Makale

Şehrin Kaybolan Efendileri

Şehrin Kaybolan Efendileri

Mahmut BIYIKLI

“Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada
O kadar komşu ki dünyaya divar yok arada
Geçer insan bir adım atsa birinden birine
Kavuşur karşıda seyrettiği sevdiğine”

Şehirli olmak, bir hayat tarzı bir bakış açısı, bir sanattır. Şehirde yaşamak da… Yoğun ve yorgun hayatlarımızın içinde yaşarken ‘hayali cihan değer’ hayallere dalmak gerekir ara sıra. Gelenek ne kadar ‘değer’li ise, gelecek de o kadar önemlidir. Geleneğin duraklarından geçmeden, geleceğin menziline varılmaz zira.
“Bir zamanlar biz de millet hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz dünyaya insanlık nedir öğretmişiz.”
avuntuları yetmez; ‘insanlık’ öğretmek isteyen, geleneğin ‘edep’ denilen ‘kurşun’ kalemini eline alıp yeniden ete kemiğe büründürmelidir insanlığın kaidelerini.
Şehirler de insanlar gibidir; geçmişinden koparılırsa şahsiyetini kaybeder. Ve insanlar da şehirlere benzer; geleneksiz insanlığın kemaline erip insanlık öğretemezler. Şehirleri güzelleştiren de şehrin ruhunu yaşayan kültürünü kuşanan Şehir Efendileri’dir...
Hayatları tenkit değil, tembih üzerine kuruludur. Tenkit libası son moda bir giyim tarzı olup ‘Şehir Efendilerinin’ üzerinde görülmesi mümkün olmayan bir kıyafettir.
Çok şeyi bilmeleri gerekmez; hadlerini bilmeleri yeterlidir. “Edeb bir tac imiş nur-ı Huda’dan/Giy onu emin ol her beladan” diyerek başına ‘edep’ sarığını saran bu faziletli millet, vefakâr bir nesil yetiştirmekte de çok zorlanmamıştır. O nesil ki cehennemin hacâlet narında yanmaktansa, nefsinin fitilini yakar, eritir ve edep dairesinin dışına asla çıkmazdı.
“Olmadı tenhada bir işret çemende yâr ile
Üstüme göz dikti nergisler nigeh-bân olup hep.”
Tenha bir bahçede sevdiğiyle yan yana olsa da İlahi nazarın bekçileri olan nergislerin onları gözlediğini bilerek hayâ peçesini kaldırıp da sevdiğiyle işret edemeyen edep taçlıların neslinden elbette edep fidanları yetişmiştir hep.
Hürmet elde muhabbet yürekte
‘Ben’ yerine ‘bendeniz’ diyen, israf-ı kelam etmeyen, haber vermeden bir yere gitmeyen, gittiği kapıyı üç kereden fazla yoklamayan, insan hukukuna azami derecede saygılı olan insanın sıfatıdır ‘Şehir Efendisi’ olmak. Şehir Efendiliğinin en bariz örnekleri daha çok kültür ve medeniyetimizin başşehri İstanbul’da ortaya çıkmıştır. O yüzden İstanbul Hanımefendisi İstanbul Beyefendisi tabiri dilimize gönlümüze yerleşmiştir. ‘İstanbul ailesi’nin ayrı bir anlamı vardır insanlık literatüründe. Hanımı efendi, beyi efendi, evladı efendi oğludur.
Selamını elini kalbine götürüp ‘hürmet elde muhabbet yürekte’ diyerek alan, ‘kapıyı örten’ ‘ışığı uyandırıp dinlendiren’, ayağını yere fazla vursa toprağı incittiğini düşünen canlı cansız her varlığın hatırını bilen, Peygamberinden fazla yaşamışsa yaşı sorulduğunda ‘haddi aştık’ diyen, hanımı “cariyemiz hanımefendi” annesi ‘hanımannemiz’, bey babası, ‘efendi babamız’ olan insandır İstanbul’un beyefendisi…
İstanbul hanımefendisi ise beyinden aşağı kalmaz; beyi ne kadar hem evinin hem mahallesinin direği ise, evi ev aileyi aile yapan da kadındır. Kadının açık alanı evidir. Kadın bütün çiçeklerini evinde erkeği için yetiştirir, erkek de hanımını kem gözlerden korumasını bilir. Onların ‘sokak kültür’ü yoktur. Aksine sokak, dikkat çekilmemesi gereken alandır. Üzerine ‘kem’ göz değmemiş bir hanımın dolandığı bir İstanbul evi, onun için huzur yuvası, neşe kaynağıdır.
Bir afif aile sessizliği evlerde…
“Gözlerinin içine başka hayal girmemiş İstanbul hanımefendisi ise, pencere kenarında kocasının yolunu bekler. Kapıyı güller açan yüzüyle açar, kocasının üzerindeki yorgunluk cübbesini gül kokulu elleriyle çıkarır. Mide ile kalp arasındaki gizli dehlizlerin yollarını erken yaş ferasetiyle çözer, sinirleri gevşeten sinileri sermekte gevşeklik göstermez. Erkeğinden izinsiz evinin kalesinden dışarı çıkmaz. Koca ne derse desin kadın ‘Allah’ der ise, yıllar ve yollar evlilik kalesinden bir tek taş bile düşüremez. Kocanın ‘helal’ getirdiğini abdestli gönlüyle ‘tayyib’ eyleyen kadındır. Kadın evinin aşçısı, bekçisi, çocuklarının mürebbiyesidir.
Serviliklerde sükûn yolda sükûn evde sükûn
Hâl budur ki İstanbul hanımefendilerinin edep gömleği bembeyazdır, leke kabul etmez. Onlar nazenin bir çiçek gibi yetiştirilir, kem gözlerden sakınılır. Evleri mahremiyet cumbalarıyla, kalpleri edep nurlarıyla örtülüdür. Kadın, İslam aile telakkisindeki şerefli ve mümtaz yeri sebebiyle “Allah’ın izni, Peygamber’in kavliyle” hediyeler eşliğinde istenir ve nikâhtaki ‘keramet’i iki taraf da yaşayarak öğrenir.
Şairin, “Kenarın dilberi nazik olsa da nazenin olmaz” dediğince ‘nazenin’lik farkı, ‘İstanbulluluk’ farkıdır aynı zamanda.
“Serviliklerde sükûn yolda sükûn evde sükûn
Bu taraf sanki bu halkıyla ezelden meskûn
Bir afif aile sessizliği var evlerde
Örtüyor fakrı asaletle çekilmiş perde”
mısraları ‘İstanbul ailesi’nin fevkalade zarifane çizilmiş bir tablosu gibidir.
İstanbul’un ev ve mahalle hayatının güzellikleri çarşısından, mezarlıklarına kadar her menzile sinmiştir. Eşyaya bile canlı nazarıyla bakan, hayvanata neredeyse insan muamelesi yapan ve insan evladını baş tacı edinen bu milletin şehirleriyle kültürlerini birbirinden ayırmak çoğu zaman mümkün olmaz.
“Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada
O kadar komşu ki dünyaya divar yok arada
Geçer insan bir adım atsa birinden birine
Kavuşur karşıda seyrettiği sevdiğine”
ifadeleri, hayatı bir şiir tadında, “Hiç ölmeyecekmiş ve her an ölecekmiş” şuuruyla ‘efendi’ce yaşayan bir milletin, ölüme ve hayata bir gül yaprağı dokunuşunun zarafetinde narin bakışının insanlık diline bir tercümesi olmaktadır.
Velhasıl erkekleri izzetli ve gayretli, hanımları iffetli ve letafetli, küçükleri hürmetli, büyükleri şefkatli bir İstanbul ‘şehrin kaybolan efendileri’yle bir zamanlar daha bir güzeldi…