Makale

Tüketim ahlakı eğitimi

Tüketim ahlakı eğitimi


Prof. Dr. Hüseyin Peker

İnsanın ihtiyaçları sınırlı, arzu ve istekleri sınırsızdır. Eğer arzu ve istekler frenlenmez, kontrol altına alınmaz, ahlaki esaslar doğrultusunda iyiye yönlendirilmez, dengeli tüketim sağlanmazsa bireyin de toplumun da zararına bir sonuç ortaya çıkar. İslam’a göre birey kendi ihtiyaçlarını aşırıya kaçmadan normal ölçüler içinde gidermek zorundadır. Ne İslam’ın getirmediği yasaklar ekleyerek kendine aşırı sınırlamalar koyabilir, ne de israfa varan aşırı harcamalarda bulunabilir. Bu konuda Kur’an’ın uyarısı şöyledir:
“Ey insanlar! Allah’ın size helal kıldığı güzel şeyleri haram yapmayın ve sınırı aşmayın! Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide, 87.)
İnsanın, “bu para benim, ben kazandım, istediğim gibi, istediğim yere harcarım” yaklaşımıyla, parasını hesapsız, ölçüsüz, gelişigüzel kullanması ahlaki değildir. Sorumluluk bilinci içerisinde kendine, topluma, insanlığa yararlı olarak kullanılması gerekir. Tüketirken diğer insanları da düşünme zorunluluğu vardır. Kişinin sahip olduğu parayı, imkânları sadece kendi ihtiyaçlarını, arzu ve isteklerini düşünerek değil, yakın akraba ve komşudan başlamak üzere çevresindeki yoksul insanların zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasından da sorumlu olduğu bilinciyle hareket etmesi İslam ahlakının bir gereğidir. Müslümanın çevresindeki insanların acı ve ıstıraplarına karşı duyarsız davranmasına, komşusu sıkıntılı bir hayat sürerken kendisinin hesapsız şekilde harcama yapmasına İslam kesinlikle karşıdır. Bunu din dışı, ahlak dışı bir davranış olarak görür. Dolayısıyla birey tüketimi sadece ekonomik gelirine bağlı olarak gerçekleştiremez. İslam ahlakının esaslarını da dikkate almak zorundadır.
Ancak özellikle günümüzde kitle iletişim araçlarınca da sürekli tüketimin özendirilmesi sonucu, tüketmeyince, almayınca sanki kendinde eksiklik hisseden bir anlayış yerleşmeye başlamıştır. “Elindeki ile yetinmeme, hep alma, daha fazla alma, mutluluğu tüketimde arama” büyük çoğunluğun hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. İnsanlar âdeta tüketimle özdeşleşmiş durumdadır. Medya yeni bir kültür oluşturmakta, bir moda rüzgârı meydana getirmekte, yetişkinleri de çocukları ve gençleri de peşinden sürüklemektedir. Medyanın oluşturduğu tüketim kültürü, “Ne olursan ol tüket! Tüketen güçlüdür. Tükettiğin kadar varsın.” şeklindeki bir yaklaşımla insanları devamlı tüketime yöneltmektedir.
Çok fazla izlenen bir medya aracı olarak özellikle televizyonun çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi oldukça yoğunluk kazanmış bulunmaktadır. Çocukların daha bir yaşından itibaren izlemeye başladığı televizyonda sürekli tekrarlanan reklamlar özentiye sebep olmakta, çocukların arzularını kamçılamakta, onları kanaatkârsızlığa, tatminsizliğe, hatta bazen isyana sürüklemektedir. Para, eğlence, lüks yaşantı çocukların ve gençlerin gözünde bir tutku haline gelebilmektedir. Çocuk, reklamı yapılan malı, gözde olan markayı kullanarak arkadaşları arasında saygınlık kazanmaya çalışmakta, aksi halde değersiz birisi olacağını düşünerek büyük huzursuzluk duymaktadır.
Çocuğun gözünde reklamdaki ürünü kullanmak, ona farklı, kabul edilebilir bir hayat bahşetmekte, onu tüketime özendirmektedir. “Sen hâlâ o telefonu mu kullanıyorsun? Ayakkabılarının markası ne?” şeklindeki sorular çocuğa çok ağır gelmektedir. Bu olumsuz sorulardan ve bakışlardan kurtulmak için, arkadaşlarının kendisini takdir etmesi, kabul etmesi için pahalı olan markayı almalıdır, farklı bir imaj oluşturmalıdır.
Bu tutum çocuğu tüketime götürüyor ve onu bazı markaların tutsağı yapıyor. Onları satın aldıkça haz duyuyor. Ancak bu haz kalıcı değil, geçici oluyor. Çocuğun iç dünyasında sürekli boşluk ve doyumsuzluk oluşuyor. Bu boşluğu bir şeyler alarak doldurmaya çalışıyor. Markalara yöneliyor. Kanaatkâr olmuyor.
Bazı büyük alışveriş merkezlerinde, hele bir de fiyat indirimi olunca, çılgınca alışveriş yapan insanlar görülüyor. Tüketiyor, fakat bir türlü doyuma ulaşmıyor, tatmin olmuyor. Çünkü gerçekten ihtiyacı olduğu için değil, ruhu aç olduğu için alıyor, tüketiyor.
Tüketim kültürünün yaygınlık kazanmış olmasıyla artık zaruri olmayan maddeler ihtiyaç hâline gelmekte, yeni çıkan ürünler, modeller ihtiyaç olarak algılanmakta, böylece insan göreceli bir yoksulluğa itilmekte, bir iç yoksunluk ortaya çıkmaktadır. Mala, eşyaya sahip olarak, alarak, mal biriktirerek bu yoksunluktan kurtulmaya çalışmakta, ancak sürekli eşyanın, malın ve onları alabilmek için paranın peşinde koşarak âdeta onların esiri haline gelmektedir.
İşte çocuğu yetiştirirken, anne baba ve tüm eğitimciler onda, İslam ahlakının esaslarını göz önünde tutarak davranışlarını düzenleyecek, harcamada bulunurken, tüketirken aşırıya kaçmayacak, çevresindekileri de düşünecek, gücü oranında onların ihtiyaçlarını gidermelerine de katkıda bulunacak bir bilinç oluşturmaya çalışmalıdır.
Bunun için yapılması gereken hususları şu şekilde belirtebiliriz:
1. Önce her konuda olduğu gibi tüketim konusunda da anne baba çocuğa güzel örnek olmalıdır. Çocuğun bu konuda kendilerini model alacağını unutmamalıdır. Eğer anne baba ihtiyacına göre harcamada bulunuyor, dinlediği reklamlardan, komşulardan vs. etkilenerek hemen alışverişe koşmuyor, bir yerden çıkarken elektriği kapatıyor, açık bırakmıyor, suyu gereksiz yere akıtmıyor, artan yemekleri dökmüyor, ekmekleri çöpe atmıyor, eşyaları henüz eskimeden değiştirmiyor ise, çocukta da böyle güzel tüketim alışkanlıkları oluşur ve kanaatkâr bir anlayış hâkim olur.
2. Çocuğun izlediği televizyon programlarından ve reklamlardan etkilenmemesi için, onlardaki aşırılıklar hakkında çocukla konuşulmalıdır. Reklamların amacı, bizim sorumluluğumuz ve vereceğimiz kararın önemi çocukla birlikte değerlendirilmelidir. Reklamlarda abartıların olduğu, gerçekleri tam yansıtmadıkları, reklamını yaptıkları eşyanın sadece iyi yönlerini ön plana çıkardıkları, eksik ve olumsuz yönlerinden hiç söz etmedikleri belirtilmelidir.
3. Çocuğa öz güven kazandırılmalıdır. Öz güveni olan, kendini yeterli gören çocuk reklamlardan da, arkadaşlarından da fazla etkilenmez. İhtiyacı olduğu kadar tüketir. Alışveriş yaparak, tüketime yönelerek kendini kabul ettirme yoluna gitmez. Öz güven hayatın erken dönemlerinde, ilk yıllarda şekillenir. Anne babanın çocukla kurdukları iletişim tarzı, çocuğa yönelik tutumları, öz güvenin oluşmasında birinci derecede rol oynar.
Yeterli sevgi gösterilmeyen, sevgisiz büyüyen çocuğun kendine güveni olmaz. Aşağılık duygusuna sahip olur. Aşırı koruyucu anne baba tutumu da çocukları beceriksiz ve korkak yapar, kendilerine güvenlerini yok eder. Bunlar bağımsız hareket etme, tek başına bir işe girişme cesareti gösteremezler. Aynı şekilde, düşüncelerine değer verilmeyen, görüşleri alınmayan, aşırı baskı gören çocuklar da kendilerine saygı duymazlar, öz güven kazanamazlar. Başarısız, beceriksiz nitelendirmeleri de çocukların öz güven duygularını yok eder. Bu nedenle çocuğa koşulsuz sevgi gösterilmeli, çocuk dinlenilmeli, düşüncelerini ve duygularını ifade etmesine fırsat tanınmalı ve söylediklerine değer verilmelidir. Çocuğa olumsuz ifadeler kullanılmamalı, lakaplar takılmamalıdır.
4. Çocuğa ihtiyaçtan fazlasını talep etmemesi, kendisindekilerin çok azına sahip olanları düşünüp şükretmesi ve kanaatkâr olması öğütlenmelidir. Hatta sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlara verebiliyorsa bunun çok daha güzel, çok daha takdir edici bir davranış olduğu anlatılmalıdır.
5. Gereksiz olarak tüketilen şeylerde başkalarının hakkı olduğu, tüketirken bunu düşünmesi gerektiği, topluma ve dünyaya karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesinin onu yücelteceği, bunun dinî ve insani bir görev olduğu çocuğa anlatılmalıdır. Bu konuları işleyen kitap, öykü ve masallardan yararlanılmalıdır.