Makale

Şiddet Olgusu ve Şiddetin Meşruiyetinin Sorgulanması

Şiddet Olgusu ve Şiddetin Meşruiyetinin Sorgulanması

Prof. Dr. Muharrem KILIÇ
Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi

ŞİDDET, tarihsel süreklilik içerisinde toplumsal yapıda içkin olan kültürel kodlar, alışkanlıklar, inançlar ve kabullerin sebep olduğu davranış biçimlerinin türettiği bir patoloji olarak değerlendirilebilir. Sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel, dinsel, geleneksel, tarihsel, kişisel, sınıfsal vb. birden çok değişkenin ve bağlamsal saikin belirleyici olduğu bu davranışsal sapma, tedaviyi gerekli bir duruma işaret etmektedir.
Toplumsal yaşamda farklı saiklerle bireysel ya da kolektif biçimde tezahür eden şiddet olgusu, toplumda yaygın bir endişe, korku ve güvensizlik duygusunun yerleşmesine yol açmaktadır. Şiddet, hukuk ve adalet düşüncesinin toplumu bir arada tutan temel değerlerini izale eden bir korku atmosferi yaratmaktadır.
Bu davranışsal sapmanın (şiddet) zecri tedbirler ile önlenmesine yönelik üretilen araçlar, koruma (güvence) sistemi oluşturma amacına matuftur. Hukukun toplumsal yapıyı düzen altına alan normatif işlevi, fiziksel güç ya da başkaca formlarda bireyin bir başkası üzerinde veya otoritenin bir başkasına zarar verme amacıyla tahakküm kurmasını/şiddeti önlemeyi amaçlamaktadır.

Tanımsal çerçeve

Şiddet, bizatihi kendinde bir ahlaka, dine ve hukuka aykırı oluş niteliği ile doğrudan bireyin bireye ya da topluluğa yönelik bir zarar verme eylemi şeklinde tezahür edebilir. Burada şiddet eyleminin tahrip edici niteliğinin yöneldiği ve normatif güvence ya da hukukun himayesi altına alınan değer, insanın fiziksel ve manevi varlığıdır. Buna bağlı biçimde şiddeti, bireysel düzeyde, bir başkasının fiziki ve manevi varlığına yönelik zarar verme eylemi olarak nitelendirebiliriz.
Şiddet eylemlerinin hem araçları ve hem de bunu gerçekleştiren failleri açısından modern çağda gittikçe çeşitlenen formlarına şahit olmaktayız. Örneğin bir devletin ya da örgütsel yapının bir başka devlet yurttaşlarına yönelik şiddet eylemleri söz konusu olabilmektedir.
Ancak burada normatif çerçeveye sadakatle yapılacak bir tarif ile şiddet, ‘Dünya Sağlık Örgütü’ tarafından “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması ya da açma olasılığı bulunması” durumu olarak tanımlanmaktadır. (http://www.who.int/violenceprevention/approach/definition/en/index.html.01.11.2012.) Dünya Sağlık Örgütünün kendi misyonuna paralel biçimde yapmış olduğu bu tanımlama, daha çok şiddet eyleminin doğurduğu neticeler açısından yapılan bir tanım olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ulusal hukuk sisteminin kendi bünyesel yapısı içerisinde özellikle toplumun kamusal himayeye muhtaç kurum ve kesimlerine yönelik yapmış olduğu normatif belirleme dikkate alınmalıdır. Bu meyanda örnek kabilinden 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun (http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/03/20120320-16.htm) ‘tanımlar’ başlıklı ikinci maddesine atıfta bulunabiliriz. İlgili madde şiddet eylemini şöyle tanımlamaktadır; “Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı ifade eder.” şeklinde tanımlanmıştır.
Göstermiş olduğu yaygınlık nedeni ile şiddet, hem toplumsal hem de şiddetin uygulanması ile ortaya çıkan mağduriyet bağlamında bireysel boyutu olan bir husustur. Farklı tarihsel dönemlerde ve farklı toplumlarda birden çok formda varlık bulan şiddet fiillerini önlemeye dönük birtakım ulusal nitelikli hukuksal düzenlemeler söz konusudur. Ancak uluslar üstü nitelikli birtakım hukuksal düzenlemelerin evrensel anlamda şiddet eylemine karşı ortak hukuksal aklın önleyici refleksini yansıttığını ifade edebiliriz.
Şiddete karşı öngörülen yasal koruma düzeni ya da güvence sisteminin öznesinin ağırlıklı biçimde kadın ve çocuk olduğu müşahede edilmektedir. Zira fiziksel güç veya üstünlüğün zayıf olan üzerinde mütehakkim olmasını ifade eden bu suç fiilinin potansiyel mağduru doğallıkla fiziksel açıdan daha zayıf ve korumasız kişilere yönelmesi sonucunu doğurmaktadır. Sonuç olarak şiddet konusunun başat mağdur öznesinin kadın olmasından ötürü, şiddet konusu ‘kadına yönelik şiddet’ meselesini doğrudan ilzam etmektedir.

Şiddeti meşrulaştırma araçları

Tanımsal çerçevede de tezahür ettiği biçimiyle şiddetin toplumsal, kamusal ve özel alanda bireye ya da topluluklara yönelen ‘hukuka ve ahlaka aykırı’ zarar verici zorbalıklar olarak nitelendirilmesi mümkün görünmektedir. Geniş bir yelpazede farklı formlarda tezahür eden şiddetin, zaman boyutunda yaşanan dönüşümle birlikte biçimsel dönüşümlere uğradığını ifade edebiliriz.
Söz konusu biçimsel dönüşümü ifade etme sadedinde, özellikle son çeyrek yüzyılda çağın yorumu açısından kendisine istimdat edilen küreselleşme kavramına atıfta bulunmamız icap etmektedir. Ekonomik ilişkilerden uluslararası ilişkilere, ticaretten siyasal düzenlere, iletişimden toplumsal sosyolojiye, çevreden askerî/militer düzenlere vs. kadar geniş bir çerçevede küreselleşme olgusu bütün dünyayı sarmıştır. Buna bağlı olarak küreselleşme ile birlikte çağ sosyolojisinin köklü bir dönüşüme uğradığına tanık olmaktayız. Bu doğrultuda çağ insanının üretmiş olduğu toplumsal ve siyasal dilin grameri birtakım maluliyetleri bünyesinde barındırmaktadır. Söz konusu maluliyetler, toplumsal ve siyasal yapılara egemen olan şiddet dilinden kaynaklanmaktadır.
Dünyanın farklı coğrafyalarında değişen saiklerle ortaya çıkan ve yaygın biçimde hükümferma olan bir şiddet sarmalı söz konusudur. Küresel hegemonyanın şiddet dilini özellikle bazı coğrafi bölgeler üzerinden kurduğuna ve ilgili coğrafyayı kan ve şiddet ile karakterize ettiğine tanık olmaktayız. Şiddetin izafe edildiği aidiyet alanı içinde küresel bir görünürlük kazanması, küresel hegemonyanın varoluşunu anlamlandırması adına önem arz etmektedir. Zira kendi ulusal sınırlarının ötesinde nüfuz alanını genişletmeyi arzulayan siyasal iddiaların ve sürdürülebilir ekonomik talepkârlıkların meşruiyet zemini kurabilmesi gerekmektedir.
Çağımız, sözü edilen meşruiyet zeminini kurabilecek oldukça sofistike bir kavramsal şema ve sair araçlar üretmiştir. Bu kavram dünyasına referansla kurulan küresel hegemoni, incelikli araçlarla kendisini üretebileceği bir dünya düzeneği yaratmıştır. Hegemonya, kendini semirten ekonomik ve siyasal çıkarları adına yaşam hakkı başta olmak üzere en temel insani hakları feda edebilmektedir. Hegemonyanın küresel aktörleri, yalnızca devletler değil, uluslararası şirketler ve uluslararası camia (Birleşmiş Milletler) oluşturmaktadır.
Özel alanda bireyin bireye dönük şiddet eylemlerini bir kenara koyacak olursak, modern dönemde şiddeti hem söylem ve hem de eylem düzeyinde üreten zengin bir üretim ağı söz konusudur. Şiddetin meşruiyetini biteviye üreten bu zengin kavramsal ve kültürel şebeke, dinamik bir biçimde kendisine farklı referans alanları yaratmaktadır. Devletin kamusal otoritesinin kendinden menkul icbariliği, dinî anlayışların sahip olduğu otoriter yorumları, totaliter düşünsel pozisyonlar vd. söz konusu başat referans alanlarını oluşturmaktadır.
İnsanlığın tarihî kültürel miraslarının, kutsal mekânların, mabetlerin ve hatta doğanın tahribine yol açan şiddet eylemleri, savaş hukukunun öngördüğü asgari insani normları bile hiçe saymaktadır. Öyle ki, bir doğa durumu olarak değil, bütün boyutları ile insanlık için bir yıkıma yol açan olağanüstü duruma tekabül eden savaşın da insaniliğin mümkün olan en asgari düzeyde de olsa korunması adına bir hukuka sahip olduğunu ifade edebiliriz. Nitekim savaşta, kadınların, çocukların, yaşlıların, din adamlarının muharip olamayacağı ve dolayısıyla bunlara yönelik herhangi bir şiddet eylemine cevaz verilmediği görülmektedir. Hatta savaşın tahrip edici gücü karşısında normatif anlamda himayeye mazhar olan yalnızca muharip kabul edilmeyen insanlar değil, aynı zamanda doğanın da mazhariyeti söz konusu olmuştur.
Sonuç olarak kavramsal açıdan şiddetin kendisini kurmuş olduğu meşrulaştırıcı bir çerçeve söz konusudur. Şiddet eylemlerinin bireysel ya da kolektif öznelerince üretilen meşruiyet çerçevesi, din ve gelenek gibi normatif değer alanlarına referansla inşa edilebileceği gibi, mevcut otorite araçlarına, sınırları aşan hegemonik saiklere referansla da kurulabilir. Ancak kurgulanan bu meşruiyet çerçevesi, sahih bir dinî tasavvura, insanlık değerlerine, hukuka ve ahlaka dayandırılabilir değildir. Çarpıtılmış meşruiyet zemininde varlık bulan bu anlayış, insani coğrafyayı bütün değerleriyle tahrip etmekte ve bir şiddet dili üretmektedir.