Makale

Korunması Gereken Bir Değer: Irz

Korunması Gereken Bir Değer: Irz


Prof. Dr. i. Hakkı Ünal
Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi


Hadiste, insanlar arası ilişkilerde saygı gösterilmesi gereken üç temel unsur zikredilmiştir. Can, mal ve ırz olarak belirtilen bu temel değerler neredeyse insana ait maddi-manevi varlık alanının bütününe tekabül etmektedir. Allah’ın insana bahşettiği bir hayat, o hayatın idamesi için sahip olunan mal ve insanı insan yapan değerleri temsil eden ırz. Can ve mal maddi boyuta işaret ederken, ırz, insanın manevi kişiliğine işaret etmektedir.
Bu hadiste üzerinde en çok durulması gereken “ırz” kelimesinin Arapçadaki temel anlamı “nefs”tir. “Beden” ve “haseb” gibi anlamları da bu manayı pekiştirmektedir. Kısaca “ırz”ı, insanın kendisi, yani, ruh ve beden bütünlüğünün oluşturduğu kişiliği olarak tanımlayabiliriz. “Nakıyyu’l-ırz” (ırz temizliği) tabiri Arapça’da, insanın, kişilik olarak ayıplardan, kusurlardan arınmış olduğunu ifade eder. Sevgili Peygamberimiz, kişinin saygın ve dokunulmaz değerleri arasında, can ve malın yanı sıra “ırz”ı da sayarak, insanın manevi kişiliğinin, onur, şeref ve haysiyetinin de en az diğerleri kadar önemli olduğunu ve korunması gerektiğini belirtmiştir. Onun için “Veda Hutbesi”nde, “kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız, şu gününüz (arefe günü), (hac ibadetinin yapıldığı) şu ayınız ve şu beldeniz gibi saygındır, dokunulmazdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/336) buyurarak, hitap ettiği insanlara bu değerleri, önemini kavrayıp mukayese edebilecekleri kutsallarla açıklamıştır.
insan kişiliğinin çok önemli bir yapıtaşı olan “iffet ve namus” muhtemelen bu öneminden dolayı Türkçemizde âdeta, “ırz” kavramıyla özdeş hale getirilmiş, bununla da daha çok cinsel kimliğin korunması kast edilmiştir. Ancak buradaki “namus” kelimesinin de, hadiste geçen “ırz” kavramının da anlamı daha geniş ve kapsayıcıdır. Nitekim Allah Rasulü, “Kişinin haksız yere bir Müslümanın ırzına dil uzatması, büyük günahların en büyüklerindendir.” (Ebû Davud, Edeb, 40) buyururken bu anlam genişliğine dikkat çekmiştir. Başka bir hadislerinde de, “Kim, bir Müslümanı, saygınlığının zedelendiği, ırzının çiğnendiği bir durumda yalnız bırakırsa Allah da onu, yardımının istendiği bir durumda yalnız bırakır. Kim de böyle bir kimseye yardım ederse Allah da ona, yardımına ihtiyaç duyulan yerde yardım eder.” (Ebû Dâvud, 41) buyurarak, Müslümanın şerefine, namus, onur ve haysiyetine, yani ırzına yapılan saldırı karşısında sessiz kalınmaması gerektiğini bildirmiştir.
Manevi kişilik haklarına yapılan tecavüzlerin hukuki bağlamda ele alınıp cezalandırılmasının tarihinin ne kadar eskiye uzandığını, çağdaş hukuk sistemlerindeki manevi tazminat cezalarının menşeinin nereye dayandığını bilmesek de en azından, kişinin ırz ve namusuna, şeref ve haysiyetine yönelik bir iftiranın cezasının hem maddi hem de manevi olarak bizzat Allah tarafından 15 asır önce verilmiş olduğunu biliyoruz. Bilindiği gibi Nur suresinin 4. ayeti, namuslu kadınlara zina iftirasında bulunan kişilere yönelik yaptırımı içermektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar fasık (günahkar) dırlar.” Zina suçunun cezasının yüz sopa olduğunu bildiren Cenab-ı Hak (Nur, 2), zina iftirasına da buna yakın bir ceza vermiş, ayrıca, böyle kişilerinin şahitliklerinin asla kabul edilmemesi gibi ağır bir manevi yaptırımı da ilave etmiştir. işte bu, islam dininin, kişinin, namusuna, onur ve haysiyetine, yani bir bütün olarak manevi kişiliğine verdiği önemi gösteren çarpıcı bir örnektir. Burada dikkati çeken bir husus, “kazf” cezası olarak bilinen bu iftira cezasının Kur’an’da erkekler için ayrıca zikredilmemiş olmasıdır. Erkeklerin namuslarına, şeref ve haysiyetlerine yönelik saldırı da şüphesiz haramdır ve cezayı gerektirir. Ancak bu tür saldırıların insanlık tarihi boyunca en çok kadınlara yöneldiği ve bu iftiraya maruz kalan kadınların erkeklerle kıyaslanamayacak ölçüde olumsuz etkilenerek hayatları boyunca ne büyük acı ve sıkıntılara maruz kaldıkları düşünülürse, ilahî iradenin kadınları öncelemesinin hikmeti daha iyi anlaşılır. Nitekim bu ayetin ilk muhatapları olan bazı kötü niyetli kimseler, Hz. Peygamberin sevgili eşi Hz. Aişe’ye yönelik iftiralarının cezalarını o dönemde çekmişlerdir.
Bu ayetin Müslüman erkeklere verdiği önemli bir mesaj da şudur: Siz erkekler; kılığına kıyafetine, dış görünüşüne bakarak, hakkında kesin bilgilere sahip olmadığınız kadınlar hakkında olumsuz değerlendirme ve nitelendirmelerde bulunmayın. Onların iffeti ve namusuna yönelik ağzınıza kolayca geliveren ve çoğu zaman kullanmakta sakınca görmediğiniz yakıştırmalardan uzak durun. Şaka bile olsa bu yakıştırmaların o kadınların psikolojisinde ne büyük sarsıntılara yol açtığını düşünün. Üstelik kolayca ağzınızdan çıkıveren bu isnatlar yüzünden Allah’ın cezasına müstehak ve şahitliği kabul edilmeyen bir yalancı durumuna düşmenizin işten bile olmadığının farkına varın ve kendinize çeki düzen verin.
Hadisin, “Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye günah olarak yeter” şeklinde ifade edilen son cümlesi de, yukarıda açıklamaya çalıştığımız ırz kavramıyla yakından ilgilidir. Hiçbir Müslüman, din kardeşini küçük göremez, hangi sebeple olsun onu aşağılayamaz, onun onur ve haysiyetini rencide edemez. Erkek olsun kadın olsun bir topluluğun diğer topluluğu alaya almamalarını, alaya alınanların alanlardan belki daha hayırlı olduğunu bildiren, “birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” buyuran, kötü zandan sakındıran, gizlilikleri araştırmayı yasaklayan, gıybet etmeyi, yani bir kimsenin arkasından konuşmayı ölü kardeşinin etini yemek gibi niteleyen (Hucurât, 11-12) yüce Rabbimiz de, müminlerin dikkat etmeleri ve saygı göstermeleri gereken manevi kişilik haklarına işaret etmiştir. Allah Rasulünün yaptığı şey, tebliğiyle yükümlü olduğu bu ilahî emirleri açıklayarak ve yaşayarak insanlara öğretmektir. Açıklamaya çalıştığımız hadisiyle yapmak istediği de budur.