Makale

Kur'an-ı Anlamak

Prof. Dr. M. Zeki Duman
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Kur’an’ı Anlamak

Biz insanlar kavramlarla anlaşır ve düşünürüz. Dolayısıyla kavramlar, iletişim ve düşünce hayatımızın vazgeçilmez yapı taşlarıdır. Sağlıklı bir iletişim ve düşünce de ancak içerikleri doğru ve tam olarak doldurulmuş sağlıklı kavramlarla mümkündür. "Tefsir ve Te’vil’de Temel ilkeler"den söz edebilmek için öncelikle, tefsir ve te’vil’den maksadımız nedir ve bu iki kavramdan biz neyi anlamaktayız; onları açıklığa kavuşturmamız gerekmektedir. Çünkü bilhassa günümüzde,
"Kur’an’ın yorumu" veya "Kur’an’ın falana göre yorumu" ya da "Kur’an’daki namaz emrinin alevî kültüründeki yorumu" şeklinde içeriği farklı kesimlerce ve farklı olarak doldurulan bir yorum kavramı bazen tefsir bazen de te’vil yerine sıkça kullanılmakta, fakat yapılan yorumlar çoğu zaman tefsir’i de te’vil’i de dolayısıyla ayetteki manayı da yansıtmamaktadırlar. O nedenle biz, önce tefsir, te’vil ve aralarındaki fark hakkındaki görüşümüzü özet hâlinde belirtmek, sonra da asıl konuya geçmek istiyoruz.
A. Tefsir, te’vil ve aralarındaki farklar
1. Tefsir
"Tefsir", lügatte açmak, açığa çıkarmak, açıklamak, şerh etmek ve yorumlamak gibi manalara gelir. Istılâhî/terimsel anlamda tefsir, Kur’an’ın lafzını şerh/tahlil edip murat edilen manayı beyan etmektir. Tefsir geleneğine göre, metinde murat edilen mana, ya lügavî ya şer’î ya -da örfî olabilir; lügavî mana ise, ya hakikî ya mecazî ya da temsilîdir.
2. Te’vil
Te’vil , mutlaka tam ve kusursuz bir tefsir/lafzî tahlil faaliyetinden sonra gelen ve devam eden anlama sürecidir; uygulanan eksiksiz ve hatasız bir tefsirden sonra ortaya çıkan lafızdaki mananın ayette murat edilen mana olmadığı aklî ya da naklî karinelerle sabit görülmüşse, lafızdan elde edilen manayı - usûl bilgilerine uygun, güçlü ve sağlıklı karinelerle desteklenmiş olmak şartıyla - ayetin lafzından muhtemel olan diğer manalardan en uygununa döndürmektir.
Tefsir ve te’vil, ayette murat edilen manayı tespit için kullanılan biri diğerine bağlı iki anlama yöntemidir. Tefsir’de mü- fessir, hem lafız hem mana üzerinde yoğunlaşırken, te’vil’de gerçekleştirilen tam ve kusursuz bir tefsir/tahlil sonucunda ortaya çıkan mana üzerinde zihinsel faaliyetini sürdürür...
Te’vil tefsir’den sonra gelen ve onun üzerine bina edilen anlama sürecidir. Son tahlilde her ikisinde de elde edilen mana, ayetin lafzından ve o lafzın delalet ettiği manadan çıkarılmalıdır... Zarf-mazruf ilişkisi içerisinde ayetin lafzıyla geçerli bir ilişki içerisinde elde edilmeyen mana, o ayetin tefsiri de olamaz, te’vili de olamaz... Ancak ayetin lafzıyla ya da manasıyla doğrudan irtibat kurulmasa bile, dolaylı olarak ayetle herhangi bir biçimde sağlıklı olarak kurulabilen irtibatlar ve anlayışlar ya "çağrışım"dır ya "sufî/işarî delâlet" ya da "ilmî/işarî delalet" olabilir. Şunu da belirtmeliyiz ki, ayetin manasından çıkarılan çağrışım ve işarî delalet’lerin hiçbirisi ne hüküm yönünden bağlayıcılığa sahiptir ne de mana yönünden kesinlik ifade eder; her üçü ile de elde edinilen mana için: Ayet bunu ifade ediyor veya etmiyor denilemez; bunlar, ancak kişisel ve sübjektif değerlendirmeler olarak kabul edilebilirler. Meselâ; "Hayır... Biz onların parmak uçlarını dahi yerli yerince düzenlemeye kadiriz." ayetindeki "benan" kelimesinin parmak izlerine, Nasr suresinin nüzulünün Hz. Peygamberin ecelinin yettiğine ve ölümünün yaklaştığına, "Fira- vun’a git; muhakkak ki o haddi aşmıştır." ayetinin de, "Ey Musa ve Harun! Kalbinize yönelin, çünkü o haddi aşmıştır." manalarına delaletleri gibi...
3. Tefsir ve te’vil arasındaki fark
Tefsir ile te’vil arasında, zikre değer şu iki önemli farktan söz edilebilir: 1. İmam Mâtürîdî’nin de belirttiği gibi, tefsirde kesinlik, yani "Bu lafızdan murat edilen mana budur." şeklinde Allah’ı o manaya şâhit kılma gibi bir durum vardır. Te’vil ise, kesin değildir; tefsir edilen metnin bütününden zann-ı gâlib ile elde edilen lafza ve bağlamına en uygun manayı tespitten ibarettir. 2. Tefsir hem lafız hem mana üzerinde yürütülen bir anlama yöntemi iken, te’vil, mutlaka ayetin dilbilim yönünden lafzî tahlili yapıldıktan sonra gelen ve metnin iç ve dış bağlamları da göz önünde bulundurularak, diğer manaları üzerinde yürütülen ikinci bir anlama yöntemidir.
Önemle belirtmeliyiz ki, tefsir ve te’vil yöntemleri, ancak "hak," yani kendi özgün gerçekliğine uygun bir Kur’an tasavvuru oluşturabilecek tefsir bilgi ve bilincine/nosyonuna sahip; Kur’an’daki ifadesiyle "ilim de derinleşmiş/rasih olan" ve sırf kelâmullahı, ondaki gerçek ve hakiketleri anlamak amacıyla ona yaklaşan ilim adamlarını maksut manaya ulaştırabilir. Tefsir bilincine/nosyonuna sahip olmayan ya da maksadı ke- lâmullahı ve ondaki gerçek ve hakikatleri anlamak değil de kalbindeki haktan sapma ve saptırma eğilimi ile birlikte sırf fitne çıkarmak ve/veya sahip olduğu ön kabulü Kur’an’a tasdik ettirmek yahut da gerçeğe ve hakikate erişme bilincini taşımamak gibi aşırı talepler, ciddiyetsiz ve gayr-ı samimi yaklaşımlar içerisinde olan kimseler, Kur’an’ı indiri- liş amacına uygun olarak tefsir ve te’vil ettiklerini iddia edemezler... Biz, bizzat Kur’an’dan tespit edip çıkardığımız ve "Tefsir ve Te’vil’de Temel ilkeler" adını verdiğimiz bu bilinci şöyle açıklamaktayız:
B. Tefsir ve te’vil’de temel ilkeler
1. Tam bir Kur’an tasavvuru geliştirip, sadece ona inanmadan, Kur’an’ı amacına uygun olarak anlamak ve çağlar ötesine taşımak bizce mümkün gözükmemektedir; çünkü Kur’an’a dayalı, sağlıklı, her bakımdan etkili ve geçerli dinî, ahlâkî, siyasî ve sosyal tasavvurlar, ancak aslî hüviyetini korumakta olan sağlıklı bir Kur’an tasavvuru ile gerçekleştirilebilir. Kanaatimizce, bugün İslâm dünyasında farklı İslâmlardan söz ediliyor olmasının, Kur’an-ı Ke- rim’de yer almamasına rağmen, ’Kur’an diye bir kısım ahad haberlere dayalı hükümlerin yürürlükte bulundurulmasının ve Müslümanlar arasında İslâmî bir inanç, düşünce birliğinin dolayısıyla ideal bir hedefin bulunmamasının en önemli nedenlerinden birisi; belki de en önemlisi, aslî/"Hakk’’ hüviyetini koruyan ve tüm Müslümanlarca benimsenen bir Kur’an tasavvurunun henüz inşa edilememiş olmasıdır. Özet hâlinde belirtmek gerekirse Müslümanlar, şu özelliklere sahip bir Kur’an üzerinde ittifak etmelidirler:
Kur’an-ı Kerim, ilk muhataplarından itibaren tüm insanlar; özellikle de Allah’a karşı gelmekten titizlikle sakınan gerçek müminler/muttakiler için indirilmiş evrensel bir yol gösterici, İlâhî bir rehberdir. O da tüm yaratılmışlar ve kıyamete kadar daha nice yaratılacaklar gibi somut evrenin bir projesi niteliğindeki soyut evrenin; Kur’an’daki adıyla "Ümmülki- tab"ın; İslâmî literatürdeki adıyla da "Levh-i Mahfuz"un "...Hakk olarak (aslî hüviyetini koruyarak) inmiş." (Isra, 105) bir parçasıdır. Daha önceki sahife- ler ve İlahî kitaplar gibi, Kur’an da yüce Mevlâ’nın Arş’tan Arz’a uzattığı sağlam bir ipidir/"Hab- limetin". O, tutunan hiçbir eli asla boşta bırakmayan kopması imkânsız en sağlam bir kulp- tur/"Urvetülvüska". Önceki İlâhî kitaplardan farklı olarak Kur’an-ı Kerim, indirilmeye başladığı andan itibaren kıyamete dek, Allah’ın muhafazası altında olup özgün varlığını korumakta; dolayısıyla kısmen de olsa unutulma, değiştirilme, bozulma, metnine ilâve ve eksiltmeler yapma gibi tahrifatın her çeşidine karşı bizzat Allah’ın muhafazası altında bulundurulmaktadır... O, Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla, yaklaşık yirmi üç yılda, bölüm bölüm, tertemiz ve çok değerli yazıcı elçiler eliyle, korunup yüceltilmiş, kıymetli sahifelere yazılarak Levh-i Mahfuz’dan nakledilmiş, Hz. Muhammed’in kalbine, pasajlar hâlinde, Arap dili ile lafız, mana, beyân ve "Hakk" olarak indirilmiş ve "...ve hakk olarak inmiş" İlâhî bir kitaptır. (Isra, 105) Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra cem edilmiş, bize gelinceye dek kuşaktan kuşağa tevatür yoluyla nakledilmiştir... Nüzulüne başlandığı andan günümüze gelinceye kadar, ona ne bir beşer sözü katılmış ne de ondan bir ayet düşürülmüştür.
"Arapça bir Kur’an (okunan bir metin) olarak" indirildiği için Kur’an-ı Kerim, Arapça olan lafzı, o lisan ile okunan mu’ciz nazmı, o nazmın ihtiva ettiği manası ile "Kelâmullah"tır. El- malılı’nın da dediği gibi, "Kıraat/tilâvet olunan onun manası değil, manasını en beliğ surette ifade eden nazmıdır." Arapça ise, Kelâmullah’ın manasına göre nazmının mu’ciz bir şekilde telif edildiği lafzını teşkil etmektedir. O nedenle Kur’an-ı Kerim, mana, nazım, Arapça ve lafız ile birlikte insanlar için inzal edilmiş İlahî bir Kitaptır. Bu dört unsurdan birinin olmadığı söz, İlâhî vasfını koruyamadığı için "Kur’an" olamaz! Çünkü onun ilâhîlik vasfı diğer dört unsurun hepsine nüfuz etmiş temel bir niteliktir. Mesela; her ikisi de hikmet’i içermesine rağmen, "Hadis" ile "Kur’an" arasındaki en belirgin fark, bizce buradadır. Onun yazıya geçirilmesi ve kitaplaşması da yine biri olmadan diğerinin olması imkânsız; öncekilerin tabiriyle birbirinin lazım-ı gayr-ı müfarıkı olan nazım ve mana ilişkisinin bir sonucudur... Elbette Allah’ın ezelî kelamının manası herhangi bir lafza ve yazıya tahsis edilemez. Zaten Allah’ın, her peygambere kendi kavminin dili ile vahiy göndermiş olması da bunun delilidir. Ancak ezelî ve gayr-ı mahlûk vasfı ile tanzim edilmiş olan lafzı manasının, manası da lafzının aynası durumunda olan Nazm-ı Çelil, indirilen lafızdan başka bir lisan ile tam olarak ne ifade edilebilir ne de başka bir dile tercemesi mümkündür. Kur’an’ın, ancak tafsilî açıklaması yapılabilir ve caizdir. İşte bu yüzden, insanlar ve cinler bir araya gelseler bile Kur’an’ın bir mislini, hatta bir pasajının mislini dahi vücuda getiremezler. Çünkü Kur’an, mu’ciz vasıfına sahip İlâhî bir kelâmdır...
2. Kur’an-ı Kerim, indiriliş yöntemi, okunuş biçimi ve yönlendirici etkisiyle, köklü bir tarihî ve kültürel geçmişi olan ve tanıtıcı vasfı cehalet olarak bilinen çok tanrılı müşrik bir toplumdan, Tek Allah’a inanan ve bu inanca uygun bir ahlâkî, hukukî, siyasî ve sosyal düşünce ve yaşayış tarzı geliştirerek her yönden değişmiş gerçek mümin kimlik ve kişiliğine sahip fertlerden oluşmuş eğitim ve öğretim düzeyi yüksek bir toplumu, İslâm toplumunu vücuda getirmiş etkileyici ve değiştirici bir kitaptır. Hem de bütün baskılara, engellemelere, toplumdan dışlayıcı tavırlara ve çeşit çeşit işkencelere rağmen, Âlemlerin Rabbi yüce Allah tarafından çağlar ötesine örnek gösterilen; aşırılıkları olmayan, adâlet vasfına sahip/vesat, yeryüzünün en medenî ve en hayırlı toplumunu vücuda getiren bir kitap... Ona bugün, tanrı anlayışı başka, vahiy anlayışı başka, kutsal metin anlayışı başka olan Ehl-i Kitab’ın, ellerindeki mu- harref Tevrat ve İncillere yaklaştıkları gibi tamamen nesnel bir yaklaşımla yaklaşılamaz!
3. Levh-i Mahfuz’dan inzal edilen her pasaj, evrensel niteliğiyle birlikte indirildiği zaman, mekân ve şartların arz ettiği ihtiyaca verilmiş İlâhî bir cevaptır; on üç yılı Mekke’de, on yılı da Medine’de olmak üzere, iki ayrı zaman ve zeminde, iki farklı inanç ve hayat tarzını yaşamakta olan muhataplarının güncel ve en öncelikli ihtiyaçlarına cevap olmak üzere indirilmiştir. O nedenle bütün hâlinde her ayet ya da pasaj indirildiği zaman, zemin ve şartlar çerçevesinde anlaşılmaya çalışılmalı; Mekke’de indirilen ayetlere Mekke’deki, Medine’de indirilenlere de Medine’deki tarihî bağlam göz önünde bulundurularak mana verilmelidir. Sözgelimi; Mekke’de indirilen Ankebut suresindeki cihat kavramı ile Nisa suresindeki cihat kavramı aynı anlamları içermemektedir; din kavramı da öyle, daha başka kavramlarda...
4. Her kelimenin, ancak bağlamında anlam kazandığı; ayetlerinse ya kendi bütünlükleri ya siyak ve sibak bütünlükleri ya da pasaj bütünlüğü içerisinde murat edilen manayı ifade ettikleri bilinmektedir. O halde ayetler, - tarihî bağlamları da dahil zarf-mazruf ilişkisi içerisinde - önce ayet bütünlüğü, değilse siyak sibak bütünlüğü, değilse pasaj bütünlüğü, olmadı Kur’an bütünlüğü ve dinî telâkki/Sünnet göz önünde bulundurularak anlaşılmaya çalışılmalıdır. Zira pek çok ayetin, siyak ve sibakıyla birlikte tamamı görülmeden; hatta pasaj bütünlüğü, gerekirse tarihî arka plânı ve Sünnet de dahil Kur’an bütünlüğü göz önüne alınmadan, maksadına uygun olarak anlaşıldığı söylenemez. Yani bir ayet müstakil olarak veya bölünerek yahut da içinden bir kısmı göz ardı edilerek ya da metin dışı bağlamı dikkate alınmadan parçacı bir yaklaşımla okunması hâlinde, maksadı aşan, hatta İslâm’ın ilkelerine aykırı manaların ortaya çıkacağı bilinmelidir!
Öyleyse metin içi bağlam ve/veya tarihî/kültürel bağlam göz önünde bulundurulduğu takdirde o lafızdan elde edilemeyecek, diğer bir ifade ile o zarftan çıkmayacak ya da o zarfa konulamayacak bir mana verilmemeye azamî derecede özen gösterilmelidir.
5. İcabında ayetlere, numaralarına göre müstakil birer ayet olarak değil, bütün hâlinde belli bir mana, belli bir maksat ya da belli bir hükmü ifade eden ve en az bir veya birden fazla ayet ya da ayetlerden oluşturulmuş te- matik paragraflar hâlinde; mümkün olduğu ölçüde Res û I ü 11 a h ’ a (s.a.s.) bir vahiy hâlinde/celsede indirilen pasaj bütünlüğü de göz önünde bulundurularak mana verilmelidir.
6. Kur’an, pasajlar hâlinde bölüm bölüm indirilmiş ve üzerinde dura dura okunup özümsenerek yaşanmış birtakım yasalar, ilkeler ve öğütleri de içermektedir. O nedenle Kur’an, sahih ve sağlıklı tarihî bilgiler eşliğinde kronolojik olarak okunurken hem peş peşe gelen (terimsel anlamda) sureler arası hem de (terimsel anlamda) sure içerisindeki satır aralan titizlikle okunmalı ve sezgi gücüyle, o pasajı Arş’tan arza çeken tarihî ve kültürel arka plân ya da varsa özel bir nüzul sebebi azami ölçüde metinden tespit edilmeye çalışılmalıdır. Bu yöntemle, Allah ile direkt olmasa bile ayetin cevap teşkil ettiği ihtiyaçlar ve ihtiyaç sahipleri ile "Ne dediler?" veya "Ne yaptılar ki, Allah da böyle söyledi?" diyalektiği içerisinde makama uygun sorular sorularak, özgün mana anlaşılmaya çalışılmalıdır. Zira bilinir ki, ayetin nüzul sebebi ya da tarihi arka plân lafzındaki mana ile örtüşürse, ayetteki maksat ya da hüküm daha net olarak anlaşılabilir. Kanaatimizce, indiriliş ve okunuş yöntemine uygun olarak kronolojik ve diyalojik bir okuyuş, Allah’ın da lütfü ile (ilm-i mevhi- be/ilhâm) tefsir bilincine sahip ve zihni bütün bir okuyucuya murad-ı ilahî’yi kavrama imkânını verecektir.
7. Hz. Peygamber’in, söz, iş ve davranışlarından müteşekkil Sünnetini vahiy olarak değil, ama vahyin kontrolü altında vücut bulmuş hikmet olarak değerlendirin e k t e y i z . Sünnet, aynı zamanda Kur’an’ın hayata intikal ettirilmiş mükemmel bir pratiğidir; yaşanan Kur’an’dır; İslâmî hayatın ta kendisidir... Peygamber’e itaat, Allah’a itaat olunca, Sünnete tabi olmanın da Kur’an’a ittiba olacağı muhakkaktır. Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber’in eğitici rehberliğinde hayata uygulanmış bir kitap, sahabe de onun örnek kişiliği ve numune-i imtisal olan yol göstericiliği/hidayeti ile cehâletin ve şirkin kirlerinden arınıp, bireysel ve sosyal hayatlarında adâlet vasfını kazanmış en seçkin müminlerdir. Bu durumda hiçbir müfes- sir, Kur’an’ı tefsir ederken Resûlüllah’ın Sünnetine ve sahabenin görüşlerine karşı müstağni davranamaz. Nitekim Ebu Hanife’nin de doğru olarak tespit ettiği gibi, Kur’an’ı anlama konusunda, Kur’an’dan sonra, itiraz edilemeyecek en önemli kaynak, hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamberdir, yani Sünnet ve sahih hadistir. Sahabe ondan sonra gelir ve gerekirse görüşü Kur’an’a arz edilebilir. Ancak, Hz. Peygamber’den günümüze intikal eden hadislerde, genel anlamda bir sıhhat probleminin; sahabenin görüşünde ise kısmen de olsa, sözü doğru anlama ve ayniyle nakletme meselesinin olduğu da inkâr edilemez bir gerçektir... O nedenle Kur’an’ı tefsir bağlamında rivayet edilen hadis veya sahabe görüşü, eğer ayetin kendi bütünlüğü veya pasaj bütünlüğü veya siyak-sibak bütünlüğü ve Kur’an bütünlüğü içerisinde anlaşılan manasına aykırı ise mutlaka titizlikle tahkik edilmeli, senet ve metin tenkidi yapıldıktan sonra değerlendirilmelidir. Aksi halde, ayetten anlaşılabilen makul mana ahad haberlere feda edilmiş olabilir. Bu konuda pek çok örnek göstermek mümkündür. Meselâ; Bakara sûresinin 284. ayeti hakkında anlatılan rivayet, Nisa sûresinin 15 ve 16. ayetlerine verilen manalar ve bu manalara bağlı olarak Nur Sûresinin ikinci ve üçüncü ayetleri arasında kurulan zorlama bir ilişki sebebiyle, bu ayetlerin değerlendirilmeleri hep, böylesi ahad haberlerin, ayetin lafzına tercih edilmelerinin bizce talihsiz bir sonucudur.
8. Kur’an’daki bilimsel gerçek ve İlâhî hakikatlere ulaşabilmek için "usûl ve yöntem", diğer adıyla "Ulûmü’l-Kur’an ve Metod" bilgisi şarttır. Kur’an’ı anlamada bir başarısızlık varsa, bilinmelidir ki bu başarısızlık, temel bilgilerin ya yokluğundan ya eksikliğinden ya da yanlışlığından kaynaklanıyor olabilir; zira tefsir şuurunu oluşturacak olan doğru bilgiye sahip olunmadan ve bilgiyi doğru kullanma yöntemini bilmeden hakikate ulaşmak mümkün değildir. Usûl bilgilerinin başında bütün yönleriyle dilbilimi gelir ki, bunun Arapça’daki karşılığı Lügat ilmi, Sarf ilmi, Nahiv ilmi, Bediî, Beyân, Meânî, yani Belağat ilmidir; çünkü Kur’an, sünnetul- lah gereği, "Apaçık Arap dili" ile indirilmiş İlâhî bir kitaptır. Kur’an Tarihi, Kur’an ilimleri, Tefsir Usûlü ve Tefsir Tarihi de Kur’an’ı anlama konusunda, dilden sonra gelen en önemli yardımcı usûl ve yöntem bilgileri ve müfessirde altyapıyı oluşturacak olan; bilinç/nosyon sahibi kılan temel enstrümanlardır.
9. Tefsirde amaç, teker teker kelimelerin sözlük manalarını bilmek değildir; asıl amaç, İslâm’ı doğru yaşayabilmek için "Kelâmullah"ı, onda kastedilen manayı anlamak; mümkün mertebe ayetin ruhunu, hedefini keşfedip beşerî takat ölçüşünce murad-ı llâhî’yi kavramaya çalışmak; Hak ve hakikat bilincine erişmektir. Kalpteki apaçık fitne arzusu, zihinsel ve toplumsal tutkular, şartlanmıştık derecesindeki bâtıl inanç ve saplantı hâline gelmiş önyargılar... Kur’an’ı amacına uygun olarak anlamaya mani olumsuz yaklaşımlardır. Hakikati görmeye engel teşkil eden mezhep taassubu veya sadece savunulan fikir perspektifinden bakıp, ayete başka açılardan da bakabileceğinin düşünülmemesi de tefsirde amaca ulaşmaya mani yaklaşım bozukluklarındandır. Bilinmelidir ki, "Şahsî görüşlerini, Kur’an’ın getirdiklerini anlamada ölçü kabul eden ve lafızda açık olan manayı terk edip, Kur’an’ı kendi görüşüne uygun düşecek şekilde açıklayan." kimseler de Kur’an’daki hakikate erişemezler; çünkü, imam Mâtürîdî’nin ifadesiyle, "Dil kurallarını, ayetin siyak ve sibakını, sosyal ve tarihi gerçekleri hesaba katmamak, manayı istenilen tarafa çekme ve maksadını aşacak şekilde tevil etme yanlışlığından başka bir şey olamaz." Yani, Allah’ın Kelâmı’nı tefsirde hiçbir ilke tanımayan, siyasî, hukukî, sosyal ve bireysel inanç ve menfaati sebebiyle ön kabullerini tavizsiz bir biçimde esas alan ve Kur’an’a öyle yaklaşanlar için, sorumluluk adına söylenecek hiçbir söz yoktur. Onlar, Hz. Peygamber’in de işaret buyurduğu gibi, "Kalplerinde sapkınlığa meyli olan o kimselerdendir." sözünün muhatabı ve o sözün işaret ettiği kimselerdir.
10. İmam Gazalî’nin de söylediği gibi, Kur’an, öncelikle dil, metin ve tarihsel bütünlükleri içerisinde anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu yapılmadan, salt rivayetlere ya da müfessirlerin kendilerine özgü kanaatlerine dayalı olarak anlaşılan şey, Kur’an değil, o müfessirin anlayışı ve kültürüdür. Böyle bir yaklaşım ise, müfessire doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alarak, onun özgün ve çağdaş anlamını tespit etme ve İslâm’ı asrın idrakine söyletme imkânını vermez.
Şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm dünyasında on dört asırdan beri önemli bir kültür birikimini günümüze taşıyan tefsirler, elbette reddedilemez. Fakat onlar ne Kur’an’dır ne de İslâm... Kur’an-ı Kerim’in bütün insanlara söyleyeceği, bir asırda ve bütün zaman ve mekânlar için kavranıp ifade edilmiştir gerekçesiyle, artık tefsir edilmeyeceğini düşünmek, Kelâmullah’ı tanımamak demektir. O nedenle ’ibnu’l-vakt’ (yaşadığı çağın ürünü) tabir edilen her müfessirin ya da görüş sahibinin ayete verdiği mana, onlara dayalı hükümler ve uygulamalar, mutlaka o müfessiri var eden kültürün bir yansımasıdır. Fakat yine de sistemli bir biçimde eleştiriye tabi tutulmadan okunmamalıdır.