Makale

Bir Geçiş Dönemi Âlimi Mehmet Savaş Hoca

Bir Geçiş Dönemi Âlimi
Mehmet Savaş Hoca

Mehmet Savaş Hoca sadece fıkıhta değil, nahivde ve İslam tarihi konusunda da çok malumatlı idi. Bunu, tahsilini yaptığı Suriye’deki kesintisiz ilim geleneğine borçlu olduğunu düşünüyoruz. Çok akıcı ve fasih bir Arapça konuşurdu.

Hayatta olan birisi için tercüme-i hal yazmanın zor bir iş olduğunu söylerler. Bu sebeple Hadis İlminde ‘akranın cerh ve tadiline itibar edilmez’ denir. Ya sevdiğiniz birisidir çok abartırsınız, ya da yermek istediğiniz birisidir, yergide aşırı gidersiniz. Mehmet Savaş Hoca gerçekten sevdiğimiz birisi olmakla beraber biz onu abartmadan anlatmaya çalışacağız. Bunu becerebileceğim konusunda kendimden çok emin olmadığım için bu yazıyı yazarken Hocanın derslerinin en devamlılarından biri olan değerli dostum, şimdiki Bayrampaşa Müftüsü İzzet Şener Hoca’nın da desteklerini aldım. Bunun anlamı, buradaki fikirler büyük ölçüde İzzet Şener Hoca’nın da onayladığı fikirlerdir.
1980’de İstanbul’a geldiğimde ders halkasına katıldığım hocalardan birisi Mehmet Savaş Hoca idi. Fatih Camii’nin önündeki tarihî kütüphane binasında beş ile on kişi kadar vasıflı arkadaşla beraber hocanın derslerini kaçırmamaya çalışırdık. Bendeniz derslerimde genellikle dinlemeyi tercih eder, ancak çok önemli noktalarda notlar alırım. Bununla birlikte şimdi o derslerden aldığım notlarıma baktım, kırk elli sayfa kadar var ve hepsi gerçekten önemli tespitler ya da bilgiler. Onları ayrıca yazıp, hatırama koyacağım veya başkaları da istifade etsin diye yayımlayacağım.
Tedrisi
Hocamızın bizim alıştığımızdan farklı bir tedris ve talim usulü vardı.
Kitaptan üç beş satır okur, açıklamasını ise bazen üç saati bulan yorumlarla bıkmadan, usanmadan sürdürürdü. Fıkıh kitaplarından sayfasına, hatta satırına kadar nakiller yapardı. Mesela Bedaiu’s-Sanayi’in beşinci cildinin falan sayfasında şu açıklamalar vardır derdi. Farklı kaynaklardan getirdiği bilgilerle konuyu anlaşılır hale getirirdi. Bazen öğrencileri olarak bizler yorulurduk ama o gür sesiyle anlatmaya devam ederdi.
Derse o kadar hevesli ve devamlı idi ki, hava soğuk kar, kış olsa bile derse ara vermezdi. Karşısındaki öğrenci sayısı az da olsa o sanki yüz kişi varmış gibi şevk ve heyecanla anlatırdı. Bazen kitabı açar şöyle göz ucuyla satırlara bakar, bir süre dururdu. Biz de acaba ibarede bir zorluk mu var diye düşünürken, o meselenin ilgili olduğu konuları ve kaynaklarını uzunca anlatırdı. Anlardık ki, düşündüğü şey ibare değil, ilgili meselelermiş.
İlmî yönü
Mehmet Savaş Hoca, geleneğe bağlı, ama modernden de haberi olan bir âlimdir. Tabir caizse bir geçiş dönemi âlimidir. Suriye’de tahsil yaparken ilmini kopmayan gelenekten almış, Türkiye’de tedris yaparken moderne hitap etmiştir. Bugün bizim İlahiyat hocalarımızın kahir ekseriyetinin eksikliği, gelenekten yeterince haberdar ve ilgili olmamalarıdır.
Hocayı tanıyanlar onun Hanefi Mezhebinin ana kaynaklarından olan İmam Merğinanî’nin el-Hidaye’si ile adeta özdeşleştiğini bilirler. Öyle ki, şu anda dahi Türkiye’de Hidaye dendiğinde sanırım akla gelen ilk isim Mehmet Savaş Hocadır. Metin kurgusu açısından Hidaye’nin Hanefî fıkhının en mükemmel eseri olduğu bilinmektedir. Bu sebeple Hidaye’yi her yönüyle kavrayan bir âlim, hocamızın çokça kullandığı ifadeyle, fakîhu’n-nefs sayılır. Fakîhu’n-nefs, fıkıh melekesi kazanmış, ezberi aşmış fakihçe düşünebilen kişidir. Bu açıdan Mehmet Savaş Hocamıza ‘fakîhu’n-nefs’ demede abartı bulunmadığını sanıyoruz.
Mehmet Savaş Hoca sadece fıkıhta değil, nahivde ve İslam tarihi konusunda da çok malumatlı idi. Bunu, tahsilini yaptığı Suriye’deki kesintisiz ilim geleneğine borçlu olduğunu düşünüyoruz. Çok akıcı ve fasih bir Arapça konuşurdu. Bunda hem kendi özel çabalarının ve nafiz zekâsının, hem de Şam’daki tahsili sırasında Meclis binasının karşısındaki bir camide uzun süre hatiplik yapmasının etkisi olduğu kesindir.
Özellikle Usul’ü-Fıkhı çok iyi hazmetmişti. Usulün bir bakıma özeti olan Mecelle maddelerini ezbere okurdu. Fıkıh kurallarını kâide-i külliye ve dâbita diye ayırır, aralarındaki farka vurgu yapardı. Furû’u Usûl ile meczeden nadir âlimlerden biriydi. “Fıkıhta asıl olan, mesaili usûle indirgemektir”, derdi. Okuduğu dönemin âlimlerini ve kitaplarını çok iyi tanırdı. Dönemin âlimleri arasında ilmi açıdan faydalı mukayeseler yapardı.
Ağniyaya karşı müstağni ve minnetsizdi. Bununla birlikte rıza içinde mütevekkil ve mütevazı idi. “Elini uzatan ayağını uzatamaz” der ve bir Osmanlı Paşası ile Şam’daki bir âlim arasında geçen, bu sözün söylendiği bir olayı naklederdi. Mehmet Savaş gibi bir âlimin bugün bile o zamanlarda Haseki’nin dar bir sokağında edindiği küçük ve mütevazı bir dairede yaşıyor olması bunun en önemli kanıtıdır. Aynı pardösüyü yıllarca giydiğine öğrencileri şahittir.
Hocamızın şahsen bendenizi üzen yönü, hiç yazmamasıdır. Gerçi ilmi sütûr ile aktarmaktan belki daha önemlisi sudûr ile aktarmaktır. Hocamız bu hizmeti halen vermektedir. Yetiştirdiği, etkilediği, katkıda bulunduğu belki bini aşkın insan vardır ve bunlar sıradan birer öğrenci de değildirler. Haseki Yüksek ihtisas Merkezi bilindiği gibi, İlahiyat Fakültelerinden mezun olanlardan seçerek öğrenci alan bir kurumdur. Hocamız otuz yılı aşkın bir süre bu kurumdaki o seçkin öğrencilere ders vermiştir ve halen vermektedir. Bu itibarla sadece ders verdiği değil, yetiştirdiği öğrencileri elbette onun ilminin devam ettiricileridirler. Ama yine de gönül isterdi ki, “İlmi yazı ile kayıt altına alın” hadisi şerifi muktezasınca hocamız bir şeyler yazsaydı. Gerçi halen zaman geçmiş de sayılmaz. En azından ilimle memzuc hatıratını yazmış olsa büyük bir servet bırakmış sayılır. Bu konuda kendilerine yardımcı olacak birilerini seçip, Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Ertuğrul Düzdağ Bey ile gerçekleştirdikleri sohbet gibi aylar sürecek konuşmaları kayıt altına alınabilir.