Makale

Aşırı Uçlardan Orta ve Dengeli Duruşa

VAHYİN AYDINLIĞINDA

“Böylece, sizler insanlara birer şahit ve örnek olasınız ve peygamber de size bir şahit ve örnek olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık.”
(Bakara, 2/143.)

Aşırı Uçlardan Orta ve Dengeli Duruşa

Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri

KÜÇÜLEN dünyanın şahit olduğu bütün çalkantı, savaş, vurgun ve sömürü hareketlerinin ortaya çıkardığı aşırılık, dengesizlik ve huzursuzluklar artık sadece bulunduğu yeri yakmakla kalmıyor, sirayet ederek problemin arkasındaki sinsi elleri de rahatsız edecek hâle geliyor. Medeniyetler merkezinde (Orta Doğu demiyorum) yakılan cehennemî ateşten canlarını kurtarmak için canhıraş çırpınışlarla Batı’ya sığınma çabalarının ortaya koyduğu fotoğraf budur.
Göklerdeki sonsuz denge ve düzen, her bir gök cismini kendi için çizilen yoldan sapmadan, daha hızlı ya da daha yavaş değil, kendisi için belirlenen süratle yol almasına bağlıdır. Bu düzende her varlık kendisine biçilen rolü, ne fazla ne eksik, aynen yerine getirir. İnsan akıl ve iradesini kullanarak bu nizamı hayata taşımak durumundadır. İşte yaşanabilir bir dünya için bu denge ve orta yol düzeninin insan hayatında da gerçekleşmesi gereklidir. Çünkü insan ve özellikle mümin bu nizamın dışında değildir. Aksi tutum insanı ifrat ya da tefrit çizgisine taşır.
İslami bakış açısıyla, dinî, ahlaki görev ve davranışlarda itidal noktasını aşan her yöneliş ifrat; bu noktanın gerisinde kalacak her gevşek ve ihmalkâr tutum ise tefrittir. Bu her tutum da kulu Allah ile olan ilişkilerinde ilahî iradeyi dikkate almayan, başına buyruk bir konuma sürükler. Bu ölçüden taviz veren her türlü uzlaşmacı ve terkipçi tutumlar denge ve itidal dışıdır, dolayısıyla Kur’an’ın telkin ettiği itidal algısına aykırıdır.
Dengeli ve tutarlı hayatı, mümini diğer kişilerden ayırır. Bu niteliği ile mümin çağın getirdiği meydan okumalar ve aykırı akımlar karşısında kararlı ve dik bir duruş sergiler. Karar vermek gerektiği yerde şaşırıp kalmaz, fikir saldırıları karşısında kişiliğini yitirmez. Hayatını dinî ve dünyevi diye kısımlara ayırmaz, ona bütüncül bir yönelişle bakar. İslam’ın diğer dinlerden farklı olarak itikat, toplum, devlet, iktisat, siyaset, ahlak gibi hayatın her alanına müdahil olduğunun bilincindedir. Bilir ki dünyasını da ahiretini de dini düzenler. Ruh dünyası ile maddi hayatına eşit şekilde önem verir. Kuru bir tutuculuğa iltifat etmediği gibi hayatını sahip olduğu değerlerin kontrolünden çıkaracak şekilde dünyevileşmez.
İtidal ve dengenin temel ölçüsü vahiydir. İnsan sadece akıl, duygu ve tecrübeleri ile bu denge hâlini yakalayıp sürdürebilme imkânından yoksundur. Zira o, akıl irade ve feraset gibi artı değerler yanında bunları etkisiz kılacak şehvet, ihtiras ve hâkimiyet arzusu gibi olumsuz etkenlerin nesnesi durumundadır. Bu zıt çekim merkezlerinin kendi hâline bırakılması bir kargaşa ve çatışma ortamının ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılıyor. Sonuçta kişi bakar kör konumunda bir uçtan bir uca savrulan bir varlık hâline geliyor. Yürüdüğü yol ne kadar geniş, düz ve pürüzsüz olursa olsun, gözü kapalı ve rehbersiz olarak yürüyen kimsenin yoldan çıkması kaçınılmazdır. İnsanın başıboş bırakılmaya gelmez bir varlık oluşu (Kıyame, 75/36.) da buradan kaynaklanıyor. İşte tam da burada vahiy, insanı bu itme ve çekmelerin denge noktasına getirecek ilahî kontrol mekanizmasını, dini devreye sokuyor.
Ayette İslam toplumunun orta bir ümmet oluşuna yapılan vurgu ile bir yandan Müslümanlara bu konumlarını korumaları yönünde uyarı yapılırken bir yandan da onlara, bütün insanlara örnek olma görevi yüklenerek Kur’an’ın getirdiği nizamın evrenselliğine de işaret ediliyor. Müslümanların evrensel bir toplum örneği oluşturacak noktaya gelmesinde Kur’an’ı yaşayarak hayata geçiren Rasulüllah’ın örnekliği merkezi bir konum işgal ediyor.
İslam ümmetinin vasat ve dengeli bir ümmet oluşu, inançta, ibadette, dünya-ahiret ilişkileri bağlamında, zamanı kullanmada, mali konularda, tutum ve davranışlarda, sevgi-nefret, dostluk-düşmanlık gibi duygusal yönelişlerde, yeme ve içme, giyim-kuşamda… olmak üzere insan hayatının bütün alanlarını kapsamına alır. Bu hedefe ulaşmak için her şeyden önce ilahî nizamın canı, aklı, dini, malı ve nesli koruma şeklindeki temel sabiteleri ile çağın değişkenleri arasında uyum sağlanması gerekiyor. Aksi hâlde ifrat ve tefrit yönünde savrulmalar kaçınılmaz olur. Bu ilkelerden verilecek her türlü taviz kim ve ne adına verilirse verilsin dengesizlik unsuru olacaktır.
Tevhit temeline dayalı İslam inancı alanında bazı ifrat ya da tefrit nitelikli görüşler vücut bulmuşsa da itidalin temsilcisi konumundaki ana yapı (ehlisünnet yönelişi) daima hâkim ve etkin kalmaya devam ede gelmiştir. Gazali’nin ehlisünnet inancını savunduğu eserine “el-İktisat fi’l-İ’tikat” (İtikatta Orta Yol) adını vermesi bu bakımdan anlamlıdır. Yorumun girdiği alanlarda olduğu gibi inanç alanında da tevhidin ruhuyla bağdaşmayan kabul ve anlayışların bulunması söz konudur. İnsan tabiatı buna müsaittir. İslami temel esaslar bütün açıklığı ile ortada iken genel anlamda itidal olgusunun Kur’an ve sünnetin temel ilkelerinden biri oluşu bu alandaki beşerî zaafın telafisine yönelik gibi görünmektedir.
Dinî pratikler dengeli bir hayatın temel dinamiğidir. Onun için bu alanda sergilenecek aşırılıkların olumsuz etkisi katlanarak büyür. Nitekim eski milletler dindeki aşırılıkları yüzünden helak olmuşlardır. (Ahmed b. Hanbel, I,183.) Allah’ın Rasulü, “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O hâlde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size müjdeler olsun.” (Buhari, İman, 2.) buyuruyor.
Sevgi ve merhamet en temel insani niteliklerden biri olmakla birlikte ifrat ve tefrite uğramaları hâlinde tahrip edici birer unsura dönüşmeleri kaçınılmaz olur. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Sevdiğini ölçülü sev, bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız, bir gün dostun olabilir.” (Tirmizi, Birr ve’s-Sıla, 60.) şeklindeki uyarısı insanı bu olumsuz sonuca karşı koruma altına alıyor.
Bireyin içinde yaşadığı maddi ortam ve toplum ile ilişkilerde de dengeli ve itidal içinde olmak önemlidir. Bu sebeple İslam ruhbanlığı yasakladığı gibi dünyevileşmeyi de reddeder. “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış.” (Münavi, Feyzülkadir [I-VIII, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Birinci Baskı, Beyrut 1994] II, 31.) şeklindeki nebevi yönlendirme bununun pratik bir ifadesidir.
Yeme-içmeden tutunuz da hayatın iliştiği her alanda gereksiz ve yararsız tüketim yasaklanmıştır. Aksine davranış Allah’ın sevgisini yitirme sebebidir. (En’am, 6/141.) Kur’an müminleri israf ve cimrilik etmeyen, bu ikisi arasında orta bir yol tutan kimseler olarak takdim eder. (Furkan, 25/67.) İnsanların önemli bir kısmının fiili çalışmadan uzak kalması geri kalanların yükünü artırmakta, köle ve işçi olarak zor hayat şartları altında ezilmesine sebep olmaktadır. “Ne var ki bunun daha uzak sebebi lüks ve şatafattır. Nitekim az sayıda insan lüzumsuz, gereksiz ve ince zevklere hitap eden şeylere sahip olabilsin, hatta yapay ihtiyaçlarını temin edebilsin diye insanlar mevcut güçlerinin büyük bölümünü bu tür şeylere hasretmek ve dolayısıyla zorunlu ve vaz geçilmez olan şeylerin üretiminden el çekmek zorunda kalırlar.” (Schopenhauer, Hukuk Ahlak ve Siyaset Üzerine [Say yay. 2. Baskı, İst. 2010] s. 95.) Bu yararlı üretimin düşmesi ve lüks ve şatafat şeklindeki ifratın yoksulluk şeklinde toplumun geniş katmanlarına dönmesi demektir.
Orta ve dengeli bir hayat çizgisinin formülünü Kur’an, “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 28/77.) ayetiyle tespit ediyor. Her iki dünya için yararlı eylemlerin üretilip sürdürülebilmesinin şaşmaz yöntemi budur.