Makale

Su Kasidesi

Su Kasidesi


Mehmet Ragıp Karcı
Şair-Yazar


Naat: Allah Rasulü’nü öven ve şefaatini dileyen şiirlere verilen ad. Genellikle kasideler şeklinde söylenir. Kadim edebiyatımızın en çok kullandığı ifade şekli. Naatlar gazel şeklinde de söylenir. Hece vezniyle şiir söyleyen şairlerimizin koşma şeklinde söyledikleri olur. Türkülere konu olur. Ki bence en samimi ve içten olanları bunlardır. Bu yazıda naatların edebiyatımızda en önemli olanlarından biri olan Su Kasidesi konu alındı.
Kasideye Dair: Kaside kadim edebiyatımızın bir şiir türü. Adından da belli olduğu üzere içinde bir kasıt olan şiir. Kasıtlı şiir. işin teknik bölümü akademisyenlerin işi.
Aşağıdaki kaside, kasidenin genel vasfının aksine insana bıkkınlık vermeyen ve muhatabını aşkla ve hürmetle tanıtmaya çalışan bir şiirdir. Bu vasfını gazele benzemesiyle elde etmiştir. Muhatabına muhatabının âdeti olduğu üzere tam vücudunu dönerek arz-ı meram etmekle birlikte gönül vücudunu muhatabının toprağının tozuna feda etmeyi cana minnet bildiğini ispat etmiştir.
Naat’a Gelince: Naat şairlerin kelimeler ve manalarla bir arada yoğurdukları şiir vücuduna kendi ruhlarından üflemeden önce peygamber çeşmesine daldırıp yıkadıkları bir sözdür. Herkes bu çeşmeden nasibi kadar su alır.
Biraz da Su Üzerine: Suyun hayatımızdaki yeri konusunda ifade edilecek her şey bilgiçlik olacağı için burada söz edilmiyor. Suyun hayat macerasından söz etmek daha akıllıca olacak gibi. Su kullananın insanlığına göre hem mazlum, hem de zalim makamında görülebilir. Tarihin bütün büyük savaşlarının sebeplerinden birisi sudur. Allah bizi sudan yarattığını buyuruyor ve suyla korkutuyor. Suyu çoğaltıp habercilerine inanmayanları helak ediyor. Firavun’u suda boğuyor; Nuh ve Musa’ya edilen yardım da suyla. Kâinattaki her şeyi titreten iki şehidin şehadet sebepleri de su. Allah Rasulünün sevgilileri Hasan suyu içerek, Hüseyin bir damla suya hasret giderek yine vaat edilen Kevser’e kavuşuyorlar. Fuzulî’nin suyu naatine hem fail hem de redif kılması bize bir de Hazret-i Hüseyin’in şehadetinden bir kaç saat önce kız kardeşi vasıtasıyla ümmete buyurdukları vasiyet: insanlar bir damla su içtiklerinde beni ansınlar. Biz de hep analım.
Hazret-i Peygamber’e Naat:
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su”
Ey gözlerim! Döktüğün yaşlardan gönlümdeki ateşlere su saçma (su döküp söndürmeye çalışma) Bu denli tutuşup göklere çıkan ateşin söndürülmesine su fayda etmez. Burada suyun insanın içinde yanan ateşe fayda etmeyeceği bilgisiyle, şairin suyun yolunu kesmemek gibi bir dikkati var.
Burada modern bilimin yeni elde ettiği bilgilerden olan suyun ateşin üzerine düştüğü anda bileşenlerine ayrılıp ortaya çıkan oksijenin yanmayı çoğalttığı bilgisi vardır.
“Âb-gûndur gunbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su”
Durmadan dönen kubbe (sema) su gibidir rengini bilmem
Belki de gözümden akan sular gök kubbeyi kuşatmıştır.
Ağlamaktan gözleri daima sulu olan âşığın çevresinde olan biteni bulanık görmesi tabiidir. Bu bulanıklık gök kubbeyi de hep suya batmış olarak görmesine sebep olmaktadır. Su âşığı aynı zamanda sevgiliye götürecek bir vasıta olarak da önemlidir. Âşık suyla o kadar içli dışlı olmuştur ki, her şey ona sevgiliyle vuslata sebep olacak her şey, göz, hava, dünya hep su görünmektedir. Burada Mansur’u hatırlamakta fayda vardır. O sevgiliyle (Hak) o kadar hemhâl olmuştur ki neye ve nereye baksa O’nu görmektedir. Kendini baktığı bir an söylediği o söz zahir ehlince küfür sayılmış; ehl-i hal olanlar ise aşkına ve fenasına vermişlerdir. Fuzulî ise burada neredeyse en’el mâ (ben suyum) hâline girmiş gibidir. Tasavvufta buna fena hâli denir diyerek geçelim.
“Zevk-i tîğinden acep yok olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırakur rahneler dîvâre su”
Okunun zevkinden (bağrıma saplanan hicran ve kınama oklarından) gönlüm parçalanıp yok olsa ne lazım gelir; tabii bir şeydir bu. Çünkü suda akarken duvarlarda izler bırakır.
Suyun fırlatılırken çarpma sırasında damlaların sıçrayıp durması suyun ölümü sırasında bile zevk aldığını, böylece âşığın bağrına saplanan okların ucundan çıkan kanın da fışkırması ile âşığın da mutluluğuna işaret sayılmaktadır. Burada hem suyun aşındırma gücünden, hem de suyun herhangi bir yere serpilmesiyle o yerde bıraktığı izlerden söz edilmektedir. Duvara fırlatılan su yukarıdan aşağıya doğru akarken ince izler bırakır. Bu da şâirin veya âşığın bağrında sevgilinin bakış oklarının açtığı yaralar gibi ince ve yukarıdan aşağıya doğrudur. Âşık sevgilinin karşısında geda makamındadır. Sultan makamında olan sevgili de gedasını yukarıdan aşağıya doğru süzer. Yaraların duvarda yukarıdan aşağıya akan sularla benzeşmesi bundandır. Su damlalarının fırlatıldıklarında duvara çarpma sırasındaki görülen canlılık da ölüm öncesi son bir davranışı ifade etmektedir.
“Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânın sözün
ihtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su”
Yaralı gönül bağrına saplanan okların açtığı yaralardan çekinerek söz eder. Vücudu yaralardan delik deşik olanlar da suyu ihtiyatla içerler.
Yaralı bir vücuda giren su bulduğu delikten akıp gider. Suyu içen suya kanamaz ve suyun da bir faydası olmaz.
Burada âşığın sevgilisi ile olan ilişkisinden memnuniyeti gizlemeyi de anlamalıyız. Âşık sevgilisinin kendisiyle olan münasebetini ve ilgisini, feryat ve figan ile ortaya saçarsa, sevgilisi tarafından lütfedilmiş olan okların herkes tarafından görüleceği ve böylece kendisine ihsan edilmiş olan nimetin o söz deliği olan ağzından saçıp dökeceği korkusunu anlatmaktadır. ihtiyat burada gizliliğe riayetin ifadesi olmalıdır.
“Suya versin bağbân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su”
Bahçıvan boşuna zahmet çekmesin, bahçe sulamayı boş versin. Bin tane gül bahçesini seller gibi sulasa da senin yüzünün güzelliğini andıracak bir gül yetiştiremez.
Bu tarif ve açıklamada fazla söze gerek olmadığı görülüyor. Allah Rasulünü tarif hususunda söylenecek her söz, sadece söz sahibine değer kazandırır. Yukarıda naat tarifini verirken söylenmişti. ileride yeri geldiğinde yine açıklanacak: Allah Rasulü hiçbir şeye benzetilip, herhangi bir şeyle bir tutulamaz. Bu yüzden Allah Rasulüne gül kokulu demek onun kokusunu güle indirgemek gibi olur. Oysa ona ait her vasıf yaratılmışlar içinde üstün sayılan her şeyin üstündedir. Gül kokusu ve güzelliğiyle önemli bir bitkidir. Allah Rasulü ile ilgili olarak da, ancak onun kokusundan, yüzünün güzelliğinden bir eser taşıyorsa bir değer ifade eder. Fuzulî’nin anlatmak istediği husus da budur.
“Okşadabilmez gubârını muharrir hattına
Hâme tek bakmaktan inse gözlerine kare su”
Yazıcının kâğıt üzerinde yazan kaleme bakmaktan gözlerine kara su inse bile yazısını senin tüylerine benzetemez. Kâğıt üzerinde dolaşan kalemin mürekkebinin rengine işaret etmektedir. Gözleri de kağıt üzerinde baktığı yerdir, ki o da beyazdır. Beyazlık da sevgilinin yanağının aklığını ifade eder. Âşık sevgilinin teninin aklığı karşısında gözleri kamaşır ve hasret, hicran yangını gözlerinde siyah bir yaş olarak belirir.
Gubar toz demektir. Divan şiirinde bir toprak parçası olarak sevgilinin değerini ve yüceliğini anlatmada kullanılır. Burada mübalağaya dayanan bir değer veya değersizlik söz konusudur. Âşık sevgilinin ayağının tozuna razıdır, ancak onu da zor elde eder. Bazı maddelerin toz halinde bulunması da bu unsurun şiirde kullanılmasına yardımcı olur. Sürme toz haldedir. Bu yüzden âşık sevgilinin ayak tozunu gözüne sürme diye çekmek için çabalar. Toz bulutu ve tozun rüzgâr ile ortaya çıkışı da şiire konu olabilir. Sevgilinin diyarından esen yel oranın tozunu getirir. Rakiplerin yarin mahallesinde yaka yırtıp perişan gezmeleri ve cezbelenip tepinmeleri toz çıkmasına ve yarin eşiği ile âşık arasına bulut gibi girip görüşüne engel olmasına sebep olur. Yarin salınarak yürürken çıkardığı toz rakiplerin üzerine konunca yardan bir nişandır diye onların gururlanmalarına sebep olur. Sevgilinin yanağındaki tüyler de gubâr diye anılır. Buradaki gubarî hat yanaktaki ayva tüylerine benzetilmiştir. Gubarî hat ayrıca çok küçük yazılan bir yazı karakteridir.
“Ârızın yâdiyle nemnâk olsa müjgânım n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su”
Gül yanağını andıkça kirpiklerimin nemlenmesinde ne var
Gül niyetiyle dikene bile verilen su boşa gitmez.
Birinci mısrada meram bellidir. Sevgilinin gül yanağını andığında âşığının ağlamaktan kirpikleri ıslanır. Buradaki özellik, sevgilinin gül yanağıyla gülün dalındaki dikenin birlikteliğidir. Yani aslında gül yanak sevgilidedir ama benim gözlerim de hep onun yanında olduğu için aslında âşığın sevgiliden ayrıldığı bir an yoktur. ikinci beyitteki mana da bunu hem doğrulamakta hem desteklemektedir: Ben ne kadar ağlarsam ağlayayım boşuna değildir. Gözlerimden akan yaş da zaten sevgilinin bittiği daldaki diken olduğundan su da zayi olmamaktadır.
“Gam günü etme dil-i bîmârdan tîğin dirîğ
Hayrdır vermek kârânû gecede bîmâre su”
Gam günü hasta gönülden (bakışlarının) oklarını esirgeme. Karanlık gecelerde hastaya su vermek sevaptır.
Sevgilinin bakış okları değdiği yerde açtığı yaralardan sızan kan, hasta âşığın yanık bağrını serinleten su yerine geçer. Bir de sevgilinin gam günü âşığın muhtaç olduğu ilgiyi göstermesi de burada serinletici ve hayat verici su yerine geçtiğinden ayrıca manayı kuvvetlendirmeye yarar.