Makale

Ali Ulvi Kurucu Peygamber Yolunda Ve O’nun âşığı Bir İsim

Ali Ulvi Kurucu
Peygamber Yolunda Ve O’nun âşığı Bir İsim

Kâmil BÜYÜKER

Ali Ulvi Bey’in çocuk yaşlarda iken yaptığı bir de duası vardır. “Allah’ım beni Âkif gibi şair, Cenab Şehabettin gibi yazar eyle” diye... Nitekim duasının kabul olduğunu Allah’ın lütfu sayesinde aruzu çok iyi kullanan ve “İkinci Âkif” sıfatına layık görülen bir isim olduğunu okuyoruz.

Yazdığı naatler, şiirler dilden dile, gönülden gönüle intikal eden ve “Doğmazdı kalbe iman, inmezdi arza Kur’an”; “Derdimendim ya Rasûlellah, devâ ol derdime”; “Ey âşık-ı dîdâr, ulu yezdâna gönül ver”; “Bülbüller sazda”; “Mevlâm sana ersem diye”; “Âşık-ı yezdan” gibi bazı şiirleri Sadettin Kaynak, Zeki Altın, Ali Kemal Belviranlı, Fevzi Özçimi ve Tahir Karagöz tarafından bestelenen Ali Ulvi Kurucu, geride sayısız eser ve bereketli bir ömür bırakmıştır.

İmam Hatip Lisesi’nde okurken “Derdimendim ya Rasülallah, deva ol derdime / Destgîr ol ya Habiballah, bu âsi mücrime” dizeleriyle başlayan kasideyi her duyduğumuzda içimiz ürpererek dinlerdik. Peygamber âşığı bir kalem onu hissiyatına tercüman eylemiş ve mısralara, kıtalara dökmüştü. Altında Ali Ulvi Kurucu yazıyordu, şiir sahibinin adını. Daha sonra onu ömrünün büyük kısmını geçirdiği Medine günlerini anlattığı televizyon programında dinledik. O naif ve içli ses kulağımızdan ve gönlümüzden hiç eksik olmadı. Ne zaman Ertuğrul Düzdağ ile ayları bulan görüşmeler, binlerce sayfaları bulan konuşmalar, kisve-i tab’a büründü, o vakit Ali Ulvi Kurucu’yu daha yakinen tanıma imkânı bulduk. Yakın dönemde 4. cildine de kavuştuğumuz bu müstakim hayat sahibi isim, şimdilik sadece 4 cilde sığan hayatında doğduğu büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği Konya’yı değil, 80 yıla sığan ve büyük kısmı yani 56 senesi Medine’de geçen, o kutlu iklimi de bizimle paylaşmış oldu.

Hem Ali, hem Ulvi: Yüceliğe doymayan bir ruh...

1922 yılında Konya’da başlar Ali Ulvi Bey’in hayat yolculuğu... İlk on sekiz yıllık dönem Konya yıllarıdır. Sonrasında altı yıl Kahire’de eğitim yılları ve ömrün geriye kalan en bereketli zaman dilimleri Medine-i Münevvere yıllarıdır. Konya’nın manevi öncülerinden Hacı Veyis Efendi’nin torunu, İbrahim Efendi’nin oğludur. Yine Konya deyince ilk akla gelen isimlerden Hacı Veyiszade Mustafa Efendi de amcasıdır. Mısır’da hocası olacak Yozgatlı İhsan Efendi, daha ismini duyar duymaz “Hem Ali, hem Ulvi, ikisinde de yücelik var. Demek ki senin ruhun yüceliğe doymuyor. Öyle ol inşallah.” diyecektir. Soy ismini ise din korucusu yani “Korucu” olarak koyan amcazadesi, aynı soy isimle birilerinin var olduğunu öğrenince “Kurucu” olsun demiş. Yani tesis eden, müessis, manasına...

Konya’dan Kahire’ye; Kahire’den Medine’ye…

Hafızlık ve ilk tahsil dönemini Konya’da geçiren Ali Ulvi Bey, 1939 yılında aynı zamanda imam olan babası İbrahim bey’in çocuklarına dinî tahsil aldırmak düşüncesi ile Medine’ye hicretinde babasının yanındadır. Medine hicreti Ali Ulvi Bey’e Kahire’de el-Ezher’de eğitimin kapısını aralayacaktır. Kendi ifadeleriyle Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Zahidü’l-Kevseri, Yozgatlı İhsan Efendi gibi Türk hocalar sayesinde hiç yalnızlık, yabancılık çekmeyecektir. Bunun kendisi için büyük bir nimet olduğunu da ifade edecektir. Öyle ki Yozgatlı İhsan Efendi, kendisine yazdığı mektuplarda “Evlad” hitabıyla başlayacak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de “Nur-ı dîdem” (gözümün nuru) diye başladığı mektuplarını “Manevi pederin” cümlesi ile bitirecektir. Ezher’deki tanışıklıklarında yine Mustafa Runyun, Ali Yakup Cenkçiler, Miralay Sadık Beyler yanında Filistin Müftüsü Şerif el- Hüseyni ve Hasan el-Benna gibi isimler de kalıcı iz bırakmıştır. Bereketli geçen Ezher günleri, 1946 yılında babasının vefatını haber veren mektupla tercih noktasına gelir ve Ezher’deki eğitim hayatını -istemeyerek de olsa- sonlandırır. Medine’de bir süreliğine küçük çaplı ticaretle uğraşsa da bir süre sonra Mescid-i Nebevi duvarına bitişik “Mahmudiye” ve hemen karşısında bulunan Osmanlı döneminden kalma ve yazmalarıyla şöhret bulan “Şeyhülislam Arif Hikmet Bey” kütüphanelerine müdür olmuş ve 1985 yılına kadar önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Dede duası: “Hediyenin en güzeli nasihattir.”

Ali Ulvi Bey, hayatı boyunca hep duasının bereketini hissettiği dedesinin daha çocukken ettiği nasihatleri hep kulağındadır. Cami hizmeti de olan dedesi akşam ile yatsı arasında camide kalır, yatsıyı kıldırdıktan sonra çağrıldığı sohbet toplantılarına gidermiş. Davetlere, ziyafetlere gitmez, sadece irşat vazifesi olursa tercih edermiş. Ve kendisine şunları söylermiş: “Oğlum, hadis-i şerif var; hediyelerin en güzeli hikmetli bir söz, bir nasihattir. Sözlerin en güzeli de Allah ve Rasulüllah kelamıdır. Bir kimseye bilmediğini öğretmek, bildiğini hatırlatmak, kalbine bir ışık damlası düşürmek, bir kıvılcım, bir alev koyabilmek, benim için en büyük kazançtır.” Gittiği yerler bazen çok uzak olur Ali Ulvi bey sorarmış: “Dede, çok uzak gelmiyor mu size?” “Oğlum ben yolda boş durmam. Hatim indiririm.” (Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 1, Ertuğrul Düzdağ, Kaynak yay., Haziran 2007, s. 153.) Elbette irşadı kendisine vazife edinmiş ve hayatında malayaniye yer vermeyen bir dededen hizmet ehli bir torun dünyaya gelecektir. Ali Ulvi Bey, Medine günlerine dair yazdıklarına, dostlarının beyanlarına baktığımız vakit, kendisinin kapısının, gönlünün, sofrasının hep açık olduğunu görüyoruz.

İlk şiir ve ikinci bir Âkif’in doğumu

beni Âkif gibi şair, Cenab Şehabettin gibi yazar eyle” diye... Nitekim duasının kabul olduğunu Allah’ın lütfu sayesinde aruzu çok iyi kullanan ve “İkinci Âkif” sıfatına layık görülen bir isim olduğunu okuyoruz. Ali Ulvi Bey, ilk şiirini de yazdığı anı yine hatıralarında paylaşıyor. Mareşal Fevzi Çakmak 1950 tarihinde vefat ettiğinde o günkü gazeteler, radyolar vefatını görmezden gelip, normal yayınlara devam ederler. Ancak dindar halkın teveccühünü kazanmış olan Mareşal Fevzi Çakmak’ın Eyüp Sultan’daki cenaze merasimine yüzbinlerce insan tekbir ve tehlillerle katılmıştır. Bu manzarayı haber alan Ali Ulvi Bey, duygulanmış ve hissiyatını 1951 Nisan ayında Türkiye’de şair olarak tanınmasına vesile olan dostu, hafızlık arkadaşı Dr. Ali Kemal Belviranlı’nın yayınladığı “İslam’ın Nuru” dergisinin ilk sayısında yayınlanmıştır:
“Sana ilk şiirimi yazdım bu mübarek gecede
Sanki cennetlere uçmuş gibi geldin vecde
Akif olsaydı da görseydi bu parlak gününü
Ebediyetlere yaymıştı eminim ününü”
(Ali Ulvi Kurucu Belgeseli, Meram Belediyesi yay.)
Hasan el-Benna ile birlikte ilk kutlu yolculuk

Hayatında hep güzel insanlarla karşılaşıp onlarla dostluk eden ve etrafına da güzel meyveler bırakan Ali Ulvi bey hayatının en güzel anlarından birisi olarak merhum Hasan El Benna ile birlikte Hicaz topraklarına yolculuğunu anlatır: “Kervan Medine’ye yaklaştıkça içimde bir ferahlık, huzur ve huşu hissediyordum. Artık bu şehir benim için yeni bir vatan olacak ve gelecek hayatım bu topraklar üzerinde gelişecekti. Rabbime sonsuz hamd ve şükürler ederek Peygamber Efendimizin değerini bilenlerden olmamı niyaz ettim.”
Akabinde şunları da ilave eder: “1946 senesinin hac mevsiminde geldiğim Medine’de geçirdiğim günler ömrümün en güzel, en verimli, en feyizli ve en faydalı günleri idi. Fikir ve görüşlerinden istifade edebileceğim çok çeşitli şahsiyetlerle görüşme fırsatı buldum.” “En verimli şiir hayatım Medine’de başladı... Rasulüllah’a yakın olmak benim için nur üstüne nur oldu; hele kendilerini rüyalarımda görüşümle elde ettiğim feyiz ve hazzı ifade edemezdim; zira bu haller yaşanarak tadılır ve tattıkça yaşanır.”

Şiirler, naatlar, kitaplar...

Yazdığı naatler, şiirler dilden dile, gönülden gönüle intikal eden ve “Doğmazdı kalbe iman, inmezdi arza Kur’an”; “Derdimendim ya Rasûlellah, devâ ol derdime”; “Ey âşık-ı dîdâr, ulu yezdâna gönül ver”; “Bülbüller sazda”; “Mevlâm sana ersem diye”; “Âşık-ı yezdan” gibi bazı şiirleri Sadettin Kaynak, Zeki Altın, Ali Kemal Belviranlı, Fevzi Özçimi ve Tahir Karagöz tarafından bestelenen Ali Ulvi Kurucu, geride sayısız eser ve bereketli bir ömür bırakmıştır. Eserlerinden bazılarını zikredersek: “Büyük İslâm Şairi Dr. Muhammed İkbal” (Ankara 1957). Ebü’l-Hasan en-Nedvî’nin Muhammed İkbal hakkındaki bir konferansından meydana gelen eserinin çevirisidir. “Gümüş Tül” (İstanbul 1962). Önce “Nurdan Sesler” (Ankara 1957) adıyla bir araya getirdiği tamamı aruzla yazılmış şiirlerini topladığı eseridir. Daha sonra yeni şiirlerin ilâvesiyle “Gümüş Tül ve Alevler” adıyla yeni basımları yapılmıştır (5. bs., İstanbul 1996). “Asırlar Boyunca Parlayan Nur” (İstanbul 1965). Faslı Şeyh İbrâhim b. İdrîs es-Senûsî’nin “en-Nûrü’l-lâmi’” adlı eserinin çevirisi olup Ali Kemal Belviranlı’nın önsözüyle neşredilmiştir. “Gecelerin Gündüzü” (İstanbul 1990). Yazarın 1987-1990 yılları arasında Zaman gazetesinde çıkan yetmiş kadar yazısı ile bazı gazete ve dergilerdeki dört konuşmasından oluşmaktadır. Eser M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yayıma hazırlanmıştır. “Medine Notları” (İstanbul 1999). Hayrettin Bulut tarafından yayıma hazırlanmıştır. (Ali Ulvi Kurucu, Alim Kahraman, DİA, yıl: 2002, cilt: 26, sayfa: 457-458.)

Vefatına tarih

Ali Ulvi Bey, 3 Şubat 2002 tarihinde seksen yaşında dünyada tercih ettiği Efendimiz’e komşuluğu, vefatından sonra perçinleyerek Cennetü’l Baki’ye defnedildi.
Mustafa Kara, Ali Ulvi Kurucu merhumun vefatına şöyle tarih düşmüştür:
Konya’dan Kahire’ye sonra Mekke’ye gitti
Sevgilinin yoluna yüzünü sürdü gitti
Dil de çıksın söylesin vuslatın tarihini
Hey dostlar “Ali Ulvi Kurucu Dost’a gitti.”
20 Zilkade 1422/3 Şubat 2002