Makale

Rızık ve İktisadi Hayat

Prof. Dr. Ahmet Coşkun
E. Ü. İlahiyat Fakültesi

Rızık
Ve
İktisadi Hayat

Rızık, hayattan sonra nimetlerin en büyüğü, hamd ve şükrü celp eden bir hazine, insanı ibadet, dua ve niyazlara sevk eden bir kaynak durumundadır. Dolayısıyla her an bize Allah’ı hatırlatmaktadır.

Dünyaya gelen her varlık beslenmek ister. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de yaratma ile rızıklandırma birçok ayette birlikte geçmektedir. "Allah sizi yarattı ve rızıklandırdı." (Rûm, 40).
İnsan; ana rahmine düşmesiyle rızkı kendisine gönderilmekte ve sonra da göbeği aracılığı ile beslenmektedir. Bütün canlıların da yaratılışlarına göre rızıkları kendilerine sevk olunmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in ana konuları; Allah, kâinat ve insanla ilgilidir. Yüce kitabımızda genel bir ifade ile, her canlının sudan yaratıldığı bildirilmiş (Enbiyâ, 30), sonra insan hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Zümer sûresinin 6. ayetine göre Allah, cenini ana rahminde sıvı, ısı ve ışık geçirmeyen üç ayrı perde içinde halden hale, tavırdan tavıra değiştirmekte, geliştirmekte ve oluşumu tamamlandıktan sonra dünyaya getirmektedir, insan yavrusu, dünyaya gelir gelmez, Allah’ın ilhamıyla hemen annesinin göğüslerini emmekte, dünyanın en değerli besini oian anne sütü ile beslenmektedir. Zamanla büyüyüp, dişleri çıkmaya başladığında, besin maddeleri çeşitlenmekte, zevkleri artmaktadır. Ancak, acizliği ve ihtiyacı devam ettikçe, nerede bulunsa rızkı kendisine ulaştırılmaktadır.
Rızık, kader konusu ile ilgilidir. insanı eceli nasıl takip ederse, rızkı da öyle takip eder. "Allah Teâla’nın rızık vermediği bir canlı yoktur" (Hûd, 6).
İslam bilginleri çalışıp kazanmayla ilgili "Kesp" ve üretim konusunu fıkıh ve islâm hukuku kitaplarında incelemiş; rızık konusunu ise Akâid ’ ve Kelâm kitaplarında işlemişlerdir. Bu bakımdan hiç kimse, "ezelde bana takdir edilen ne ise o elime geçecektir; çalışmama gerek yoktur," diyemez. Elektriğin düğmesine dokunmadan lambalar yanmadığı gibi, kişi cüzî iradesini kullanmadan ezelî plânda belirlenen nimetlere ulaşamaz. Zaten biz ezelde ne takdir edildiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o da usulüne uygun çalışanın kazanacağıdır.
* Her müfessir, Bakara sûresinin 3. ayetinin yorumunda rızkın mahiyeti ile ilgili görüşlerini açıklamıştır. Özellikle Hamdi Yazır merhum da, kaynaklara dayanarak bu ayetin tefsirinde doyurucu bilgiler vermiştir. Buna göre, çocuklar anne babanın rızkı, anne baba da çocukların rızkıdır. Bu anlamda eşler de birbirinin rızıklarıdır.
Rızıkta faydalanma esastır. Bir insanın rızkı, onun malı ve mülkünden yalnız faydalandığı bölümdür. Rızık, bir insanın, bir canlının ihtiyacını karşılayan şeydir. Bir insanın çok fazla malı, mülkü olsa da, bundan ancak yiyip içerek, türlü ihtiyaçları için kullanarak ve Allah yolunda harcayarak değerlendirdikleri onun rızkıdır. Mal varlığının kalan kısmının kimin rızkı olacağını Allah’tan başkası bilemez. Mutlu insan malını, mülkünü rızık derecesine yükseltebilendir. Nice varlıklı kimseler bulunmaktadır ki, bunların nasipleri, yani rızıkları sınırlıdır. Kazançları ile orantılı değildir. Ama bunu büyütmemelidir. Çünkü bu dünyanın ahireti de vardır. Ayrıca dünya imtihan dünyasıdır. Aynı fırsat eşitliğine sahip olan insanlar arasında da rızıkları bol ve kıt olanlar vardır ve bu derece derece her toplumda görülmektedir. Kur’an-ı Kerim, cennet rızıklarından da uzun uzadıya bahs etmektedir. Bir insanın âhirette ulaşacağı imkânları görmeden, dünyada onun zenginliğini yalnız eriştikleriyle ölçmek eksik bir değerlendirme olur.
İktisatçılar "nedret" ve "vefret" diye iki tabir üzerinde dururlar. Nedret; mal, mülk ve rızık kaynaklarının insanlığa yetmeyeceği, iddiasıdır. Hatta bir Ingiliz iktisatçısı olan Malthus’a göre, yeryüzünde insan sayısı arttığı halde, besin kaynaklarında bir artış olmadığına göre, insanlık acından ölecek ve dünyanın sonu gelecektir. İki asır önceki bu kehânet boşa çıkmış ve gün geçtikçe besin kaynaklarında büyük artışlar olmuştur. İşte "vefret" de bu mânâdadır. Batılı meşhur iktisatçılardan olan Dr. Colin Clark’ın tespitine göre, dünyanın besin kaynakları 28 milyar insanı rahat besleyebilecek durumdadır. Bu bakımdan aslında insanlık için bir kıtlık tehlikesi yoktur. Fakat insanların tembelliği, beceriksizliği, üretimde verimliliği artıramayışı belki bir kıtlık sebebi olabilir. Ama bu, kaynakların yetersizliğinden değil, insanların ihmalleri ve düşüncesizliklerinden ileri gelebilir. Şüphesiz bölüşüm adaletsizliğinin de giderilmesi gereklidir. Bu arada israf çıl- ğınlığının da önüne geçilmesi gerekir. Üzücüdür ki, dünyada silâhsızlanma gayretleri de sonuç vermedi. Bugün silâha yapılan harcamalar, açlık çeken insanlara dağıtılabilir. Bütün bunların yanında malî imkânların Allah yolunda harcanması da emrolun- maktadır. Zekât, kurban, sadaka ve sırasında ödünç verme bu emirler arasındadır.
Diğer taraftan insan rızkı maddî ve manevî olmak üzere iki kısma ayrılır. Ekmek, peynir, elbise, ayakkabı, saat, kalem, bilgisayar, iletişim araçları ve gözlük birer maddî rızık oldukları gibi, Allah, peygamber ve din sevgisi, iman ve ibadet sevgisi de birer manevi rızıktır. Vatan sevgisi, meslek sevgisi de şüphesiz manevî rızıklardan sayılır.
Kâinatımızdaki renkler ve güzel kokular da manevî rızık- lardandır. Allah bu nimetlerini fark etmemizi istiyor. Meselâ Rahman sûresinin 12. ayetinde yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkilerden; 76. ayetinde cennette yeşil yastıklar ve harikulâ- de güzel döşeklerden bahsedilmektedir. Özel mülkiyetimizde olmasa bile, dağlar, denizler, gökyüzü, yeryüzündeki bahçeler, parklar ve ormanların manzaraları da duygulu ruhları doyuran manevî rızıklardır.
İnsanın en ince, en küçük ihtiyaçları bile Kur’an-ı Kerimle karşılanmaktadır. Kendimizin bile fark edemediğimiz nice duygularımız, Kur’an-ı Kerimle tatmin olmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim’in ısrarla kendisini okunmaya çağırması, peygamberimizin bu yoldaki teşvikleri işin önemini vurgulamaktadır. Midemiz, rızık istediği gibi gözümüz, kulağımız da rızık istemektedirler. Yenilecek, içilecek, lezzet alınacak şeyler, görülüp işitilecek şeyler de bunlara cevap vermek için yaratılmışlardır. Meselâ, insan ruhunun Kur’an-ı Kerim’in zevk verici sesine, insanın aklının, Kur’an-ı Kerim’de akla hitap eden, düşünmeyle ilgili ayetlere ihtiyacı vardır, ilimle ilgili ayetler, insanın bilgi ihtiyacını karşılamakta, insan ilişkileri ile ilgili ayetler ise, sosyal hayatın şekillenmesine yön vermektedir. Kalp, ruh, hatta hayal de rızka muhtaçtır ve kendilerine münasip rızıkları hazırlanmıştır. Hele bir de gönlümüzün rızkını düşünürsek, konu çok daha derinleşir. Gönül, dünyaya doyamıyor. 90 yaşındaki insan bile yaşamak istiyor. Her canlının, her varlığın kendine münasip rızkını yaratan Allah, gönlümüzün sonsuz yaşama arzusunu hiç cevapsız bırakır mı? Evet, bırakmamış ve Cenneti yaratmıştır.
Rızık, hayattan sonra nimetlerin en büyüğü, hamd ve şükrü celp eden bir hazine, insanı ibadet, dua ve niyazlara sevk eden bir kaynak durumundadır. Dolayısıyla her an bize Allah’ı hatırlatmaktadır. Dinimizde mukaddes olan iman ve Kur’an gibi yüce değerler rızıktan çok, nimet olarak ifade edilirler. Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler, Allah’ın nimet verdiği kimseler olarak bildirilmişlerdir. Onlara verilen bu nimet iman ve Islâm nimetidir.
Öte yandan rızık kavramı, Kur’an-ı Kerim’de sık geçen kelimelerden biridir. Rtzık, sosyal ve İktisadî hayatın merkezinde bulunan, bütün hayatî faaliyetleri örgütleyen bir konumdadır. Fert olarak, toplum olarak ne yaparsak yapalım, sanki hedefinde rızık vardır. Kesb ve sây ise rızkın elde edilmesinde önemlidir.
Ana karnında ve çocukken, rızkı kendisine gönderilen insan yavrusunun; gücü kuvveti arttıkça, Allah’ın çalışıp kazanma emirlerine muhatap olmaktadır. Bir taraftan Necm sûresinde (39-40) "insan için çalışmasından başka bir şey yoktur; çalışmasının karşılığını ise görecektir" buyrulurken, diğer taraftan Hûd sûresinin 61. ayetinde, insan oğlunun ömrünü geçireceği yeryüzünü bayındır hale getirmesi istenmektedir.
Yukarıda işaret edildiği gibi, Kur’an-ı Kerim’de, çalışıp kazanma, girişimcilikte bulunma ve her türlü üretim faaliyetleri "kesb" deyimi ile ifade edilmiştir. Aynı mânâda "sây" kelimesi de geçmektedir. Gerçekte rızkı veren yalnız Allah’tır. Ancak Ce- nab-ı Hak bunu kanunlara, sebeplere bağlamıştır. Sünnetullah’a uygun olan tavır, bir meslek edinip kurallara uygun şekilde gayret göstermektir. Gerçi Kur’an-ı Kerim’de mucize gıdalara da yer verilmiştir. Fakat kulların bunu beklemeye hakları yoktur. Kula gereken, ilerleme ve kalkınma kurallarına uymak, helâlinden rızkına kavuşmaktır. Medeniyet tarihçileri kalkınmış ülkeleri göz önünde tutarak bunu coğrafî şartlara, yahut iklim şartlarına veya ırkî özelliklere bağlamışlar, ancak bu özelliklere sahip olanların bir kısmının ilerlediği, bir kısmının geri kaldığını görmüş, araştırmalarını derinleştirirken, bunun yalnız eğitimle mümkün olduğu kanaatine varmışlardır. Bunun tipik bir örneği olarak da Japonya’yı göstermişlerdir. Japonya’nın geniş toprağı yoktur. Ama eğitimle Japon insanının ruhuna çalışkanlık ve üretkenlik işlenmiştir. Avare gezen ve boş duran bir Japon insanını göremezsiniz. Onlarda bilgi, temel güç ve sermayedir. Sonuçta kaliteli insan, kaliteli düşünce ve kaliteli ürünler ortaya çıkmaktadır. Japonya’da 15 yıl kalmış olan bir ilim adamımız, verdiği bir konferansta sözlerini şöyle bitirmişti : "Kalkınmanın yolu birdir. Başkaları nasıl kalkınmışlarsa, onları örnek alarak biz de kalkınabilir ve daha İnsanî çizgiler üzerinde bütün dünyaya örnek olabiliriz." Hoca, haklıdır. Çünkü bugünkü teknoloji insanların işini kolaylaştırdı, fakat onları mutlu edemedi. Dolayısıyla insanlık bir gönül medeniyeti arayışı içindedir. Mevlânaların ve Yunusların yaşadığı medeniyetin teknoloji ile kucaklaşması gerçek mutluluğu doğurmuş olacaktır.
İlk peygamberden itibaren peygamberler, maddî hayatın, çalışıp kazanmanın üretimin de örneklerini vermişlerdir. Mesleklerin temelleri peygamberler tarafından atılmıştır. En eski meslekler tarım, ticaret, sanat (buna sanayi de eklenmiştir), işçilik ve memuriyettir. İlk insanlar avcılıkla, ziraatçılıkla geçiniyorlardı. Tefsirlerimizde Hz. Adem’in ziraatçı da olduğu ve bunların temsilcisi bulunduğu belirtilmiştir (Taberî Tefsîri). Hz. Yusuf’un üretme ve pazarlamaya, denk bütçe yapımına örnekler verdiği; Yusuf sûresinde bildirilmiştir (54-55). Şuayip peygamberin ölçü ve tartıda hile yapan milletinin hareketlerini önlemeye, ticaret ahlâkını yerleştirmeye çalıştığı ve peygamberlerini dinlemeyenlerin helâk oldukları Hûd sûresinin 85-86. ayetlerinde bildirilmiştir. Dâvut peygamber ile oğlu Süleyman peygamberin ileri teknolojinin örneklerini verdiği belirtilmiştir (Enbiya 80-81; Nemi 42-44; Sebe 13).
Süleyman peygamber zamanında ileri bir medeniyet hayatı yaşanıyordu. Süleyman (a.s.) kristal bir sarayda oturmakta idi. Onun çağdaşı olan ve güneşe tapan kraliçe Belkıs, Hz. Süleyman ile tanışmaya gelmişti. Kristal sarayın önünde suya girileceğini sanarak paçalarını sıvamaya kalkıştı. Hizmetçiler bunun su olmadığını peygamber ve devlet başkanı olan Hz. Süleyman’ın kristal sarayı olduğunu belirtirler. Belkıs, Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkarken, sarayın ihtişamı karşısında gözleri kamaştı ve derhal "Süleyman ile beraber, ben de âlemlerin Rabbi olan Allah’a inandım" dedi. Bu olay, Nemi sûresinde heyecanlı bir şekilde anlatılmaktadır. Acaba niçin anlatılmaktadır? Kıyamete kadar inanmış insanların yüksek bir hayat standartına sahip olarak başkalarının da inanmalarına sebep olmak için...
Kasas sûresinde Hz. Musa’nın şahsında bir işçinin hem güçlü, kuvvetli, hem de güvenilir olması gerektiği belirtilmiştir. Bakara sûresinde ise girişimci insanın nitelikleri anlatılmış, onun hem bedenen güçlü ve kuvvetli olması, hem de işinin gerektirdiği bilgilere sahip bulunması icap ettiği belirtilmiştir. Yine Bakara sûresinde hiç kimseden gücünün yetmediği bir şeyi yapmasının beklenmediği, ama herkesin yapabildiğini yapmaya mecbur olduğu belirtilmiştir. Asr sûresindeki "Husr" kelimesini açıklarken, Hamdi Yazır, "bir insan yapabildiğinin en iyisini, en güzelini yapmadıkça o’da bir bakıma hüsran içindedir" demektedir, "iki günü birbirine denk olan mümin aldanmıştır" hadisini bilmeyenimiz çok azdır.
Bilim, teknoloji ve ekonomisini geliştiren Hollanda, başka ülkelere fabrika kurmakta, yani bilim ve teknoloji ihraç etmektedir. Teknolojisini bu derece geliştirmiş olan bu ülke, tarımcılığını da aynı seviyede geliştirmiştir. Dünyanın çoğu ülkelerine yağ, peynir ve sebze ihraç etmektedir. Halbuki bu ülkenin toprağı Konya’dan küçük, nüfusu ise İstanbul’un nüfusundan azdır. Fakat eğitim seviyesini çok yükseklere çıkarmayı başarmış ve bilgisini iş haline dönüştürmüştür. Aslında ülkemiz potansiyel imkanları ile böyle bir ülke olmaya namzettir. Bir taraftan teknolojimizi ve sanayimizi geliştirirken, diğer taraftan, tarım, turizm, denizcilik, yeraltı hâzinelerimizi, özellikle madenlerimizi işletmeliyiz.
Kur’an-ı Kerim’de "et-tayyibât, el-hâbîsât" şeklinde iki tabir vardır. Tayyibât; helâl, hoş, temiz, güzel, sevimli ve çekici olan şeylerdir. Hâbîsât ise haram, temiz olmayan, iğrenç şeylerdir. Allah’ın tay- yibâtı helâl, habîsâti ise haram kıldığı açıkça ifade edilmiştir (A’raf, 157). İnsanlara düşen, vahiyle haram kılınmış olanları haram, helâl kılınmış olanları da helâl bilmektir. Rızkın da helâl ve haramı vardır. Bir işin; akıl, can, mal, nesil ve dini koruma şeklinde formüle edilen dinimizin temel amaçlarına açıkça zarar vermesi onun haram kılınmasının temel sebebi ve açıklaması olarak kabul edilmiştir. Aklı korumak için, içki ve uyuşturucular; canı korumak için, adam öldürmek, cinayet; malı korumak için, hırsızlık; nesli korumak için, zina ve fuhuş; dini korumak için de, bâtıl inanışlara saplanmak haram kılınmıştır.
Kur’an’da insanın dünya ve ahireti ile ilgili bulunan "hayır" ve "şer" diye iki kavram vardır. Bunlar dolaylı yoldan rızıkla da ilgilidir. Hayır istenilen, şer ise kaçınılan şeylerdir. Hz. İbrahim’e verilen mallar hayır, Karûn’un sahip olduğu mallar ise, şerdir. Onun için Allah’tan her şeyin hayırlısını isteriz, iş hayatında haksızlıktan sakınmak, işçi ve işverenin ilişkilerini gönül rızasına dayandırmak çok önemlidir. Helâl ile beslenmek, her şeyin iyi ve hayırlısını kullanmak sağlığın ve huzurun temelidir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ifade de berekettir. Bereket, dua ve ibadet ile elde edilmeye çalışılan bolluk, genişlik, hayır ve mutluluktur, iyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arz etmesine de bereket denilmiştir. Allah’ın dilediği kullarına yerden ve gökten bereket kapılarının açılacağı da müjdelenmiştir. Biz de rızkımızın ve bu yazımızın bereketli olmasını Allah’tan niyaz ederiz.