Makale

Osmanlıca Vesilesiyle Taşlarımız Kurtulur mu?

Osmanlıca Vesilesiyle Taşlarımız Kurtulur mu?

Burak ÇETİNTAŞ

Osmanlı mezar taşları bünyesinde pekçok detay barındırır. Plastik sanatlar, hat sanatları (kaligrafi), giyim tarihi (serpuşları yani sarıkları), tipolojisi ve kitabelerindeki biyografik içerik açısından eşsiz bilgileri bünyesinde saklar.

Bugün bu tahribat sona erdi zannetmeyin. Yazık ki tarihî kabristanlarımızın perişan hâli bugün de sürüyor.

Bugünlerde, 1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin harflerinin ardından tarihe intikal eden Osmanlıca’nın yeniden okullarda müfredata alınması konuşuluyor. Osmanlıca’nın ayrı bir dil olmadığı, bugün de -hayli tırpanlanmış ve örselenmiş olmakla birlikte- konuşulan Türkçe’nin sadece Arap harfleri ile yazılan şeklinden ibaret olduğu çokça yazıldı, çizildi. Kamuoyu her ne kadar Osmanlıca dediğimiz eski Türkçe’nin okullarda okutulup okutulmaması noktasında keskin çizgilerle ikiye ayrılmışsa da; evlatlarımızın, dedelerinin karaladıkları satırlara aşina olacakları ihtimali hatıra geldiğinde bu uygulamanın büyük bir kazanım olacağına şüphe yok. Tabii hakkıyla öğretildiği ve sevdirilebildiği takdirde...
Meselenin beni alakadar eden boyutu ise bu vesileyle gündeme gelen bir diğer yürek sızımdır: mezar taşlarımız... Rahmetli babaannem ile çok küçük yaşlarımdan itibaren İstanbul’un tarihî mezarlıklarında ecdadımızın kabirlerini ziyaret ederdik. Bilmem ki Osmanlı mezar taşlarına merakım o günlerden mi kaldı? Birbirinden zarif, ölümün ürpertici soğukluğunun çok ötesinde sıcak ve samimi bir manevi hava yayan bu taşlar âdeta birer anıt eser gibi etrafımızı çevrelerdi. Kendime göre ilginç bulduklarımı babaanneme okutur, kaç senelik ve kime ait olduğunu öğrenmeye çalışırdım. Babaannem 1910 doğumlu bir hanımdı. En nihayet çekiştire çekiştire okutmaya çalıştığım kitabelerden ve aile evrakından bıkmış olacak ki, beni de pek zorlamadan eski harfleri öğretmişti. O günden sonra türlü metinleri okuyarak Osmanlıcamı geliştirmiştim. Tarih okumama rağmen, üniversitede de bu konuda zorlandığımı hatırlamıyorum.
Şu sıralarda ecdadın mezar taşlarını okuyabilmeyi sağlayacağından dem vurulan Osmanlıca eğitimi her yanda konuşulunca; aslında gözümüz gibi bakmamız gerekirken yok olmaya terk ettiğimiz, hatta terk etmekle kalmayıp yeni mezar yeri açmak uğruna bile bile tahrip ettiğimiz mezar taşlarımız geldi aklıma! Osmanlı devri mezar taşları büyük bir medeniyetin yadigârıdır, hatta bizatihi kendisi medeniyettir. Dünya tarihinde ölümü bu derece estetik ve güzel bir biçimde ifade eden az medeniyet vardır dense yeridir. Her ne kadar geniş Osmanlı coğrafyasının dört bir köşesinde az sayıda o tipik mezar taşlarına rastlansa da, Osmanlı mezar taşlarının zirve örnekleri payitahtta yani imparatorluğun başkenti İstanbul’da imal edilmiş ve dikilmiştir. Osmanlı mezar taşları bünyesinde pekçok detay barındırır. Plastik sanatlar, hat sanatları (kaligrafi), giyim tarihi (serpuşları yani sarıkları), tipolojisi ve kitabelerindeki biyografik içerik açısından eşsiz bilgileri bünyesinde saklar.
Yazık ki imparatorluk devrinde istimlakler, mezar yeri açma gibi sebeplerle tahrip edilmeye başlayan eski mezar taşları, Cumhuriyet devrinde de çeşitli bahanelerle kırdırılmıştı. İzmir, Ankara, Edirne ve Samsun gibi pek çok Osmanlı kentindeki tarihî şehir mezarlığı tamamen kaldırılmış, kimi önemli görülen mezar taşları müzeye yahut yakında bir caminin avlusuna nakledilerek sözde koruma altına alınmıştı. Aynı uygulama, Bursa gibi mezarlıkları bütün bütün kaldırılmayan şehirlerde de yapılmış, klasik döneme ait mezar taşları İslam Eserleri Müzesi avlusuna ve Muradiye külliyesinin bahçesine nakledilmişti.
Başı dertten kurtulmayan mezar taşlarımızın makûs talihi 1940’lardan itibaren ise şehirleşmeyle gündeme gelen imar faaliyetleri ile bir kez daha nüksetmiş, bu kez birbiri ardına açılan yollar, caddeler ve bulvarlar daha çok vakıf eseri camileri, tekkeleri, hamamları, medreseleri, çeşmeleri ve tabii tarihî mezarlıkları biçmişti. İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Londra Asfaltı tarihî şehrin surlarının dışında yüzlerce yılda şekillenen binlerce dönümlük mezarlığın ortasından geçmiş, bağlantı yolları, geçitler derken geniş mezarlıklar mezar adalarına dönmüş, bu sırada arayanı soranı kalmamış ölülerin üzerindeki tarihî taşlar ya sökülüp bir kenara atılmış yahut dünyanın tuhaf gidişini şaşkın şaşkın seyreden suskunlar gibi birbirinin yanına istiflenmişlerdi. Bu pestenkerane uygulamalar esnasında ortalığa dökülen ve aylarca sürünen kemiklerden, kafataslarından ise hiç bahsetmiyorum.
Menderes devrinin dağdağalı istimlak patırtısı sona erdikten sonra İstanbul’da neredeyse kurcalanmamış, tırpan yememiş mezarlık ve evkaf haziresi kalmamıştı. 1970’lerden itibaren ise tarihî mezarlıklarımızın başı bu kez İstanbul’a göçenlerle dertteydi. Tarihî eser olarak görülmediklerinden olsa gerek kimse bir mezar taşı kırıldı mı, nereye gitti arayıp sormadığından, Karacaahmet, Edirnekapı, Topkapı, Silivrikapı, Yedikule, Eyüpsultan gibi vasi kabrisanlardaki eski mezar taşlarımızın bahtı güzelleri beşer onar sökülüp, kırılıp bir kenara atılmış, daha talihsizleri temel taşı yahut lahit kapağı olup bir daha günyüzü görmemek üzere betona bulanıp toprağa gömülmüştü. Kimisi Marmara surlarının önünde uzanan Kennedy Caddesi’nin zemini doldurulurken moloz niyetine denize boca edilirken, bazısı da etrafı çevrilen mezarlığa duvar olmuştu. Aşiyan’da eflake ser çekmiş mezar taşı duvarlarını bugün de gidip görmek mümkün, Yedikule’deki mezar taşı duvarları da yerli yerinde duruyor. Sadece Karacaahmet’te 1970’lerin başında yüz binin çok üzerinde mezar taşı varken bu sayı bugün yirmi binlere kadar gerilemiş... Kendi ellerimizle bir açık hava müzesini yok etmişiz. Ne hazin!
Bugün bu tahribat sona erdi zannetmeyin. Yazık ki tarihî kabristanlarımızın perişan hâli bugün de sürüyor. Eskiye nazaran çok daha bilinçliyiz belki. Beşiktaş’taki Yahyaefendi Kabristanı’nda, Rumelihisarı’ndaki Nafibaba Tekkesi’nin civarındaki Şehitlik’te ciddi ekipler tarihî taşları gömüldükleri topraktan çıkartıyor, kırılmışların parçalarını bulup birleştirtiyor, temizliyor ama bu örnekler çok çok az. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mülkiyetindeki büyük mezarlıklar kaderine terkedilmiş... Karacaahmet gibi İstanbul’un, hatta Osmanlı coğrafyasının en büyük ve mezar taşları açısından en zengin kabristanı acıklı bir hâlde. Osmanlıca tartışmalarının alevlendiği şu günleri belki de fırsata çevirip yetkililere seslenmek lazım: Her biri eşsiz ve biricik bu belge-anıtları bundan sonra görmezden gelmeyelim, komisyonlar kuralım, tespit ettirelim, fotoğraflayalım ve büsbütün yok olmadan el ele verip kurtaralım. Yoksa Osmanlıcayı hayırlısıyla sökecek evlatlarımızın okuyacakları mezar taşı kalmayacak...