Makale

dünyanın en güzel huylu insanı

dünyanın en
güzel
huylu insanı

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir
Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi

Kur’an-ı Kerim’i inceleyenler, Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimizle devamlı surette konuştuğunu, onun nasıl yaşaması, neleri yapması, neleri yapmaması konusunda kendisine bilgiler verdiğini okurlar. Cenab-ı Hakk’ın, sevgili Peygamberini hep en mükemmele doğru yönlendirdiğini, bu eğitimin sonunda Resul-i Ekrem’inin "yüce bir ahlâka sahip olduğunu", yine Kâinâ- tın Rabbi’nin ifade ettiğini görürler. (Kalem, 4)
Resulünü, İlâhî eğitimle, huyu en güzel insan hâline getiren Allah Teâlâ, onun yaşama üslûbunu Müslü- manlara örnek gösterir. (Ahzâb, 21)
Bu gerçeği Peygamber Efendimiz de dile getirir; "güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini" hatırlatır. (Muvatta, Hüsnü’l- huluk, 8) Başkalarına tavsiye ettiğini öncelikle kendisinin yaşaması, onun ahlâkını vazgeçilmez kılar.
Şimdi Resul-i Ekrem Efendimizin daha iyi insan tipi yetiştirmeye yönelik üstün ahlâkından bazı örnekler görelim.
Nezaketin en üstünü
İnsanoğlu takdire âşık olduğu için iltifat görmekten hoşlanır. Kendisine değer verildiğini bilmek, onu mutlu eder. Esasen Peygamber Efendimiz insanlara, iltifata lâyık olmaları sebebiyle değer verir; hatırlarını sorar; ellerini sıkar; yüzlerine tebessüm eder; tatlı sözlerle gönüllerini alırdı. Onun iltifatına mazhar, teveccühüne nâil olmak, koskoca bir Peygamber tarafından önemsendiğini görmek ashâb-ı kirâmı pek sevindirirdi.
Bazı Müslümanlar, özellikle de hanımlar, evlerinin Peygamber tarafından şereflendirilmesini, bir köşede iki rekat namaz kılmak suretiyle evlerini bereketlendirmesini, ikrâm edecekleri bir tabak çorbayı içmesini pek arzu ederlerdi. Peygamber Efendimiz de onların bu kabil tekliflerini hiç geri çevirmemek suretiyle gönüllerini hoş ederdi.
Bir yere giderken kendisinin binitli, ya- nındakinin yaya olmasından rahatsızlık duyar, o kimsenin hiç olmazsa terkisine binmesini isterdi. Eğer o zât, Peygamber’e olan saygısı veya mahcûbiyeti sebebiyle buna yanaşmazsa, Allah’ın elçisi pek üzülürdü. (Nesâî, "Istiâze", 1)
İnceliğin böylesi
Kaba ve görgüsüz kimseler her zaman her yerde olmuştur. Böyleleri Peygamber Efendimizin çevresinde de bulunurdu. Özellikle çölde yaşayan, hatırdan gönülden anlamayanlar onu çok üzerlerdi. Fakat o bu kaba saba adamların hatasını yüzlerine vurmaz, niçin öyle davrandıklarının hesabını sormazdı. İnsanların kusurlarına dikkat çekmek istediğinde kesinlikle belli şahısları hedef alıp onları rencide etmez, "insanlar neden şöyle yapıyorlar?" diye, kimsenin üzerine almayacağı şekilde genel ifadeler kullanırdı. Hatalarını düzeltmek istediği kimseleri, başkaları vasıtasıyla ikaz ettiği de olurdu.
Resul-i Ekrem’in Zeyneb Binti Cahş ile evlendiği gündü. Evinde verdiği yemeğe bütün sahabîleri davet etmişti. Her gelen yemeğini yiyip gitmiş, yalnız üç kişi oturup sohbete devam etmişti. Bunun üzerine Resul-i Ekrem, onlara kalkıp gitmeleri gerektiğini anlatmak için dışarı çıkmış; evde sohbet edenlerin gitmiş olacağını düşünerek tekrar eve döndüğünde adamların hâlâ konuşup durduklarını görmüş, yine de onlara kalkıp gitmeleri gerektiğini söyleyememişti. Bunun üzerine Ahzâb suresinin 53. ayeti nâ- zil olmuş, bu ayet Müslümanlara Hz. Peygamberin yemeğe davet ettiği kimselerin, yemekten sonra kalkıp gideceğini, orada oturup sohbete dalmayacağını, aksi hâlde bundan Peygamber’in rahatsız olacağını müminlere öğretmişti.
İnsanların hatalarını yüzlerine vurmak, yanlışlarını hatırlatmak, böylece onları utandırmak çok kolay bir şeydir. Zor olan kalpleri incitmemek, gönülleri kırmamak, kusurları görmezden gelebilmektir.
Eğer Resul-i Ekrem birinin bir davranışından hoşlanmamışsa, onun yüzüne bakanlar bunu hemen fark ederdi. Utanma duygusunun imandan kaynaklandığını söyler, müminlerin daha edepli olmaları gerektiğine işaret ederdi.
Müminlere düşkün
Resul-i Ekrem Efendimiz, Allah Teâlâ’nın da işaret buyurduğu gibi, müminlere çok düşkündü. Bu sebeple onların sıkıntıya uğramalarından son derece rahatsız olurdu. (Tevbe, 128) Müslümanların birbirine haset etmesi, birbirine kin ve nefret beslemesi, birbirine darılıp yüz çevirmesi, birbirine haksızlık etmesi, birbirinden yardımını esirgemesi, onu çok üzerdi. (Müslim, Birr, 32)
Bir defasında muhtelif kabilelere mensup gençler Peygamber (s.a.s.)’den İslâmiyet’i öğrenmek üzere Medine’ye gelmiş ve orada yirmi gün kalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu gençlerle bir bir ilgilendi. Geride kimleri bırakıp geldiklerini sordu. Bu gençlerin yakınlarını özlediklerini anlayınca, onlara artık geri dönmenin vakti geldiğini söyledi. Öğrendiklerini kabile halkına öğretmelerini tavsiye ederek, onları memleketlerine geri gönderdi. (Buhari, Ezan, 17)
Hele çocukların acı çektiğini görmek, onu derinden sarsardı. Ölmek üzere olan torununu kucağına aldığında gözyaşlarını tutamamıştı. Onun böylesine ağlaması bazı sahâbîleri hayrete düşürmüştü. Resul-i Ekrem onlara bu konuyu şöyle açıkladı: "Bu gördüğünüz yaşlar, Allah’ın, kullarının kalbine koyduğu acıma duygusunun eseridir. Allah, acımasını bilen kullarına merhamet eder." (Buhari, Cenaiz, 32)
O devirde kadınlar genellikle önemsenmez- di. Resul-i Ekrem ise kadınlara önem verdiğini, onlara değer verilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirir; herkesin eşine iyi davranmasını tavsiye eder; deve üzerinde yolculuk ettikleri zaman bile, develeri hızlı sürerek onları incitmemek gerektiğini hatırlatırdı. (Buhari, Edeb, 90) İsteyeni geri çevirmemek Resul-i Ekrem’in cömertliği ise dillere destandı. Kendisinden bir şey isteyeni geri çevirdiği hiç görülmemişti, istenilen şey elinde varsa verir, yoksa birinden borç alarak, o kimsenin ihtiyacını giderir, borç bulamadığı zamanlarda varlıklı Müslümanları yardıma çağırırdı.
Hele bir defasında Peygamber Efendimizi bir koyun sürüsünün yanında gören bir bedevî ondan birkaç koyun istemişti. Resul-i Ekrem’in koyun sürüsünü ona hediye ettiğini duyunca, adam kulaklarına inanamamış, sürüyle birlikte köyüne vardığı zaman, Peygamber olduğunu söyleyen bu zâtın fakirlikten korkmadığını anlatmıştı. (Müslim, Fezâil, 58) Araplar cömert kimselere büyük saygı duyarlardı. Resulullah’ın çok cömert olduğunu öğrenince, kendisine sürü bağışlanan kimsenin o gün akşam olmadan, kabilesiyle birlikte İslâmiyet’le şereflendiği anlatılır.
Sevgili Peygamberimizin güzel huyları saymakla bitmez. Onun herkesi faziletli bir hayata teşvik etmesi, güzel ahlâklı kimseleri "hayırlı insanlar" diye övmesi bile, güzel ahlâka verdiği değeri göstermeye yeterlidir.