Makale

MÜLTECİ KARDEŞLERİMİZ

MÜLTECİ KARDEŞLERİMİZ

Vicdan Tanrı’nın
kalbimizdeki nurudur.
Tolstoy

Çöpten kim nasıl geçinir diye sorsam, anlar mısınız ne demek istediğimi… İnsanların kullanmadıkları, çöpe attıkları onlar için rızık oluyor çoğu kez. Mutlu olmak için çöpten bulunan bir eşya yetiyor onlara. Belki acı ama akşam saatlerinde görebilirsiniz çöp karıştıran bu kardeşlerimizi…

Bizim ise yapabildiğimiz tek şey bunlara şahitlik edip, elimizden geldiğince yardımda bulunabilmekti. Peki, ya yanlarına gidip acılarına, hikâyelerine ortak olamadıklarımız; onlar, onlar şimdi ne yapıyorlar kim bilir…

SOKAKLARDA, otogarlarda, parklarda, atmlerde, izbe ve harabe evlerde ve daha pek çok yerde onlarla karşılaşabilirsiniz. Onlar Suriye’deki çatışma ortamından kaçarak ülkemize sığınan Müslüman kardeşlerimiz. Onlar çocuklarına ve kendilerine bir sığınak arayan, bir anlamda hayatta kalma mücadelesi veren kardeşlerimiz. Onların dertleriyle dertlenmek, yaralarına merhem olmak esasında kendimizin yarasını sarmaktır. Onların yaralarını sararken kendi yaralarımızı sararız farkında olmadan.
Onlar kendilerine uzanacak, kapılarını çalacak bir kardeş eli bekliyor. Hemen yanı başımızda, alt sokağımızda, mahallemizde yaşam mücadelesi veriyorlar. Bir bayram sabahı kapısını çaldığımız evde ilk defa tatlıyı tadan çocukların heyecanı, evlerine belki aylar sonra etin girmesiyle yaşanan mutluluk anları… Belki sadece dükkân vitrinlerinde gıptayla baktıkları oyuncakları gördüklerinde attıkları sevinç çığlıkları… İşte onların kapısını çaldığımızda onlarla birlikte yaşayacağımız ve bize tüm yorgunluğumuzu unutturacak birkaç kare…
En çok çocuklar vicdanımızı harekete geçiriyor. Onların gözlerinde gördüğümüz sevinç parıltıları, yeni okullarına kavuştuklarında daha da artıyor. Dilini konuşamadığı, yol iz bilmediği bir memlekette çocuklarını okutmayı nasıl becerecek çaresiz anne babalardan haberimiz var mı acaba? Okula kayıtlarını yaptırdığımız ve kırtasiye malzemeleri ile evlerine konuk olduğumuzda anlıyoruz okula gidebilmenin ne büyük nimet olduğunu…
Çöpten kim nasıl geçinir diye sorsam, anlar mısınız ne demek istediğimi… İnsanların kullanmadıkları, çöpe attıkları onlar için rızık oluyor çoğu kez. Mutlu olmak için çöpten bulunan bir eşya yetiyor onlara. Belki acı ama akşam saatlerinde görebilirsiniz çöp karıştıran bu kardeşlerimizi…
Çok soğuk ve karlı günlerde çocuklarımız nasıl da mutlu olur değil mi? Kar tatil, oyun ve eğlenmek demek çocuklar için. Ama bir Suriyeli çocuk için bir türlü ısıtılamayan evler, battaniye altında geçirilen soğuk geceler demek. Soğuk kış günlerinde bizim ilk yaptığımız hemen battaniye, kışlık giysi, kömür, soba vb. şeyler dağıtmak oluyor. Onların acılarını bir nebze olsun gidermek; mont ve bot giydirdiğimiz çocukların sevincini paylaşmak yetiyor bize.
Bodrum katındaki harabe evde…
Bir akşam arkadaşımla Eminönü’ne yürüyorduk. Yol kenarında duvara sırtını yaslamış yere oturan küçük bir çocuk gördük. Hava kararmıştı, yanında büyükçe mavi bir çöp torbası vardı. Dizlerinin üstü örtülüydü. Dilenmiyordu da ama besbelli muhtaç ve belki de engelliydi. Yanına yaklaşıp, sana nasıl yardım edebiliriz, diye sorduk. Dilimizi bilmiyordu çocukcağız. Suriyeli olduğunu anlayıp bu defa çat pat bir Arapçayla tekrar sorup, kötü bir niyetimiz olmadığını ve onu evine götürebileceğimizi ekledik. Güvenmişti bize ve beraberce evin yolunu tuttuk. Yarı karanlıkta harabe izbelerden geçip küçük ve köhne bir bekâr otelinin kapsında buluverdik kendimizi.
İçeri girdik bize dikilen onlarca göz arasından yerin iki kat altındaki mahzen gibi bir bodruma indik. Elinden hiç bırakmadığı o mavi çöp torbasını kendisini karşılayan kadınlara ve çocuklara uzattı. Onlar da hemen açtılar. Poşetin içi bayat ekmek doluydu. İçim burkuldu, yer o an yarılsın bizi alsın istedim. Sonra annesi olduğunu anladığım kadın bize hoş geldiniz dedi kendi dilinde.
Kırık dökük Arapçamızla konuşmaya başladık. Etrafımıza hayretler içerisinde bakıyorduk. Yerin iki kat altındaki hücre gibi odaları olan, duvarları rutubetten pamuk bağlamış, harabeye dönmüş bu evde yaşamaya çalışan insanlar… On dakika önce başka bir dünyadaydık şu an ise başka bir dünyada…
Penceresi olmayan odada kadınlar, boy boy çocuklar ve bebekler vardı. İnce bir şilte serdiler oturmamız için. Geri kalan yerler eski battaniye, karton ve muşamba ile kaplıydı. Çocuklar ve bebekler gıdasızlıktan perişan hâldeydiler.
Nemli şiltenin üzerinde onlarla sohbete başladık. Onlar anlattılar bizler de insanlığımızdan utanarak dinledik. Suriye’deki çatışma ortamından kaçıp buraya sığınmışlardı. Birbirleriyle akraba olan, oldukça kalabalık üç aile bu evde yaşıyordu.
Dertlerini sıkıntılarını yüklenerek oradan ayrıldık. Ağır bir yük vardı omuzlarımızda ve hemen onlara ne yapabiliriz diye araştırmaya başladık. Önce daha insani şartlarda yaşamalarını devam ettirecekleri bir ev kiralanmasını sağladık ve yardım severlerin desteğiyle diğer ihtiyaçlarını temin ettik. Ancak hâlâ gözlerimin önünde o çocukların çaresiz bakışları duruyor.
Acı bayram
Yine bir bayram arifesi çocukların bayramlıklarını teslim etmek için dağıtımdayız. Gittiğimiz evlerden birinde beş yaşlarında bir kız çocuğu getirdiğimiz tatlı kutusuna bakıyordu. Sana getirdik bunu dedik, annesine de paketi açması ricasında bulunduk. Anne tatlıyı açınca kız çocuğu, bu ne diye sordu. Orada öylece donup kaldım annesi tatlı olduğunu söyledi. Hani geçen falancaların evinde yemiştin ya ondan dedi. Belli ki bilmiyordu tatlıyı. Zar zor ekmek aldıkları o gecekonduda tatlıya sıra hiç gelmiyordu...
Kurban Bayramında et dağıttığımız evlerde yaşanan sevinci görseniz, kapı kapı dolaşır kendi ellerinizle verirsiniz kurban etlerini. Bir bayram poşetlere koyduğumuz etleri dağıtıyorduk. Gittiğimiz evin kapısını küçük bir çocuk açtı. Elimizdeki eti görünce çığlık çığlığa annesine seslendi; “anne ettt, anne ett!” diye. Belki sadece kurbanda görüyorlardı eti. Bu ve daha birçok yaşadığımız kimsesizlik, çaresizlik ve açlık hikâyeleri… Hepsi gözümüzün seyir defterinden geçip gidiyordu. Bizim ise yapabildiğimiz tek şey bunlara şahitlik edip, elimizden geldiğince yardımda bulunabilmekti. Peki, ya yanlarına gidip acılarına, hikâyelerine ortak olamadıklarımız; onlar, onlar şimdi ne yapıyorlar kim bilir…