsiz olacaklar veya kör, sağır ve dilsiz olarak diriltilecekler sonra görme, konuşma ve duyma yetileri geri verilecektir. (Hâzin, IV, 73)
Âhirette görme, işitme ve konuşma aynen dünyadaki gibi mi olacak yoksa farklı mı olacak? Kur’an’a baktığımızda meselâ konuşmanın farklı olacağını öğreniyoruz: "O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder." (Yasin, 65). "Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında kendileri aleyhine şahitlik ederler. Onlar derilerine, "Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?" derler. Derileri, "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca ona döndürülüyorsunuz? cevabını verirler" (Fussilet, 20-21)
Ayetlerde ellerin ve derilerin konuşacağı, ayakların, kulakların, gözlerin ve derilerin şahitlik edeceği bildirilmektedir. Dolayısıyla âhiretteki körlük, sağırlık ve dilsizliğin mecazî anlamda kullanıldığı görüşü daha isabetli görünmektedir.
Âhirette, müminler Allah’ı görebilecekler; (En’âm,l 03) kâfirler gözleri perdelendiği için göremeyeceklerdi. (Mutaffifîn, 159)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Her dilde olduğu gibi Kur’an’da da çok anlamlı kelimeler vardır. Bunlar; yerine göre hakikat ve mecaz anlamında kullanılan kelimelerdir. Çok anlamlı kelimeler, nerede hangi anlama geliyorsa o anlamın verilmesi ne kadar önemli ise kelimenin hakîkat veya mecaz anlamında kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi de o kadar önemlidir. Kur’an’ın hakîkat ve mecaz anlamına kullanılan kelimelerinden biri de "a’mâ" kelimesidir. Bu kelime baştaki görme organlarının görme yetisini kaybedip varlıkları görmemesi anlamına geldiği gibi kalp körlüğü, gerçekleri görmeme anlamına da gelir. Kur’an’da geçen "a’mâ" kelimesi ve türevleri çoğunlukla gerçekleri görmeme anlamında kullanılmıştır. Bu anlamdaki ayetlerde geçen "a’mâ" kelimelerine "kör" olarak anlam verildiğinde Kur’an’da kastedilen mana yansıtıla- mamaktadır. Meselâ İsrâ sûresinin 72. ayeti, Kur’an meâllerinde çoğunlukla, "Kim bu (dünyada) kör olursa, artık o âhirette de kördür..." şeklinde çevrilmektedir ki bu çeviri ile birçok insan, özellikle görme engelli olan bir kısım insanlarımız burada geçen "körlüğü" baştaki gözlerin görmemesi şeklinde anlamaktadır, sahabeden de böyle anlayanlar olmuş ve bunun üzerine, "Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur" (Hac, 46) anlamındaki ayet inmiştir. Dolayısıyla "a’mâ" kelimesi ve türevleri, hangi anlama geliyorsa ona göre çevirmek, mesela baştaki gözün, kulağın ve dilin körlüğü, sağırlığı ve dilsizliğinin kastedilmediği, ayetlerdeki "a’mâ", "summ" ve "bükm" kelimelerini; "gerçekleri görmeyen", "gerçekleri duymayan" ve "gerçekleri konuşmayan" şeklinde çevirmek ,Kur’an’daki anlamı yansıtması açısından daha isabetlidir.
Âhiret hayatı ile ilgili ayetlerde geçen "a’mâ", "summ" ve "bükm" kelimelerinin gerçek anlamda görmeme, duymama ve konuşmama mı yoksa mecazî anlamda mıdır? Kur’an yorumcuları bu konuda farklı görüşler beyan etmişlerdir. Çünkü âhirette kâfirlerin göremeyecekleri, konuşamayacakları ve duyamayacaklarına dair ayetler olduğu gibi görebilecekleri, konuşabilecekleri ve duyabileceklerine dair de ayetler vardır.
Kur’an’a göre gerçek körlük, baştaki gözlerin varlıkları görememesi değil, kalp gözlerinin kör olması ve İlâhî gerçekleri görmemesidir. Baştaki gözleri gördüğü halde gerçekleri görmeyen nice körler vardır. Kur’an, kâfir, müşrik ve münafıkları bu anlamda gerçekleri görmeyen (umy), duymayan (summ) ve konuşmayan (bükm) olarak nitelemektedir.