Makale

Din Mühendisliğine Karşı SIRAT-I MÜSTAKİM

GÜNDEM

Din Mühendisliğine Karşı SIRAT-I MÜSTAKİM

Prof. Dr. Muammer ERBAŞ
Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Sırat-ı müstakim, İslam’ın esası ve temel prensibi olan tevhid ve vahdet yoludur.

Günde beş vakit kıldığımız namazlarımızın her rekâtında, Fatiha suresini okur ve orada Rabbimize, bizleri, sırat-ı müstakim yani İslam’ın dosdoğru yolundan ayırmaması için dua ederiz: “Bizleri, doğru yoluna eriştir.” (Fatiha, 1/6.)
Sırat-ı müstakim, İslam’ın esası ve temel prensibi olan tevhit ve vahdet yoludur. Tevhit, yine Fatiha suresinde haykırdığımız üzere yalnızca Allah’a kulluk edip sadece Ondan yardım dilemektir: “Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5.) Çünkü bütün mevcudatın yegâne yaratıcısı ve yöneticisi Allah Teala’dır ve sonunda her şeyin dönüşü yine O’na olacaktır.
Bütün evrende hâkim olan sünnetullah tevhit üzere işlediği gibi, biz insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu da yine tevhide bağlıdır. İnsanoğlu tevhitten yani Allah’a kulluktan saptığında, sırat-ı müstakimden de çıkmış olur. O zaman ortada vahdet; yani birlik, beraberlik ve kardeşlik kalmaz, onun yerine her yere fitne; yani ayrılık, düşmanlık ve çatışma hâkim olur.
Bir de din mühendisliği vardır ki bu, birilerinin kendilerini ilah konumuna koyup Allah adına din ötesinde dinler, bazen de din içinde yeni dinler uydurmasıdır. Bunun dinî terminolojideki adı Allah’a şirk koşmaktır. Zira din mühendisliğinde hüküm koyucu Allah Teala değil, onun adına ilahlığa soyunan sahte din adamlarıdır.
Tarih boyunca pek çok kimse ve kesim din mühendisliğine soyunmuştur. Dinler tarihi ve mezhepler tarihi kitapları, hepsinin sonu hüsran olan bin bir çeşit din mühendisliği örneğiyle doludur. Bunlardan kimi daha yolun başında, kimi ortasında, kimiyse sonunda sırat-ı müstakimden; yani peygamberlerin ortaya koyduğu İslam’ın apaçık hak yolundan sapmak suretiyle helak olmuştur. Fakat beraberlerinde yüzlerce-binlerce kimseyi de felakete sürüklemişler ve yeryüzünü kana ve gözyaşına bulamışlardır.
Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Ke-rim’de peygamber kıssaları aracılığıyla bizlere bütün bunları yaşanmış örnekleriyle tek tek anlatmaktadır. Şöyle ki;
Kimi din mühendisleri, güneş, ay, dağ, deniz, ırmak, vb. tabiat unsurlarına kutsallık atfedip insanları bunlara tapındırmak suretiyle sırat-ı müstakimden sapmış ve saptırmışlardır. Hâlbuki İslam’a göre bunların hepsi, Allah Teala tarafından eşref-i mahlukat olan insanın emrine amade kılınmış birer ihsandır. Tıpkı İbrahim kıssasında anlatıldığı gibi doğaya tapılmaz: “Gece basınca bir yıldız gördü, işte bu benim Rabbim! dedi; yıldız batınca, batanları sevmem dedi.” (En’am, 6/76.) Olsa olsa Rabbimizin emaneti olarak doğaya saygı duyulur ve kendisinden daha düzgün istifade etmenin yolları aranır.
Kimi din mühendisleri, kendi elleriyle yaptıkları bir takım putlara kutsallık atfedip insanları bunlara tapındırmak suretiyle sırat-ı müstakimden sapmış ve saptırmışlardır. Akıl ve fikir sahibi bir insanın kendi eliyle yaptığı bir şeye tapınması, onun için ne kadar küçük düşürücü bir durumdur. Tıpkı Cahiliye Arab’ı gibi; önce helvadan bir put yapıp ondan medet umacaksın, ardından da acıktığında onu yiyip karnını doyuracaksın. Bütün putlar, insanoğlunun şişirdiği her an patlamaya hazır içi boş birer balon gibidir. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek, şu şekilde ortaya konur: “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı… Bu (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm, 53/19-23.)
Kimi din mühendisleri, kendi seçtikleri birtakım kimselere kutsallık atfedip insanları bunlara tapındırmak suretiyle sırat-ı müstakimden sapmış ve saptırmışlardır. İslam’ın gönderiliş gayesi, yeryüzünde kula kulluğu önleyip bütün insanlığı Allah önünde aynı konumda eşit haklara sahip kılmaktır. Bütün peygamberler, insanlığa bu temel öğretiyi bildirmiştir. Fakat ehlikitaptan birileri çıkıp on yıllar sonra Hz. İsa’ya uluhiyet atfetmiştir. Ona atfedilen uluhiyet, kiliseye; oraya mensup din adamlarına geçmiştir. Tanrı adına konuşup hüküm veren bu din adamları, doğal olarak saçmalamış, bunun ötesinde zalim krallarla işbirliği yaparak insanları zulümden zulme sürüklemiş, cenneti tekellerine almış, onun bahçelerini maddi menfaat karşılığı parsel parsel satmış, cennet vaadiyle binlerce zavallı kimseyi Haçlı seferlerinde telef olmaya yollamıştır. Neticede insanlık, onlar yüzünden Orta Çağ’ın zifiri karanlıklarına gömülmüştür: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31.)
Maalesef zaman içinde aynı hastalık Müslümanlara da bulaşmıştır. Öyle ki İslam âleminde din adına kutsallaştırılan birtakım kimseler, insanları Rablerine kul olmaktan uzaklaştırıp kendilerine kul-köle hâline getirmişlerdir. Kerameti kendinden menkul bu sapkın kimseler, masum ilan edilip asla sorgulanamamışlar, Allah adına helalleri haram, haramları helal kılmışlar ve onlarca-yüzlerce-binlerce kimseyi şuculuk-buculuk adına bölüp parçalayıp sırat-ı müstakimden çıkararak birbirleriyle çatıştırmışlardır. Maalesef pek çok şuursuz ve cahil Müslüman da, hiç düşünüp taşınmadan onların “yat” emriyle yatmış, “kalk” emriyle kalkmış, “öl” emriyle ölmüş ve bunu bir marifet sanarak hem dünya, hem de ahiretlerini bütünüyle karartmışlardır. Neticede insanı ilahlaştıran bütün bu kesimler yok olmuş, fakat geride İslam âlemini kan ve gözyaşına boğan son derece acıklı ve vahim hikâyeleri kalmıştır.
Hâlbuki İslam’da insana kutsiyet atfedip ona tapınmak yoktur. Zira Allah katında en üstün kimseler peygamberlerdir, fakat onlara da tapınılmaz. Bilakis onlar, Allah’ın seçtiği kimseler olarak üsve-i hasene kabul edilip örnek alınırlar. İsmet sıfatına sahip oldukları halde peygamberlerin de ufak tefek zelleleri vardır. Ümmetleri onlara körü körüne değil, bilakis akıl ve nakil ışığında araştırıp sorgulayarak tabi olmuşlardır. Nitekim sahabe efendilerimiz, anlamadıkları bir husus olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’e; “Ya Rasulallah! Bu buyruğunuz vahye mi dayanıyor, yoksa kendi görüşünüz mü? Vahye dayanıyorsa, biz onu anlamadık açıklayıp izah edin, yok şayet kendi görüşünüz ise, öyle değil de şöyle yapsak olmaz mı?” diyebilmiş ve zaman zaman Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi görüş ve arzusunu bir yana bırakıp onların görüşünü tercih etmiştir.
Bizim dini geleneğimiz de, bu yönde oluşmuş ve gelişmiştir. Zira dinî ilimlerde hiçbir âlime kutsiyet atfedilmemiştir. Her âlim, Kur’an ve sünnet ışığında kendi görüş ve tercihlerini açık bir şekilde ortaya koymuş, bizzat talebeleri bunları sorgulayıp eleştirerek geliştirmiştir. Değişik ilmi ekoller meselelere farklı yönde yaklaşmış ve neticede İslam Medeniyeti bütün âlim ve ekollerin katkısıyla ortak bir inşa süreci içinde gelişmiştir. Örneğin; fıkıh alanında sonraki dönemlerde bir fetva verileceğinde, kimi zaman İmam Azam, kimi zaman İmam Şafii, kimi zaman diğer imamların, kimi zaman da onların talebeleri İmam Muhammed, İmam Züfer ve diğerlerinin görüşleri tercih edilmiş, bu noktada şahıslar değil, onların görüşleri ve bu görüşlere temel teşkil eden Kur’an ve sünnete ait nakli deliller esas alınmıştır.
Kimi din mühendisleri de, şuculuk-buculuk adı altında kendi kurdukları birtakım oluşumlara kutsallık atfedip insanları bunlara tapındırmak suretiyle sırat-ı müstakimden sapmış ve saptırmışlardır. Hâlbuki Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, insanlığa yegâne hak din olan İslam’ı getirmiş ve bildirmiştir. Bununla birlikte ehlikitap müntesipleri, kendilerine emanet edilen bu hak dini tahrif etmek suretiyle ortaya Hristiyanlık, Yahudilik, vb. farklı dinler çıkarmış, bu da yetmiyormuş gibi zaman içinde onları da Katolik, Ortadoks, Protestan diye dilim dilim bölüp parçalamışlardır. Bugün için Batı’daki kiliselerin ait olduğu mezhep sayısını ve türünü bilene aşk olsun. Hâlbuki Kur’an’da Allah Teala, hepsine birden şöyle sesleniyor: “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” (Âl-i İmran, 3/67.)
Bazı cahil Müslümanlar, kendilerine İslam’ı ve onun iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünneti değil, bilakis tabi oldukları mezhep veya meşrep ile onun beşeri kaynaklarını esas almışlar, bu durumda karşımıza din içinde ayrı dinler çıkmıştır. Mezhepler tarihi kitaplarında onlarcasının adı geçen bu kesimler, önce İslam’ın tevhit inancını zedeleyip şirke düşmüşler, ardından da bunun doğal sonucu olarak ümmetin vahdetini yok edip onu parça parça bölmüş ve nifaktan nifaka sürüklemişlerdir.
Allah katında yegâne din İslam’dır. İslam ise, iman ve ibadet esasları, helal-haramları ve ahlak esaslarıyla apaçıktır. Bütün mezhep ve meşrepler İslam’a ulaştığı, onun iki temel kaynağı Kur’an ve sünnete uyduğu ölçüde muteber ve meşrudur. Kim İslam’ı değil de kendi mezhep ve meşrep anlayışını esas alıyorsa, kim İslam milletini ve ümmetini değil de kendi yandaşlarını önceliyorsa, kim Müslümanların birlik, beraberlik ve kardeşliğini değil de kendi gurubunun menfaat ve çıkarlarını savunuyorsa, şunu iyi bilsin ki o sırat-ı müstakimden sapmıştır; yani dalalet ve hıyanet içindedir.
Kimi din mühendisleri ise, İslam’ı bir yana bırakarak belli bir ırka kutsallık atfedip insanları ona tapındırmak suretiyle sırat-ı müstakimden sapmış ve saptırmışlardır. Kur’an’da bunun tipik misali Beni İsrail’dir. Allah Teala, onlara ıslah olmaları için pek çok kutsal elçi yollamış, onlar ise meseleyi tersinden okuyarak; “Madem ki Allah bizlerle bu kadar çok ilgileniyor, o hâlde bizler Allah’ın seçkin öz evlatları ve sevgilileriyiz, diğerleri ise Onun ikinci sınıf üvey evlatları olmalı,” demişler ve bu durumda ortaya insanlık suçu olan ırkçılık çıkmıştır. Şöyle ki Allah Teala, onlara öldürmeyin demiş, fakat onlar kendilerinden olmayanları öldürmüş; çalmayın demiş onlar başkalarından hep çalmış; yalan söylemeyin demiş, yine onlar kendileri dışındaki herkesi kandırmıştır: “Yahudiler ve Hristiyanlar Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğini de cezalandırır. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.” (Maide, 5/18.)
Kur’an, bizlere, inananların kardeş olduğunu bildirmektedir: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat, 49/10.) Bu ilahî buyruk doğrultusunda Hz. Peygamber, asırlar önce Arabını Acemini, Türkünü Kürdünü, Batılısını Doğulusunu İslam bayrağı altında kardeş yapmış, bu sayede Müslümanlar dünyanın dört bir yanına birlik, beraberlik ve kardeşlik götürmüştür. Fakat maalesef daha sonra İslam âlemi, adım adım tekrar cahiliye karanlığına bürünmüştür.
Bütün bu kötülüklerden kurtulmanın yegâne yolu, ümmet olarak hep birlikte İslam bayrağı altında sırat-ı müstakime geri dönmektir. Netice itibarıyla;
Sırat-ı müstakim, Allah dışında tapılacak başka hiçbir kutsal tanımayıp sadece Ona kul olmaktır; zira Allah Teala bize Rab olarak yeter.
Sırat-ı müstakim, İslam dışında başka hiçbir kutsal mezhep veya meşrep tanımayıp sadece ona millet olmaktır; zira İslam bize din olarak yeter.
Sırat-ı müstakim, Hz. Peygamber dışında başka hiçbir kutsal efendi veya lider tanımayıp sadece ona ümmet olmaktır; zira Hz. Peygamber (s.a.s.) bize örnek olarak yeter.
Sırat-ı müstakim, Kur’an dışında başka hiçbir kutsal kitap tanımayıp sadece onu rehber edinmektir; zira Kur’an-ı Kerim bize kitap olarak yeter.