Makale

İşkence ve Merhamet Kıskacında Hak-Bâtıl Mücadelesi

İşkence ve Merhamet Kıskacında
Hak-Bâtıl Mücadelesi

Dr.Erdal Kılıç

Haçlı Seferleriyle ilgili olarak tüm tarihçiler benzer sebepleri ileri sürerler: Kilisenin kışkırtıcılığı, Hac ve Kutsal Savaş.

Ne İslam dini, ne de İslam’dan önceki tevhit dinlerinde (Tevrat ve İncil’de) şiddet ve terörü teşvik eden en küçük bir ifadeye dahi rastlanması mümkün değildir.

İşkence
1975 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde yapılan uluslararası bir toplantıda işkence şöyle tarif edilmiştir:
Kendisi veya başkası hakkında ihbar ya da itirafta bulunmak amacıyla, ya da işlediği veya işlediği sanılan bir suçtan dolayı cezalandırmak maksadıyla kişiye yöneltilen ve fiziki-ruhi acı veren bir hareket… İnsan Hakları Bildirgesi’nde belirtildiği üzere, işkence neredeyse evrensel olarak çok ciddi bir insan hakları ihlali olarak görülür. Üçüncü ve Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nu imzalayan devletler, silahlı çatışma durumlarında korunan insanlara (düşman siviller ve savaş esirleri) işkence yapılamayacağını beyan ederler…(!)
Arslanlara parçalatılma, kızgın çöl güneşi altında göğsüne taşlar konularak aç ve susuz bırakılma, etlerin demir taraklarla kemiklerinden ayrıştırılması şeklindeki uygulamalardan anlaşılacağı üzere işkencenin de tarihi oldukça eskilere dayanmaktadır.
Yeryüzünde hâlâ önüne geçilemeyen işkencelerden dolayı pek çok insan hayatını yitirmekte ya da sakat bırakılmaktadır. Bedenî sakatlıkların yanında, yaşanan ruhi travmalar da olayın vahametini daha bir artırmaktadır. Bu vahamet kendisini savaşsızlığın yaşandığı ve sükûnetin(!) hâkim olduğu zamanlarda olduğu gibi, ondan daha ziyade işgallere ve talana dönüşen savaşlarda, esaret kamplarında ve zindanlarda daha açık olarak göstermektedir.
Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Salih Özden, insanın işkence yapması ve bundan zevk alması için patolojik bir ruhi yapıya sahip olması gerektiğini hatırlatarak şunları söylüyor:
“Bu gibi insanlar/gürûhlar aslında korkaktırlar. Bunu telafi etmek için işkence yapmakta ve böylece bir güçlülük duygusuna sahip olmaktadırlar. Kişiliklerinin derinliklerindeki saldırganlık dürtüsünü işkence yoluyla tatmin eden işkencecilerin çocuklukları incelendiğinde, kavgalı ve sevgisiz bir ortamda büyüdükleri, aşağılık kompleksi ve kişilik bozukluklarının bulunduğu görülür. Mutsuzdurlar. İşkence yapmayı bırakırlarsa, korkak ve vehimli olurlar.”
Binlerce yıldır Müslümanlara her türlü işkence ve barbarlığı uygulayan, sonra da bu işkence ve barbarlığı Müslümanlara atfetmeye kalkışan Hristiyan ve Yahudi toplumlarının, cehalet, zulüm ve vahşetle dolu olan karanlık geçmişleri tarih sayfalarında aşikâr olduğu hâlde İslam’ı terör dini, Müslümanları da terörist gibi göstermekten de geri durmamaktadırlar. Savaşmak zorunda kalındığında dahi diğer insanların insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeyen ve: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ve taate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz!” buyruğunun muhatabı olan Müslümanlara iftiralar atan ve terörist muamelesi yapanların geçmiş zamanın izinde neler bırakmış olduklarını sevimsiz de olsa hatırda tutmak gerek…
Haçlıların öldürdükleri Türklere yaptıkları işkenceler
Fransız Akademisi üyelerinden Funck Bretano, vahşi hayvan sürülerinden farksız olan Haçlı ordularının 1096 yılında Anadolu topraklarına saldırdıklarında akıl almaz zulüm ve işkencelerde bulunduklarını detaylı bir şekilde anlatır.
Haçlıların Kudüs’te yaptıkları işkenceler
Kudüs’ü istila eden Haçlı orduları 1096 yılında yetmiş bin Müslümanı kılıçtan geçirmişler, yaptıkları bu büyük katliamdan hemen sonra Hazret-i Ömer Camii’ne sığınan on bin Müslümanı da boğazlayarak şehit etmişlerdi. Müslümanların kısa bir süre önce huzur ve güven içinde yaşadıkları topraklar, Haçlıların işgalinden sonra âdeta bir mezbahaya dönmüştü.
“Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman mabedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yüzüyoruz!” (Necati Kotan, Tarih Fıkraları, İstanbul 1988, s. 80.)
Öldürülenlerin çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğu bu gaddarlık ve vahşette; insanlık tarihinin bir benzerine rastlamadığı, başlı başına bir barbarlık numunesi olan Kudüs katliamı başka bir eserde şu sözlerle anlatılmaktadır: “Katliam korkunçtu! Öldürülenlerin kanları sokaklarda akıyor, atıyla gezenlerin üzerine kan sıçrıyordu. Akşam karanlığında Haçlılar, sevinçten haykırarak kiliseye geliyorlar ve kana bulanmış ellerini ayin için uzatıyorlardı.” (G. E. Perry, “The Middle East: Fourteen Islamic Centuries Englewood Cliffs”, s. 78, bas. 1983.)
Yahudilerin Filistin’de yaptıkları işkenceler
Kendilerine gönderilen peygamberleri dahi katledecek kadar pervasızlaşan ve bozguncu bir kavim olan Yahudiler, Filistinlileri yok ederken, Haçlı papazlarının yaptığı gibi tahrif edilmiş olan Tevrat’ın: “Rabbin Musa’ya emretmiş olduğu gibi bütün erkekleri öldürdüler, kadınları esir aldılar, bütün şehirleri yaktılar... Bütün erkek çocukları ve bir erkekle karı koca hayatı yaşamış bütün kadınları öldürün. Fakat bütün bakireleri kendinize saklayın!” sözlerini dinî (!) bir gerekçe olarak gösteriyorlardı. (Edward Said, “Oryantalizm”, s. 477, trc. S. Ayaz, İstanbul 1989.)
Hz. Ömer’den Selahaddin Eyyubi’ye merhamet
Yukarıda bahsi geçen olaylardan yüzlerce yıl önce Ebu Ubeyde b. Cerrah komutasındaki İslam orduları Kudüs’ü kuşatmıştır. Şehrin düşeceğini anlayan Patrik, Müslümanların daha önceden fethettikleri yerlerdeki halka tanımış oldukları “eman”ı kendilerine de sağlamaları karşılığında teslim olacaklarını ve bunu ancak Müslümanların emirleriyle yapacakları görüşme üzerine gerçekleştireceklerini belirtmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer Medine’de yerine Hz. Ali’yi vekil bırakarak kölesi ile Kudüs’e gelip şehri teslim almış ve Patrik’le beraber orada bulunan gayrimüslim topluluğu rahatlatan şu evrensel sözünü söylemiştir: “Lehimize olan lehinize, aleyhimize olan aleyhinizedir.”
Canları, malları, namus ve inançları güvence altındadır, herhangi bir Müslüman tarafından tacize uğratılmazlar; kendi irade ve istekleri dışında İslam’ı kabule zorlanmazlar. Bununla birlikte adalet hususunda Müslümanlardan farklı bir muameleye tâbi tutulmazlar. Müslümanların yararlandıkları haklardan onlar da yararlanırlar…
Ve yine yıllar sonra Haçlıların, Kudüs’ten ümitlerini tamamen keserek Sultan’dan eman istemek zorunda kaldıklarında -ki şehri ele geçirmek için daha önce binlerce Müslümanın kanını dökmüş olmalarına rağmen- Selahaddin Eyyubi onların bu teklifini kabul etmiş ve kendilerine Kudüs içinde silahsız dolaşma ve ibadetlerini rahatça yapma imkânı tanıyan yazılı bir ahitname vermiştir.
Sonuç
Ne İslam dini, ne de İslam’dan önceki tevhit dinlerinde (Tevrat ve İncil’de) şiddet ve terörü teşvik eden en küçük bir ifadeye dahi rastlanması mümkün değildir. Savaşın dışında olduğu gibi, savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda da aşırılığı men eden ve merhametin en güzel örneklerini tarih sayfalarında göstermiş olan Müslümanların şiddet ve terör yanlısı olduklarını söylemek kıskançlık ve iftiradan başka bir şey değildir. İslam’ı şiddet, korku, kan, gözyaşı ve nefret içeren bir din olarak sunma çabasında olanlar, asıl şiddet ve terör taraftarıdırlar ki, geçmişin izinde bu durum yukarıda sunulan tarihî örneklerle de müşahede edilmektedir.
Haçlı Batı Devletleri’nin ve bugünkü ABD’nin tarihi vahşet, katliam, işkence ve soykırımlarla dolu olduğu gibi; Müslümanların tarihi adâlet, merhamet ve medeniyet örnekleriyle doludur. Müslüman hükümdarlar her işte olduğu gibi bu hususta da tüm dünyaya şerefli birer numune olarak tarihteki yerlerini almışlardır.