Makale

Peygamberimiz ’de Yetimdi

Sabri Akpolat
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Peygamberimiz ’de
Yetimdi

Farkında olalım ya da olmayalım hepimiz sınavdayız. Bu sınavda kağıt, kalem yok. Bu sınavın kağıdı, zahirî görüntüsüne göre bize tatlı veya acı gelen; hoşumuza gidip sevindiğimiz ya da üzülüp sıkıntı çektiğimiz olaylar, kalemi ise; bu olaylar karşısında takındığımız tutum ve davranışlardır. Burada, servet ve sıhhate şükredip gereğini yapanlarla, musibete sabredip tahammül gösterenler başarılı olmaktadır. Sınavın ağırlığı bizim manevî seviyemizi belirlemekte, büyük makamlar büyük sınavlar neticesinde elde edilmektedir. Sınavın süresi ise; ölümü de içine alacak şekilde hayatın tamamıdır: "Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (Mülk, i- 2)
Niçin sınavdayız? Niçin acı çekeriz? Niçin yetim kalınır?... Herkes anne-baba şefkati ile büyüse olmaz mı? Kimimiz bu soruları sıkça sormaktadır. Dış görüntüsü itibariyle bize acı veya tatlı olan şeylerle sınanmanın, acı çekmenin, yetim kalmanın hikmetlerini kavrayabilmek için, bizi, yaratıkların en şereflisi kılan Allah’ı tanımak gerekir. O’nun alîm ve hakîm sıfatlarını kavrayan birisi için bu hususun anlaşılması zor değildir. Yüce Allah’ın bütün fiilleri bir hikmete, bir sebebe bağlı olarak tecelli eder. O, hikmeti gereği insanları farklı imkân ve özellikte yaratmıştır. Bu sebeple toplumda zengin-fakir, kadın-erkek, hasta- sağlıklı, yetim-yetim olmayan, güçlü-zayıf... insanlar her zaman olagelmiştir. Ancak Yüce Allah, anne-baba şefkatinden mahrum ettiği yetimleri, maddî ve fizikî yönden eksik bıraktığı kimseleri dünyada yalnız bırakmamış, emirleriyle koruması altına almıştır. Bu sebeple, Kur’an’daki bütün emirler, güçsüz, kimsesiz, muhtaç ve mağdur vb... insanları korumaya yöneliktir. Dolayısıyla bu insanlara yapılan bir haksızlık, bunları güçsüz, kimsesiz, mağdur ve muhtaç kılan Yaratıcıya karşı yapılmış kabul edilir.
Aslında, insan olarak var edilmiş olmayı benimsemek ve kabullenmek, bir bakıma sınava tabi tutulmayı kabul etmek anlamına gelir. Çünkü Yüce Allah insana, diğer yaratılmışlardan farklı olarak iyiyi ve kötüyü göstererek, iyiyi de kötüyü de seçebilecek şekilde özgür bir irade vermiştir, insan bu iradesini kullanarak iyiyi de kötüyü de seçebilecek bir donanıma sahiptir. İnsana bu şekilde özgür bir irade verilmiş olması ve insanın bunu benimsemesi ve bu durumundan hoşnut olması, aslında sınavı kabullenmek demektir.
Burada belki, "Bana irade verilmiş olmasaydı da sınava da tabi tutulmasaydım" şeklinde bir itiraz gündeme gelebilir. Bu da "Ben insan olmasaydım da diğer yaratılmışlar gibi akılsız ve iradesiz olarak yaratılsaydım" demek anlamına gelir. Halbuki Allah’a inanan, O’nu tanıyan, onu bilecek ve tanıyacak akıl, duygu ve yeteneklerle donatılan insanın, kendisini en şerefli varlık yapan bu büyük nimetleri reddederek sözgelimi hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar kategorisinde olmayı arzu etmesi düşünülemez, insanın, bu muazzam kâinatı yaratanı bilip, ona delâlet eden nizamı ve tabloyu gördükten sonra akıl ve irade sahibi bir varlık olarak yaratılmış olmamayı istemesi nasıl düşünülebilir?
Ayağına batan bir diken, mümini üzüntü, keder ve tasaya sevk eden her şey, onun günahlarının bağışlanmasına sebep oluyor veya derecesini yükseltiyorsa, anne-3baba sevgi ve şefkatinden mahrum bırakılmak gibi bir musibetle karşı karşıya kalanlar için bahşedilecek güzellikleri bir düşünelim. Bu güzellikler bazen dünyada tezahür etmekte ve yaşanmakta bazen de hissedilememekte ve ebedi aleme intikal etmektedir. Bu güzelliklerin dünyada tezahürünün en güzel örneği Hz. Isa ve sevgili Peygamberimiz’dir.
Kendisine hiçbir erkek eli değmemişken hamile kalan Meryem’in, oğlu Isa (a.s) yetimdi. Üstelik namus timsali bu kadına iftira ediliyordu: "Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: "Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!" "Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi." (Meryem, 27-28) Zor durumda kalan bu kadını Allah, çocuğu beşikte konuşturarak kurtardı. Anne ve oğlunu yalnız bırakmadı. Hz. Isa’nın tebliğe başladığı zamana kadar da onları, oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdi. (Müminun, 50)
Alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz de bir yetimdi. Dünyayı teşrifine birkaç ay kalmıştı ki, babası Abdullah vefat etti. Baba sevgi ve şefkatini anne ve dedesinden gördü. O’nun yetim olarak başlayan hayatı önce annesini daha sonra da dedesini kaybetmesiyle devam etti. Dedesinin vefat etmesi sebebiyle amcası Ebu Talib’in koruması altına girdi. Çocukluğunda kendisine bakan birçok kadın olmuştu. Bunlara hayatı boyunca "anneciğim" diye hitap etmiştir. Meselâ, çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Ebû Talib’in eşi Fatma hanıma "anneciğim" diye ilgi gösterirdi. Dadısı Ümmü Ey- men’e de "anneciğim" diye hitap eder ve onun için " Bu benim ailemin bir bakiyesidir" derdi. Sütannesi Halime’ye yer gösterir, saygı hislerini belirtir ayrıca, ona maddî destek sağlardı. Kendisine süt emziren Süreybe ile de ölünceye kadar ilgilenmiş, para ve selâm göndermiştir.
Peygamberimizin kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.
Yine Peygamberimiz, Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Peygamberimiz ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Bu çocukların babası Ebû Seleme seçkin sahabîlerdendi. Bir savaşta şehit olmuştu. Bu çocuklar Peygamberimizden, öz babalarını aratmayacak, hatta daha sıcak bir şefkat görmüşlerdi.
Yapılan savaşlar sonunda şehit düşen sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.
Yetimin hâlini ve psikolojisini Peygamberimizden daha çok anlayan birisi olamaz. Çünkü o, bu hali bizzat yaşamıştır. Bu sebeple Duha suresinde onun da bir yetim olduğu ve Allah tarafından himaye edildiği vurgulanmış, yetimi üzecek davranışlardan sakınması emredilmiştir. Peygamberimizi muhatap alan bu sure bize de yetimlerin, Allah’ın emaneti olduğu mesajını vermektedir. Bu sebeple, onları dertleriyle, üzüntüleriyle baş başa bırakmayıp, koruyup gözetmeli; kendilerine yetimliğin acısını duyurmamaya çalışmalı, toplum çarkının içinde ezilmelerine göz yummamalıdır. Yetimler, İslam toplumunun himmet ve emniyetine teslim edilmişlerdir. Yani yetimler ve malları toplum güvencesi altındadır.
Allah Teâlâ, baba şefkatinden mahrum bıraktığı bu yetim peygamberlere, peygamberlik gibi hiç bir maddî güçle ya da ilimle elde edilemeyecek bir nimet vermiştir. Onlar babasız büyüdüler, baba sevgisinden mahrum kaldılar. Ancak onlar, milyarlarca insanın sevgisini kazandılar. Dünyadaki insanların önemli bir bölümü, onlar gibi olmanın, onlar gibi yaşamanın sevdasını sürmekte. Alemlere rahmet olarak gönderilme nimeti ile baba sevgisi nimeti kıyaslanabilir mi?
Anne-baba şefkatinden mahrum bırakılan diğer yetimlere gelince; onlardan bazıları kendilerine verilen nimetleri görerek ve yaşayarak hissetmekte, bazıları ise bunun farkında olamamaktalar. Nimetlerin farkında olmamak veya hissedememek onun olmadığı/olmayacağı anlamına gelmez. Allah, herhangi bir kimseye bir sıkıntı vermiş ise, bu o kişi için ayrı bir merhamet tecellisidir. Allah, bütün mahlûkatı kuşatan o emsalsiz şefkatiyle ahi- rette o kişiye diğer insanlardan farklı nimetler verecektir. Sıhhatleri, sevinçleri yüzünden ebedî saadetlerini kaybeden veya zora sokan birçok insan, o insanlara ahirette verilenleri görünce hayıflanacaktır.
Allah Teâlâ kullarına asla zulmetmez. O’nun, yetim bırakarak bizi samimiyet testine tabi tutması -hâşâ- asla zulüm olarak vasıflandırılmamalıdır. Eğer olaya böyle bakıyorsak, imtihanın, imanın, ahiret inancının bizim için ne ifade ettiğini yeni baştan gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olmak üzere şer (gibi gelen şeyler)le ve hayır (gibi gelen şeyler) ile deneriz. (Sonunda) bize döndürüleceksiniz." (Enbiya, 35) ayeti, hayrın ve şerrin olayların bize görünen yüzünden ibaret olmadığını, bize hayır gibi gelen bir şeyin, imtihanı kaybetmemize sebep olarak bizim için zararlı bir sonuca yol açabileceğini; keza bize şer gibi gelen şeylerin de, imtihan şuurunun verdiği sebat ve direnç sonucunda bizim için hayırlı kapılar açılmasına sebep teşkil edeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Zulüm bir hakkın çiğnenmesidir. Kulun, Allah üzerinde bir hakkı yoktur. O, ne vermişse sırf lütfundan vermiştir. Bize düşen, verilmeyen nimetleri düşünüp isyana yeltenmek değil, verileni hatırlayıp şükretmektir, inancımıza göre hayat yalnız dünyadan ibaret değildir. Bizim, dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde bir hayatımız vardı. Öldükten sonra da o hayatımız devam edecek. Dolayısıyla buradaki hayatla Allah hakkında hüküm vermek cüce ve haksız bir mantıktır. Ayrıca, insanın dünya üzerindeki hayatı belirli bir müddetle takdir edilmiştir. Ömür denilen süre, sonsuzluk yanında kıyas edilemeyecek kadar küçüktür. Ahiret hayatı ve mutluluğu yanında dünya hayatı ve mutluluğunun sözü bile edilemez.
Açlık, hastalık, yetim ve kimsesiz kalmak gibi sıkıntılarla karşılaşan bazı insanların, "Belki de ben, var olmak istemeyecektim" diye yakınmalarına şahit oluruz. Allah’ın varlığını kabul etmeyen birisinin bunu sormaya hakkı yoktur. Çünkü, ona göre Allah yoktur(l). Olmayan birisini hesaba çekmek ise mümkün ve normal değildir. inanan birisi için de, bu ifade yaratıcının hükmüne razı olmamak gibi bir isyan anlamı taşır, inandığı halde, bu takdiri kavrayamayan birisi için şunlar söylenebilir:
- "Sana sorulamazdı. Çünkü sen henüz yoktun."
- "Soru sormak için yaratabilirdi."
- Yarattığı varlığa "Seni yaratmamı ister misin?" diye sormanın bir anlamı olmaz. Dünyaya gelmene pişman eden eğer sahip olamadıklarınsa bil ki, bunların hepsi gelip geçicidir. Sayılı günlerden ibaret olan dünyada neden sahip olduklarına bakmıyorsun? Varlık, hayat, insanlık gibi nimetleri tattın. Hoşuna gitmeyen haller itirazınla yok olacak değil. Allah ile savaşacağına kendi nefsinle savaş. Dünyaya isteyerek gelmedin, isteyerek de gitmeyeceksin. Yaratana tabi ol, iman et ve rahatla...
Çevremizde bulunan yetimler kadar, onlarla muhatap olanlar da en az onlar kadar sınavdadır. Yetimler topluma Allah’ın emanetleridir. Onları istikbale ve hayata hazırlamak, her türlü ilişkilerde hassas davranmak, mallarını korumak, iyi bir izdivaç yapmaları için gayret göstermek, bütün toplumun görevidir. Peygamberimizin şu hadisi büyük bir uyarıdır:
"Allahım! iki zayıf kimsenin, yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum." (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, ’Işretü’n-nisâ, 64, V, 363) Kimsesizlerin kimsesi olmak, sevgi ve şefkate muhtaç yetim ve kimsesiz çocuklara merhametle davranmak, insanlık ve müslümanlık görevimizdir. Cennette, Kâinatın Efendisiyle beraber olmanın yolu da onlara iyi muamele etmekten geçmektedir. Yetimlerine ve kimsesizlerine sahip çıkmayan toplumlar, hem yaratıcıya karşı görevlerini ihmal etmiş, hem de toplumsal huzuru baltalamışlardır.