Makale

Kaynak değer olarak AİLE VE BİREYSELCİLİK SORUNU

Doç. Dr. Burhanettin Tatar
O. M. Ü. İlah. Fak.

Kaynak değer olarak
AİLE VE BİREYSELCİLİK
SORUNU

Belki doğduğumuz andan itibaren bizi kuşatan, bize bir tür hayat nefesi üfleyen ve yaşadığımız sürece bize kucak açan aile ortamına ilişkin derin tecrübelerimizi dile getirmenin zorluğunu hepimiz biliriz. Aile kavramının çöküntüye uğradığı durumlarda ailenin ne anlama geldiğini daha iyi fark etmekle birlikte, bizi ailenin değerini yeterince takdir etmekten alıkoyan nedir? Onun daha çok geleneksel bir değer ortamı olarak bizi kendine çağıran sesini duymakta neden zorlanırız? Bazı kutsal kitaplara baktığımızda ailenin ilk insanlarla yani Adem ve Havva ile birlikte teşekkül ettiğini görürüz. Bu bakımdan insanın kendini evrende bulması ile kendi yuvasını teşkil etmesi neredeyse aynı zaman dilimine tekabül eder. Elbette burada insanın yaratıcı özelliğinin belki en köklü tezahürünü görmek mümkündür; yani tabiatın kendisine sunduğu imkanlarla yetinmeyen insan belki tüm hayatının en büyük buluşunu yapmıştır aile ortamını oluşturarak... Diğer canlılarda da aile yapısına nispeten benzer birtakım birlikteliklerin oluşu ile insanın en temel buluşu olan aile arasında paralellik görmek aslında yanıltıcıdır. Çünkü aile, salt birlikteliğin çok ötesine giden bir ortak anlama ve değerler kaynağı olarak diğer canlıların birlikteliklerinden farklı bir düzleme sahiptir.
Aile; en geleneksel değerimiz olmakla birlikte, aslında daha geride değerlerin üretildiği bir ortamdır. Bu yüzden aileyi sadece diğer geleneksel değerlerimizin yanı sıra duran bir değer gibi algılamak yanıltıcıdır. Belki şöyle desek daha doğru olacaktır: Aile, değerlerin değeridir veya kaynak değerdir. Ne demek istediğimi, hemen her vesile ile verdiğim bir başka örnek ile açıklamalıyım. Aile, tıpkı dil gibi hem bizim bir değerimiz hem de tüm değerlerimizin bir kaynağıdır. Nasıl ki dil birtakım cümleler, eserler, eylemler ve inançlar üretmemize imkan veren ve bu canlı karakteriyle hayatımızı destekleyen bir zemin ise, benzer şekilde aile de şahsiyetimizin, tavırlarımızın, dünya görüşümüzün inşa edilmeye başlandığı en temel ortamdır. Orada bizler üretiliriz başlı başına bir değer olarak. Aile bizim gibi değerlerin üretildiği bir kaynak olarak değerlerin değeridir.
Bu yüzden aile ortamı içinde yeşeren tecrübelerimizi dile getirmekte ve gerçek anlamıyla ailenin değerini takdir etmekte hepimiz bir şekilde zorlanırız. Aileye ilişkin her değerlendirmemiz sonuçta aile içinde edindiğimiz tecrübelerle şekillenir. Tabir caizse aile dediğimiz şey bir tuval ve boyalar, aile tecrübelerimiz ise bu tuval üzerine çizilen şekiller gibidir. Her bir ailenin kendine özgü şekiller içinde farklı tecrübelere yol açtığını göz önüne aldığımızda hiçbir aile ortamının aslında bir başka aile ortamıyla kıyaslanamayacağını fark ederiz. Bu bakımdan her bir aile ortamı, dışarıdan açıkça gözlemle- yemeyeceğimiz bir orijinal ve farklı bir dünyadır... Her bir aile ortamı farklı bir resim yada tablonun teşekkül etmesidir.
Geldiğimiz bu noktada yukarıda kısmen değindiğim insanın en yaratıcı buluşu olarak ailenin orijinalliği hususu daha bir aydınlanmış olmalıdır, insan, aile ortamını icat ederek kendisini tabiattan kısmen ayırdığı gibi, her bir aile ortamını diğerlerinden farklı kılarak bu orijinalliği pekiştirmektedir. Böylece aile ortamı, değerlerin değeri olduğu kadar aynı zamanda çok özel bir değer olarak kendi yerini korumaktadır.
Elbette tüm genellemelerin maruz kaldığı sıkıntıya açık olmakla birlikte, ailenin kaynaklık ettiği değerleri doğrudan tecrübe edemeyenlerin değerlere bakışında bile bir farklılık gözlemlenebilmektedir. Daha açık söylersek, aile ortamı içinde algılanan değerlerin aile ortamı dışında aynıyla algılanması bana pek mümkün görünmemektedir. Bu yüzden aile ortamı dışında yetişenlerin bizzat "değer" kavramına gereken değeri verebilecekleri konusunda tereddütlüyüm. Bu açıdan bakıldığında ailenin çöktüğü yerlerde neden diğer değerlerin de çökmekte olduğunu daha rahat kavrayabiliriz. Aile, değerlerin kaynağı olarak hemen diğer tüm değerlerimizi bir şekilde destekleyen, onların anlam kazanmasına imkan veren ve yaşanan değerler olarak tecrübe edilmesini sağlayan kaynak değerdir. Artık geleneksel aile anlayışlarımızın, geleneksel değerlerimizin ve geleneksel anlama tarzımızın değişmeye başladığı çağdaş dünyada aile eskisi gibi değerlerin değeri olmaya devam edebilecek midir? Artık, boşanma oranlarının hızla yükseldiği ülkemizde ve diğer toplumlarda ailenin orijinalliğinden ne ölçüde söz edebileceğiz? Yoksa kutsal metinlerin sundukları şekliyle insanoğlunun en temel buluşu olan aile artık bir buluş olmaktan çıkarak kaldırılması zor bir yük haline mi gelmektedir? Değerler değerini ya da kaynak değeri hızla kurumaya sevk eden şey nedir? Acaba insanoğlu, aile dediğimiz temel değerin daha da gerisinde bir başka değeri mi keşfetti ve böylece aile bir yüke dönüştürülmeye başlandı?
Modern Batı toplumlarına genel olarak bakıldığında orada aile değerinin içinden keşfedilen ancak aile dediğimiz kaynak değerle pek de uzlaşmayan bir başka değerin keşfedildiğini fark ederiz: Bireyselcilik. Bireyselcilik, ailenin birtakım kuralcı ve baskıcı görünüm alması durumunda bireyin kendi haklarını ve kişiliğini koruma çabası olarak çoğu insana anlamlı gelmektedir. Belki burada sadece kuralcı ve baskıcı aile yapısı yerine aynı zamanda aile içinde farklı değerlere sahip insanların bulunmasına da dikkat çekmek yerinde olacaktır. Batı toplumları, klasik çağlarda görülmeyecek şekilde bireyselcilik dediğimiz bir başka değeri keşfederek aile yapısının geleneksel görünümünü değiştirmiştir.
Bu durumu kabaca şu şekilde de açıklayabiliriz: Geleneksel aile ortamı, değerlerin değeri olarak varlığını sürdürürken, diğer taraftan aile içi otorite veya oto-kontrol sistemine de yol açmıştır. Bu yüzden geleneksel aile yapısında dikey bir hiyerarşi ya da otoritenin teşekkülünü gözlemleyebiliriz. Bu durum elbette aile ortamının yeşerttiği değerlerin aile bireyleri üzerinde bir yaptırım gücüne sahip olması ile eş anlamlıdır. Ve ister istemez değerler ile yaptırım gücü arasındaki paralelliği kuracak ve koruyacak bir baskıcı tutuma yol açabilmektedir.
Batı toplumları, değerler, yaptırım gücü ve baskıcı tutum arasındaki bu ilişkiyi ancak bireyselcilik dediğimiz yeni değeri keşfederek çözebilmiştir. Ne var ki bu çözülme dikey hiyerarşik yapıya yatay bir görünüm kazandırsa da sonuçta aile ortamı ile bireyselcilik arasında bir denge kurmayı başaramamıştır. Bugün başta A.B.D. ve Batı toplumlarında görülen ailenin hızla çöküşü insanoğlunun en eski buluşu ile en yeni buluşu arasında henüz bir denge sağlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Batı toplumları ile açık bir iletişim içinde bulunan ülkemiz de elbette kendi tarihinden ve din anlayışından getirdiği geleneksel değer olarak aile ile hızla Batı’dan tevarüs ettiği bireyselcilik arasında denge noktasını keşfedebilmiş değildir.
Elbette ülkemiz insanının yeni tanışmakta olduğu bireyselcilik değeri ile geleneksel değeri olan aile arasında sağlıklı bir ilişki kültürü oluşturmasını hemen bekleyemeyiz. Ne var ki buna karşılık hızla yitirilmekte olan bir değer olarak aile, içinde yaşandığı sürece değeri anlaşılabilecek bir temel değerdir. Ailelerin çöküp gittiği yerde ailenin eskisi gibi temel veya kaynak değer olarak bir ortam teşkil etmesini bekleyemeyiz. Aile ortamı, adeta bir cam kase gibi bir açıdan son derece kırılgandır da. Bir kez kırıldı mı artık onun eskisi gibi derlenip toparlanabileceğini ummak nafiledir. Olsa olsa eski bir değer olarak onun hatırası yaşanabilir. Bugün V A.B.D.’nde ancak Noel kutlamalarında yılda bir kez bir araya gelebilme imkanına kavuşan bireylerin aile ortamını eskiyi yad etme düşüncesinin ötesine götürebilmeleri mümkün olmamaktadır.
Bu durum karşısında modern Batı toplumları, geleneksel aile kavramının çekirdek işlevi ile karşılaştırılamayacak şekilde parti, hayır kurumlan, sendikalar, eğlence kulüpleri gibi bireyselciliği ilk bakışta zedelemez görünen dağınık bir geniş aile ortamı içinde bireylerin yalnızlığını giderme çabasındadır. Ne var ki bu geniş ve dağınık aile modelleri artık değerlerin değeri olan aile ile karşılaştırılamayacak kadar zayıflıkta ve sınırlılıkta basitçe bazı güncel değerlerin paylaşımını mümkün kılan bir örgütlenmeden başka şeyler değildirler.
Günümüzde ailenin genel durumuna ilişkin bu yüzeysel tasvirlerimiz karşısında acaba İslam bize neyi telkin edebilir? Modern bireyselcilik değeri karşısında geleneksel şekliyle aile kurumunu korumak İslam inancı açısından ne ölçüde mümkündür? Dahası, İslam anlayışımız içinde kaynak değer olarak aile ile bireyselcilik dediğimiz yükselen değer arasında bir denge kültürü oluşturabilmemiz söz konusu olabilir mi?
Bana öyle geliyor ki, İslam’ı anlamak ve yaşamak isteyenlerin artık yalnızca klasik aile modeline bağlı kalarak modern dünyaya İslâm’ın aile anlayışını yansıtmaya çalışmaları en iyi ihtimalle "modern bireyselciliğin bir eleştirisi’’ olabilir. İster kabullenelim isterse reddedelim ama bugün çağdaşlaşmak isteyen toplumlarda aile ortamının geleneksel yapısı hızla dönüşmek zorunda kalmaktadır. İslam anlayışımız içinde bu dönüşümü iyice kavrayacak ve değerler değeri ya da kaynak değer olarak aile ile önü alınamaz bir değer olarak bireyselcilik arasında ortak bir kültür geliştirmek durumundayız. Bu ikisini çatıştırmak yerine bireysel hak ve özgürlüklerimizi gözeten ve gözetirken aileyi güçlendiren bir anlama ve eylem modelleri keşfetmek durumundayız, insanoğlu her iki icadını gerçekleştirmiştir; şimdi bizi bekleyen görev şu anki halleriyle birbirleriyle çatışmakta olan bu iki fark- değeri "birbirine dönüştürebilecek" bir dinamik değer oluşturmaktır. Bu elbette en fazla bir kültür sorunudur ama İslâm’ın bize bu noktada söyleyebileceği çok şeyler olduğuna düşünüyorum. Şimdi dilerseniz hep birlikte İslâm’ın bizlere bu noktada neler söyleyebileceğini düşünelim. Zira düşünmek, düşündüğümüz şeyin acil çağrısına kulak vermektir. Bu yüzden İslâm’ın neler söyleyebileceğini düşünmek belki kendi sorunlarımızın çağrısına kulak vermektir. O halde ancak çağrıya en iyi kulak verebilenler en iyi düşünebilenlerdir. Modern zamanların en büyük problemleri arasında yer alan kaynak değer olarak aile ile bireyselcilik sorununa iş işten geçtikten sonra kulak vermek, artık düşünülemez olanı düşünmeye çalışmak gibidir. Her şeyi zamanında düşünmek lazım...