Makale

Gayrettepe’nin Hikmetli Sâkini: AYŞE ŞASA

PORTRE

Gayrettepe’nin Hikmetli Sâkini: AYŞE ŞASA

Ayten ÇALIŞ

SON derece ‘hikmetli bir senaryonun başkahramanı o! Ceht içinde geçen kıvrımlı bir hayatın son demlerinde, ‘Gayrettepe’deki kartal yuvasında dingin günler geçirdiğini sandığımız çetin bir savaşçı!
Savaşın kitabını yazmak ne kelime! Bizzat savaşın kendi olmuş çalkantılı bir ruh! Hakikate ermek için çok şeylerden değil, her şeyden geçmiş bir seferî.
Türk sinema tarihinde ‘Türkiye’nin ilk kadın senaristi’ olarak anılsa da, bu önemli sıfatın çok çok ötesinde bir kadın! Yorgun bir mücahide…
Derununa erdiği türlü çilelerle nakşedilmiş o dursuz duraksız hayatının son demleri, ‘Gayrettepe’de geçmişti hep! ‘Gayretli’ dense çok sönük kalacak denli zorlu bir hayatın, o en son demleri.
Ve oturduğu semtle tevafuk eden, oldukça hikmetli bir serüvendi onunkisi! Zorlu bir koşunun ardından, yeryüzünü izliyordu o dingin zirvelerden! Son derece büyük görünen, o küçük oyunu…
Oyunun küçüklüğünü ve sahteliğini, çok ufak yaşlarda sezmişti aslında! Hatta sezmek şöyle dursun, çepeçevre kuşatıldığı o keskin trajediyi geri püskürtebilmek için çok çığlık atmıştı! Ciğerlerini yırtarcasına bağırdığı nice zor zamanları olmuş ve kimselerin duymadığı o keskin çığlıklar; kendine has o farklı yola kılavuzlamıştı onu.
Elit bir çevrede, yabancı mürebbiyelerin elinde yapayalnız geçen bir çocukluk ve buluğ çağlarında kapıyı çalan o öncü sarsıntılar! Çok takla atmış, çok ses vermiş, çok aramıştı; neyi, kimi aradığını bilmeden. Ve nice debdebeden sonra Füsusü’l-Hikem’le tanışıp, şöyle demişti kendisine! “Ayşe! Bugüne kadar okuduğun, öğrendiğin, sana yapılan her türlü telkin yanlıştı!”
Füsus; ait olduğu, özlemle beklediği o farklı âleme bir giriş kapısı olmuştu onun için! Deli gibi susadığı çok gerçek ve bitimsiz bir hikâyenin ilk paragrafı. Ve “Okuduğum en olağanüstü metin!” dediği, hasta yatağının başucuna bir dost tarafından bırakılan bu sırlı metin; hep özeli olarak kalmıştı onun. Hasretten vuslata geçişin milat çizgisi!
1960’lı yılların başlarından itibaren kaleme aldığı, ruh ve zihin dünyasını yansıttığı nice ünlü senaryo vardı ama bu zamana kadar yaptığı hiçbir iş, onu bu kadar karşılamamıştı! Burası başkaydı artık…
“Delilik Ülkesinden Notlar” ve “Bir Ruh Macerası” gibi özel metinlerle hep farklı bir yere koyduğu “Şebek” isimli romanıysa; bu farklı âlemde dem tutabilmenin öncü sinyalleriydi aslında!
“Kafka’nın büyük etkisi var üzerimde!” dediği “Şebek”, sancılı zirvelerden seyrettiği o küçük oyunun sıra dışı bir yansımasıydı misal! Yani çektiği o derin ıstırabın nedenini, niçinini; tasavvufla tanış olduktan sonra anlamıştı ancak…
Ardından dergâh hayatı ona kapılarını açmış ve çocukluğunda yolunu gözlediği o koz helvacı; Cerrahi Şeyhi Safer Dal Efendi olarak çıkmıştı karşısına! Ve korkularını, vehimlerini, varlık sancılarını dindiren zikre sarılmıştı, bir daha bırakmamacasına. “Dilimden düşmeyen üç kelime var: İlham, keşif ve fetih.” cümlesi de, ondan sonra gelmişti işte!
Cumhuriyet Türkiyesi’nin elit kesimine mensup bir ailesi, üst düzey bir çevresi vardı ama bambaşka denizlerin balığıydı o. Her ne kadar Batılı mürebbiyelerin elinde anadilinden önce Almancaya hâkimiyet kazanarak yetişen ve en iyi okullarda en iyi eğitimleri alan seçkin biriyse de; bunların hiçbiri doyurmaya yetmemişti o seferî ruhunu!
Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Memduh Ün gibi dönemin en ünlüleriyle hemdem olmuş, sinemanın ve entelektüel çevrenin en önemli isimleriyle çalışmıştı hep. Kemal Tahir gibi güçlü bir ismin en yakınındaki kişi olmuştu hatta! Ama bu görkemli çevre, onun şu tarihî cümleleri kurmasına engel olamamıştı sonuçta!
“Dünyayı modern Batı’nın sığ, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası; otuz yaşımda şizofreniye götürdü beni. Bana doğduğumdan bu yana hiç kimse, doğrudan Allah’ı telkin etmedi! Allah’tan başka her şey öğretildi bana. Ve bu yüzden deliliğim, sonunda bir ebedî hayat bilinci olarak geldi bana…”
Korkuları ve acıları dayanılmaz bir hâl alınca duanın devreye girip acısını hafiflettiğini söyleyen Şasa, kökü işaret ediyordu aslında. Aslî olana süzülmeden bu matrıx’ten çıkılamayacağını bağırıyordu tüm hayatıyla! Ve kökleri öylesine büyük bir iştiyakla, öylesine titreterek işaret ediyordu ki; onun hayat serencamında hem bâtınen, hem de zahiren idrak ediyorduk bunu! ‘Kökün kutsiyeti’ni yani.
“Kökleriyle barışmayanlar soylu işler yapamaz!” diyen Şasa hem kendi öz kültürüne yaban duranın sergilediği anomali hâli resmediyor ve çıkmaz sokağı işaret ediyor; hem de manevi bir varlık olan insanın, o asli koordinatları bulmadı mı hiçbir menzile erişemeyeceğini haykırıyordu!
Ve tüm çilesi de, bu haykırış içindi zaten…
“İman, ibadet, tevekkül, sabır, kanaat ve manevi bir tavır yoksa; insanın dünyada işi zor!” diyen Şasa’nın hikmetli yolculuğu; bugün büyük bir işaret çağın insanına!
Onca arayışın ve sıra dışı sancının ardından “Dünyayı dünyayla çözmenin sonu yok!” diyen bu çığlık, abartısız bir mihenk taşı!
Tabii ki meraklısına, hakikate müşteri olana…