Makale

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Kültür Değişimleri Sürecinde Kimlim Arayışları

Prof. Dr. Sabri Hizmetli
Yabana Diller ve Meslek Kariyer
Üniversitesi Rektörü / Almatı- Kazakistan

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde
Kültür Değişimleri Sürecinde
Kimlik Arayışları

Orta Asya (Ulu Türkistan), Türk, ’Fars, Çin, Arap, Rus, Hind ve Moğol uygarlıklarının buluştuğu, İslam, Hıristiyan, Yahudi, Budist ve Taoist kültürlerin birlikte yaşadığı, Türklerin en eski yerleşim yeridir. Türkler, öncelikle burada yaşamışlar, millet olmuşlar, kültürler ve uygarlıklar oluşturmuşlar ve devletler kurmuşlardır. Bölgenin en eski sakinlerinden olmaları sebebiyle geniş bir siyasi tecrübeye, tarih ve kültür geçmişine sahip olmuşlardır.
Orta Asya Türk halkları yaşadıkları coğrafyada önemli politik, sosyal ve kültürel oluşumlara tanık olmuştur. Karşılaşılan yeni akımlar, yaklaşımlar, kültürler, sistemler ve ideolojilere göre yaşamak ve kimlik sahibi olmak durumunda kalmıştır.
Öyle ki sosyal ve politik gelişmeler, küreselleşme, ulusçuluk gibi akımlar, bilgisayar ve internet gibi teknolojik buluşlar, politik bloklaşmalar, ilim ve düşünce alanlarındaki yeni perspektifler bir bakıma bu coğrafya toplum- larında kültür ve kimlik değişimini zorunlu kılmıştır. Artık onlar için, Demirperde Bloku içinde uzun yıllar yaşadıktan sonra, özgür ve demokratik dünyaya açılmak gerekmiştir. Yani Orta Asya Bağımsız Türk Cumhuriyetleri küreselleşme prosesine uygun olarak kendisilerine yeni dünyada yer aramıştır.
Orta Asya coğrafyasında yaşayan her ulus, kendi ulusal kültürünü yaşamaya çalışırken, doğal olarak çevresindeki kültürlerle de ilişki içinde olmuştur. Yani belirtilen bölge insanları tamamen salt uluscul kimliğe sahip olamamıştır. Kültürler arası etkileşim olayı onların da kimliklerine damgasını vurmuştur.
İslam öncesi dönemdeki kültür ve kimliğinden Müslüman olarak sıyrılan bu insanlar, XX. Yüzyılın son onuncu yılındaki bağımsızlık olayı ile de ateist-komünist kimlikten kurtulup geleneksel Müslüman Türk kimliğine yönelmişlerdir. Bağımsızlık erkine kavuştuktan sonra kendilerini özellikle milli ve manevi bakımdan zayıf gören ya da boşlukta hisseden Orta Asya Türk- leri, birden kendilerini kuşatan ya da bekleyen siyasi, ideolojik, dini, sosyal ve kültürel akımlarla karşılaşmışlardır. İşte bu noktada uzun süre yaşayamadıkları ve kendisinden uzak kaldıkları İslam’la, kendi örf- adetleriyle buluşmuşlardır. Ancak bu milli ve manevi değerlere istedikleri şekilde ulaşmaları hiç de kolay olmamıştır.
1990 sonrasında, Sovyet Rus İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte Orta Asya’da bağımsız Türk Cumhuriyetleri kurulurken, siyasi, sosyal, kültürel ve dini alanlarda yeni yapılanmaların olması kaçınılmaz olmuştur. Bir asra yakın ateist ve dinsiz bir toplum olarak yaşamaya zorlanan bağımsız Türk halkları, elbette kendilerine ruh ve bedenleri kadar gerekli olan milli ve manevi değerlerini arayıp bulmak zorunda kalmıştır. Ancak, SSCB içindeki sömürgecilik döneminde bütün olup bitenlere, isyanlara, kışkırtmalara, halkların kütleler halindeki hareketlerine, yok edilmelerine, nüfusça eksiltilmelerine rağmen, Türk halkları varlığını bağımsızlığa ulaşıncaya kadar sürdürmeyi başarmıştır.
SSCB döneminde milli ve manevi değerlerinde özgür olamayan, başka bir ırk ve rejim boyunduruğunda yaşayan Orta Asya Türk halkları şüphesiz bağımsızlığa, milliyetine, milletine, vatanına ve devletine bağlı bir kimlikte ve kişilikte olmayı kendileri için uygun görmüşlerdir. Bağımsız ülkesinde ana diline kavuşma ve onu konuşup yazma, ulusal tarih ve edebiyatına sahip olma, kendi topraklarında özgürce yaşama onların bu kimliği seçmelerine etki etmiştir. Zaten onlar sürekli dini veya İslam inancını ulusal kültürlerinin temel unsurlarından saymışlardır.
Bağımsızlık sonrası takip edilen ana dili öğrenme ve kullanma, ulusal tarih ve edebiyata önem verme, eğitim-öğ- retim kurumlarının programlarını" ulu- sal-devlet program"ı olarak düzenleme, ulusal kalkınma programları geliştirme, toplumda ulusçuluk kimliğinin oluşup yerleşmesine etki eden temel faktörler olmuştur. Bunlara ek olarak, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri devletlerinin mevcut başkanları, Sovyet döneminde yaşamış, sosyalist- komünist ideoloji ortamında yetişmiş olmalarına rağmen, "milli devlet politikasını benimsemişler ve uygulamışlardır.
Ulusçuluk, uluscu-devlet ne demektir? Türk Cumhuriyetlerinde bu kavram nasıl anlaşılmaktadır? sorularına cevap olarak Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Abişulı Nazarbayev’in "Söylev ve Demeçleri"ndeki şu sözleri aktarmak yeterli olacaktır:
"Biz, Müslümanız, Kazağız ve Tür- küz". Bu söylemde ulusçuluğun temel unsurları ve bunların sıralaması da görülmektedir. Zaten Orta Asya Türkleri bireysel olarak kendilerini "Ben, Müslümanım, Kazağım veya Kırgızım ve Türküm" diye tanıtmaktadır. Bu durum da, bir yanda ulusçuluğun temel öğeleriyle birlikte Türk halkları tarafından benimsendiğini ifade ederken, öte yanda bağımsızlık döneminde Türk halklarının benimsediği kimliğin temel taşlarını göstermektedir.
Orta Asya Türk toplumlarında siyasi istikrarın ve ulusçuluk kimliğinin güçlenip yerleşmesi bölge ve dünya barışı için çok önemlidir. Yabancılaşmanın, radikal din anlayışı ve söylemlerin, tutuculuk ve aşırılığın, köktendincili- ğin, bölücü ve sömürücü dini-felsefi, kültürel ve politik akımların karşısında; milli ve manevi değerlerin, din ve vicdan özgürlüğünün, örf ve adetlerin, ata mirası kültürün yanında olan ulusçuluk, ulusal güvenliğin de teminatıdır.
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını ilk tanıyan kardeş ve dost ülke Türkiye Cumhuriyeti’nin anılan coğrafyada "ulus- culuk-ulus devlet anlayışı"nın egemen olmasına katkıda bulunması büyük önem taşımaktadır. Devlet organları ve özel kuruluşları, ekonomik ve ticari kurumlan, şirketleri ve odaları, eğitim-öğretim ve kültürel kuruluşları kanalıyla maddi ve manevi yönden soydaş ve dindaşlarımızın huzur ve refahına, ülkelerinin gelişip kalkınmasına, ulusal güvenliğinin istikrarına katkıda bulunmak hem Türkiye’nin hem de bütün Türk dünyasının yararına olacaktır.