Makale

Modern Dünyanın Kimsesizleri MÜLTECİLER

Modern Dünyanın Kimsesizleri MÜLTECİLER

Dr. Adem PALABIYIK
Muş Alparslan Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi

Sığınmacılar, yerleşmek maksadı olmayan ve mülteci olmaya aday kişilerdir. Mülteci ise; özellikle Birleşmiş Milletler nezdinde, vatanından zorla çıkarılan ve yaşayabileceği bir ülkeye gönderilerek, bakımı üstlenilen kişidir. Göçmen ise kendi rızasıyla kendi ülkesinden başka bir yere yerleşen kişi olarak tanımlanmaktadır.

Mültecilerin gündüz rüyaları, gece rüyalarını belli bir süre sonra siler ve geleceğe, yani var olmayı devam ettirmeye yönelik bir akışa dönüşür. Fakat mülteciler bunun ne anlama geldiğini belirli bir süre sonra anlamaya başlar, çünkü her rüyanın da bir sonu vardır.

Suriyeli mülteciler, iki farklı mücadele vermektedirler. İlk mücadeleleri yerel halkın elinden aldıkları işleri yüzünden yerel halkla; ikinci mücadeleleri ise kendilerine işverenlerle olmaktadır. Böylelikle yerel halk için mülteciler, etinden de sütünden de yararlanabilecek ama karşılığı çok az bir şekilde ödenebilecek “hizmet” aygıtlardan başka bir şey değildir.


MODERN dünyanın kıyısında yaşayan bir kesim olarak tabir edilen mülteciler için oldukça fazla tanımlama yapılmıştır. Fakat bu tanımlamaların ortak özelliği, mültecilerin bir “öteki” olarak tanımlanması problemidir. Mültecilerin, bizden olmayana karşılık gelen öteki kavramıyla ilişkilendirilmesi her ne şekilde olursa olsun, onların bir mazlumiyete sahip oluşlarının sonucu olarak açıklanabilir. Bu mazlumiyet ya da ezilmişlik için birden fazla neden olsa da en genel anlamda mültecilik, terk etmenin bir sonucudur. Kapitalist/ekonomik ilişkilerin güçlü olanlar tarafından belirlendiği postmodern dünyada, güçlüler tarafından sınırları çizilenin ötesine geçemeyen mülteciler, kendilerine belirlenen sınırlar içinde kalmaya mecbur edilmiş, bunu kabul etmedikleri takdirde ise bulundukları yeri terk etmeye mecbur bırakılmışlardır. Seçkinlerin/güçlü olanların kendi aralarında yükselttiği çıtalar, her alanda bir sınıflaşma sağlamış ve böylece seçilen sınıfa dâhil olmayanlar ya da dâhil edilmeyenler, kendi başlarına bırakılmışlardır. Tabii ki bu kadar zor durumda olmayanlar da mevcuttur. Onların da mülteci olarak tanımlanması söz konusu olabilir ama mültecilikten önemli bir farkla ayrılan sığınmacılar, daha çok mülteci olmaya yakın ve soruşturma aşamasında olan kişilerdir. Sığınmacılar, yerleşmek maksadı olmayan ve mülteci olmaya aday kişilerdir. Mülteci ise; özellikle Birleşmiş Milletler nezdinde, vatanından zorla çıkarılan ve yaşayabileceği bir ülkeye gönderilerek, bakımı üstlenilen kişidir. Göçmen ise kendi rızasıyla kendi ülkesinden başka bir yere yerleşen kişi olarak tanımlanmaktadır. (bkz: http://bianet.org/bianet/insan-haklari/2953-multeci-siginmaci-gocmen-nedir, erişim: 21.11.2014. Ayrıca bkz: www.amnesty.org.tr (07.011.2014)
Sığınmacılıktan mülteciliğe
Mültecilik görece yeni tanımlanan hukuki bir statü olsa da, sığınma hakkı ve göçmenlik neredeyse insanlık tarihi kadar eski kavramlardır. Özellikle tarihin göçebe kavimler tarafından yapıldığı görüşü kabul edilecek olursa, geçmişte olduğu gibi günümüzde de göç önem verilen bir husustur. Bilindiği gibi, modern denen zaman öncesi dönemde yerleşik bir kavmin kurduğu uygarlığın göçebe bir kavim tarafından işgal edilmesi ve yaşanan karanlık kaotik dönemin ardından yeni ve melez bir uygarlığın ortaya çıkmasıyla ilerler. Bu ilerlemenin ne kadar ya da nasıl bir ilerleme olduğu elbette tartışmalıdır. Fakat önemli olan soru, tarihin uzun bir aradan sonra tekerrür edip etmediğidir. İnsanın coğrafi hareketliliği ve bu hareketin yol açtığı nüfus hareketi olarak tanımlanan göç (az veya çok) bireylerin ya da grupların sembolik veya siyasal sınırların ötesine, yeni yerleşim alanlarına ve toplumlara doğru kalıcı hareketini içerir. Dünyada toplumların iç işleyişi, sınıfsal, etnik, dinsel gruplar arası ilişkileri ile dış dünyadaki çekim merkezlerinin yapısına bağlı bir olgu olan göçün küreselleşme süreciyle yeni ve karmaşık bir boyut kazanması en çok da uluslararası boyutunun yani küreselliğinin şekillenmesi, daha doğrusu iyice netleşmesi durumu söz konusudur. Günümüzde göçün belirgin özelliği gittikçe daha küresel bir hâl alması değildir. Günümüzde gerçekleşen göçler, bir tercih değil zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu zorunluluğun ilk aşaması olan sığınmacılık, sonuca bağlanması ve bir külfiyet altına girilmesiyle mülteciliğe dönüşür. Sığınmacı olan kişi, mülteci olmayana kadar, geldiği yerde bir külfiyet aracı olarak görülmez ama mülteciliği kabul edildiği takdirde bakılmakla yükümlü olan bir kişi hâline gelebilir.
Mültecilikten vatansızlığa
Kendi ülkelerini belirli nedenlerden dolayı terk ederek sığınma talebinde bulunan ve talebi kabul edilen kişiye verilen bir “modern kod” olan mültecilik kavramı, kişiyi bir süre sonra vatansızlaştırmaktadır. Her ne kadar vatansızlık bir uyruğa ait olup olmamakla eşdeğer kabul edilse de genel kanaatin ikame edildiği yere göre değiştiği söylenebilir. Bu açıdan vatansızlık, modern dönemin bir getirisi olarak kabul edildiği için, dünyanın küreselleştiği bir zaman ve mekânda eski anlamını taşıdığı pek düşünülmemelidir. Postmodern dönemin sınırları, uyruğu, kimliği vb. toplumsal gerçeklikleri hiçe saydığı bir zaman diliminde vatansızlık gibi bir kavramın olması düşünsel anlamda bir karşılık bulsa da realite anlamında pek bir karşılık bulmamaktadır. Bu açıdan mültecilerin geldiği yerler, belirli bir süre sonra onların vatanı haline gelebilmektedir. Çünkü mültecilerin amacı “daha iyi yaşamak ve hayatta kalmak”tır. Daha iyi yaşadıkları yer neresi olursa, vatanları da orası olacaktır. Uyruğun, yaşam anlamında pek bir karşılığının olmadığı mültecilikte, önemli olan hayatta kaldıktan sonra boş anların nasıl doldurulacağıdır. Boş anların doldurulması, sadece mültecilik kodlamasını değil insan fıtratının bir parçası olduğu için kişinin, sınırları geçişken edilmiş bir mekânda, neyi nasıl yapacağı da belli değildir, çünkü dünyanın kendisi belirsiz ve risklidir. Modern dönemin sunduğu imkânlar ya da fırsatların sonları daha net bir yön sunarken, şu an aynı imkânların sunulduğu ileri sürülemez. Çünkü modern dönemin kişiyi tanımlaması hâkim ideolojilerin/güçlerin bir sonucuyken şimdi bu durum tersine dönüyor görünmektedir. Hâkim paradigmaların/söylemlerin yıkılması ve dolayısıyla postmodern söylemlerin daha etkin duruma gelmesi, kavramların yeniden tanımlanmasını da zorunlu kılacaktır. İşte biz, vatansızlık kavramını bu perspektifte ele aldığımızda, vatansızlığın bir aidiyeti ifade etmesi gerekirken, vatanın neresi olabileceği konusunu da gündeme getirmemiz gerekecektir. Vatan nasıl bir yerdir, insanın doyduğu mu, doğduğu mu, yaşadığı mı ya da hayatta kaldığı mı yerdir?
Gladyatör olarak mülteciler
Vatansız kalanların mülteci olarak kabul edilmesini gerektiren bu tanımlama aslında yen bir sorunu da gündeme getirecektir. Peki, bugün dünyada yaşananlar nasıl izah edilebilir? Öncelikle şöyle bir anlatımın yapılması faydalı olacaktır. Mültecilerin öncelikli olarak hayatta kalma çabası sonucunda ve bu çaba gerçekleştiğinde, mülteciler hayata nasıl başlayacaktır? Bu sorunun cevabı büyük ihtimalle “boş” olacaktır. Çünkü mülteciler, önce vatansızlaştırılarak kendi dünyalarından uzaklaştırılmakta sonra da hayata boş başlatılmaktadırlar. Dolayısıyla ilk anlarda istediklerine sahip değillerdir. Lakin daha sonra birçok şeyin hatta daha fazla şeyin tadının olduğu anlaşıldığı, yani çeşitli renklerin olduğu ve mavi rengin sıcaklığı fark edildiği takdirde ister istemez saklandığı yerden çıkacak ve hayatın bir parçası olma yolunu seçecektir. Mültecilerin katıldığı bu geçiş dönemi, kaçışla birlikte geri dönmemenin bir galibiyeti olarak anlaşılabilir. Bu galibiyet ise kapının kapatılmasından az önce kendilerini yaşanabilir dünyaya, bir vatana atabilmiş olmanın galibiyetidir. Böylece mülteciler ilkin kazanmış olarak tanımlanabilirler. Geçmişleri ise onların gece gördükleri rüyalara benzer, tasarlanmamış ve eskiye dairdir, galibiyetleri ise gündüz rüyasına benzer; tasarlanmış ve ileriye dair öngörüleri barındırır. Mültecilerin gündüz rüyaları, gece rüyalarını belli bir süre sonra siler ve geleceğe, yani var olmayı devam ettirmeye yönelik bir akışa dönüşür. Fakat mülteciler bunun ne anlama geldiğini belirli bir süre sonra anlamaya başlar, çünkü her rüyanın da bir sonu vardır. İşte bu son, onların realiteyle tanışmasının bir başlangıcıdır. Bu başlangıç ise bir maske olarak arkasında durdukları ve bir kod olarak tanımlandıkları mültecilik kavramıyla alakalıdır. Onlar artık mensup oldukları toprakların parçalarıdır.
Dünyanın neresi olursa olsun mülteciler, geldikleri doğal şartlara ayak uydurmak ve o şartlarla yaşamak zorundadırlar. Geldikleri yerlerin sıcaklığı artık soğumuştur ve kendilerine yeni bir sıcak renk tercih edeceklerdir. Bugünkü Suriye mültecilerinin tercihleri de bunlardan başka olamayacaktır. Çünkü mülteci karşılaştığı tercihleri eninde sonunda kendi lehine çevirmek için mücadele eden ve bu mücadele sömürge dünyasının ürettiği sömürücü ahlakı modern bir yansımasından başka bir şey değildir. Geçmiş dönemlerdeki sömürgeci ahlakı ortaya çıkmasına sebep olanlar, üretim ilişkilerine sahip olanların yerine toprak ya da ona benzeri şeylere sahip olanlardan oluşmaktaydı. Bu dönemde insanlar yaşayabilme umuduyla hareket etmekteydiler. Sanayileşmeyle birlikte ise insanlar yine sömürgeci ahlakı içinde karın doyurmak için çalışmakta ya da karınlarını doyurabilecek yerlere gitmekteydiler. Dolayısıyla bu durum burjuvanın/işverenin sınıf olarak kabul edilmesi ve hegemonyasını sağlamlaştırması ile alakalıydı. Şimdiki zamanda ise sömürgeci ahlak maalesef mülteciler üzerinden yeniden oluşturulmaya başlanmıştır. Mültecilerin, Roma’nın görkemli dönemlerindeki gladyatörlerine benzer zor bir hayat sürmeleri ve karşılaştıkları zorluklarla sırf karın doyurmak adına mücadele etmeleri, onları ister istemez yaşlılıkta arzulanabilir bir hayatı oluşturmaya zorlamaktadır. Bu arzuya yönelik olarak Suriyeli birçok mültecinin, dilendiklerini ve bazı yerlerde daha az paraya çalıştırıldıklarını bilmekteyiz. Daha az ücret karşılığında daha fazla emekle çalıştırılan Suriyeli mülteciler, iki farklı mücadele vermektedirler. İlk mücadeleleri yerel halkın elinden aldıkları işleri yüzünden yerel halkla; ikinci mücadeleleri ise kendilerine işverenlerle olmaktadır. Böylelikle yerel halk için mülteciler, etinden de sütünden de yararlanabilecek ama karşılığı çok az bir şekilde ödenebilecek “hizmet” aygıtlardan başka bir şey değildir. Birçok mültecinin, trafik ışıkları güzergâhlarında araba camı silmek için bekledikleri, ekmek fırını önlerinde dilendikleri, duvar işlerinde karın tokluğuna çalıştıkları ve özellikle hamallık işlerinde ucuz emek karşılığında kullanıldıklarına kendi gözümüzle şahit olmuştuk. Özellikle Afgan, Suriyeli ve Iraklı mülteciler (30.11.2014 itibarıyla Türkiye’ye toplam 53659 mülteci ve sığınmacı gelmiştir. Bkz: http://www.unhcr.org.tr/uploads/root/tr(11).pdf, erişim: 11.21.2014.), çoğunlukta olduğu bu görüntüler yukarıda belirttiğimiz gibi Roma döneminde güç gösterileri sergileyen gladyatörleri anımsatmaktaydı. Hangisi daha güçlüyse daha fazla para kazanacak ve böylece karnını daha fazla doyurabilme şansına sahip olacaktır. Burada karın doyurabilme önemli bir ihtimaldir çünkü ertesi gün aynı işi yapabilecek enerjiye sahip olmak yaşamla kavga adına tek kaynaktır. Ama şu hesaba katılmalıdır ki, bu insanların ciddi anlamda yorulduğu ve süreç uzadıkça da iş yükünün çok arttığı günden güne gözümüzün içine kadar sokulan bir gerçektir. Roma döneminin zulmü, sanayi döneminin sömürüsü şu an ötekileşmeye ve dışlanmaya dönüşmüştür. Bu da gösteriyor ki mültecilik artık bir vaka değil maalesef dilencilik kültürü gibi zorunlu olarak başlayan ama sonradan kabul edilen bir yaşam felsefesi ya da biçimidir. Ama maalesef mültecilerin bu felsefesi sınırları olmayan bir dünyada sınırlara meydan okunması anlamında farklı bir tür küreselleşmenin sonucudur.