Makale

Allah (c.c.)'ın Dini İçin

Zeynep Kayhan

Allah’ın(c.c)’ın
Dini İçin...

İslâmiyet, hayatın içinde ne varsa hepsine câmi, bizatihi hayatın kendisine tâlip, belki de ve de daha doğrusu, hayat İslâm’a tâlip, ona tabi, ona mensup... Kusursuz, noksansız bu son din, bütün olarak bir sistem, bütün bir hayat nizâmıdır. Parçalanması, bölümlere ayrılması söz konusu değildir. Hayatın dışındaki hiçbir mevzua, hayattan başka bir şeye, hayatın zıddına, hayatın kendisinde bulunmayana gönderilmiş bir tarz, bir düzen, bir din değildir.
“Sonra da seni o emir hakkında (din hususunda) bir şeriat (bir yol ve usul) üzerinde kıldık. Artık sen ona tabi ol ve bilmeyenlerin (nefsanî) arzularına uyma!”
İnsanı da, insanın taşıdığı aklı ve kalbi de... tendeki canı da, sürüp giden hayatı da... İslâmiyet’i de, diğer semavî dinleri de yaratan, tesis eden, ortaya koyan, yokluğun kuyusundan varlık düzeyine çıkaran, hepsinin ve her şeyin sahibi Allah olduğuna şüphe yok ise, yaratan bilecek... bilen konuşacaktır ancak... O, Âlim-i Külli Şey; O, Mütekellim-i Ezeli’dir...
“O, Halık, Bari’, Müsavvir Allah’tır. Esma’ül Hüsna (en güzel isimler) Onundur. Göklerde ve yerde ne varsa, Onu tesbih eder. Çünkü O, Azizdir, Hâkimdir.”
“(O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Bir işe hükmettiğinde, artık ona sadece “Ol!” der, (o da) hemen oluverir.”
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbi’nize ibadet ediniz ki takva sahibi olasınız! O sizin (ikamet ve istirahatınız) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır ve gökten bir su indirerek, onunla size rızk olmak üzere mahsuller çıkarandır. Öyle ise siz, (bu hakikati) biliyor olduğunuz halde Allah’a ortaklar koşmayın.”
Hayata, Zâtı Zülcelâl’inin ismini, kendi ismini anmayı hayat kılan da, Allah Teala değil midir?...
“Hem Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret; ve sakın gafillerden olma!”
“Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.”
“Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin! Ve Onu sabah-akşam (beş vakit namazda) tesbih edin!”
Âlemleri ezeli ilminden çıkarıp, bilinir ve görünür kılan, insanı sadece bir “kul” olarak yaratan Cenâb-ı Hak hayata; en yüce makamı yalnızca “kulluk” olacak insanın hayatına düzen olacak kurallar bütünü olan dinini, ortaya koyma yetkisini tamamen kendisinde toplamış, meleklerini ve peygamberlerini ancak ve ancak elçilik ile vazifelendirmiştir.
“De ki; “Şüphesiz ki ben, dinde Ona karşı ihlaslı (samimi) bir kimse olarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum.”
“Hayır! Öyle ise sadece Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol!”
“Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. Muhakkak ki Allah, Semi’ (hakkıyla işiten)dir, Basir (kemaliyle gören)dir.”
“(Bu) Kitab’ın indirilmesi, Aziz (kudreti daima üstün), Hakim (her işi hikmetli olan) Allah tarafındandır. Şüphesiz ki biz, sana bu Kitab’ı hak ile indirdik; öyle ise (sen de) dinde, Ona karşı ihlâslı (samimi) bir kimse olarak Allah’a kulluk et.”
“(Ey Resulüm!) Şüphe yok ki biz, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a ise Zebur’u verdik.”
Günümüzde Müslümanlığın, tahrif edilmiş İsevilik ve Musevilik dinleri ile en temel noktada farkı da, budur. Geçerliliğini yitirmiş her iki din de, insanların hiçbir ihtiyacına cevap veremez hale düşmüş, düşürülmüş demek daha doğru olacak; hayatın içinde yer alan ferdin karşı karşıya geldiği durumları görmezden gelir bir konuma indirilmiştir.
“Ey ehl-i kitab! Niçin siz bile bile hakkı batıl ile karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?”
Kıyamete değin muhafaza edilmiş ve edilecek olan Kuran-ı Kerim ve bu din, diğerlerinden ayrıcalıklı kılınmıştır.
“Muhakkak ki o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik ve muhakkak onu koruyucu olanlar da biziz!”
İçinde tuttuğu, sakladığı, taşıdığı özü itibariyle, en başından en sonuna kadar ilâhi nizamların hepsi aslında aynı şeyleri söylemekte, aynı hakikatleri beşere ilân etmekte, beşerin dünyasına duyurmaktadır.
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize (onların ümmetlerine) de sor! Rahman’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?”
“............ (Ey insanlar!) her biriniz için (her peygamberin devrine ait) bir şeriat ve bir yol kıldık. Hâlbuki Allah dileseydi, sizi baştan beri bir din üzere tek bir ümmet yapardı; fakat size verdiği şeylerle (muhtelif zamanlarda, muhtelif şeriatlarla) sizi imtihan etmek için (böyle yaptı); öyleyse hayırlı işlerde yarışın! Hep beraber dönüşünüz Allah’adır; artık hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyleri size (O) bildirecektir.”
Hakikatte bütün dinlerde; hakikatte Allah, dinleri aracılığı ile yaptığı tüm çağrılarda, insanlık âlemini iyiye ve iyiliğe, güzele ve güzelliğe, hayra ve dünya düzeninin hayırla sağlamlaştırılmasına, yeryüzünün, mânevi cihetiyle bir gül bahçesine dönüştürülmesine davet etmiş; Elçilerin Gülü ile diğer Gül Elçiler ile Gül Tebaa ile nihayetinde, hâlis ve sâlih kullarının ebedi saadete dâhil olunacağını, sonsuz rahmeti ve ezeli ilmi ile ferman etmiş, vaatte bulunmuştur. Bu vaat, bu müjde, bu haber, ilahi hitapta defalarca yer almaktadır. Gücü her şeye yeten Kudretin Asıl Sahibi, bildirdiği gibi, vaatte bulunduğu gibi, vaadini yerine de getirecektir.
“Bu Kuran insanlara (kurtuluş yollarını gösteren) basiretler (deliller)dir ve kati olarak iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir.”
“Fakat Rablerinden sakınanlara gelince, onlar için köşkler, onların da üstlerinde bina edilmiş (daha yüksek) köşkler vardır ki altlarından ırmaklar akar. (Bu) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez.”
“Doğu da, batı da (her yer) Allah’ındır; o halde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allah’ın razı olduğu cihet vardır. Şüphesiz ki, Allah Vasi’ (rahmeti geniş olan)dır, Âlim (hakkıyla bilen)dir.”
İslâmiyet’e, bu dinin ne olup ne olmadığına, mahiyetinde bulundurduklarına baktığımızda, adalet, barış, temizlik, kişiye ait temel hak ve hürriyetler.... gibi evrensel ilkelerle karşılaşırız.
“İşte bunun için, durma (dine) davet et! Ve emrolunduğun gibi, dosdoğru ol! Onların (nefsani) heveslerine sakın uyma! Ve de ki: (Ben) Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Ve aranızda adalet etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir........”
“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Mümin ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.”
“İslam, güzel ahlaktır.”
İslâm dininin özünde neyi taşıyıp taşımadığına bakıldığında, bu ilkelerle beraber, belki onlardan daha önce göze çarpan ana esas; yoktan var edilen, ruhu belirsizlikten çıkarılıp, ete kemiğe büründürülen insanın birincil görevinin Rabbi’ni tanıması, bilmesi, Ona itaat etmesi olduğudur ki bunun Kur’an-ı Kerimdeki adı, “tevhid”dir, “iman”dır, Bir’in “birliği”dir...
“O öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur! Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden)dir, Kuddüs (her noksanlıktan münezzeh olan)dır, Selam (her kusur ve afetten salim olan)dır .......”
İç dairede, kalbi dairede yaşanan imanın, dış dairede, dünya yüzünde tezahürü ise, sâlih ameldir, takvâdır, Bir’e kul olmaktır. Ve kul olmanın bilincine vararak, bu sorumluluğu üstlenmek, genel ve özel tavırlarının tamamına ciddiyet, hatta disiplin kazandırmaktır. Bunlardan sonra, imanla birlikte ihlâs ve sadâkatten sonra gelecek ise, elbette ki devamlı surette, Âlemlerin Rabbi’ne sığınmak, Onu anmak, Onu sevmek, zikriyle kul olduğunu O’na ve vicdanına, din kardeşlerine (ve inkâr edenlere de) izhar etmek olacaktır, olmalıdır... Ve Allah’a fasılasız her an duâ etme, yakarma, tövbe istiğfarda bulunma, tam teslimiyet içinde tevekkül etme olacaktır, olmalıdır...
“(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım!”
“......... insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Halik-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na iman edip, ibadet etmektir. Ve insanın vazife-i fıtratı ve farıza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.”
“(Onlara şöyle denilir:) (İşte) vaat edilmekte olduğunuz (Cennet) budur! (Allah’a) çokça yönelen (tövbe eden), (Onun emir ve yasaklarını) gözeten, görmediği halde Rahman’dan korkan ve (Allah’a) yönelmiş bir kalp ile gelen herkes içindir.”
“De ki: Rabbim adaleti emretti. Her namaz vaktinde (ve secde yerlerinde) yüzlerinizi (kıble tarafına, ibadete) çevirin ve dinde, (yalnız) O’nun (rızası) için, ihlâslı kimseler olarak Ona ibadet edin! Sizi ilk önce (O) yarattığı gibi, yine (Ona) döneceksiniz.”
Bu dinin kemalini kemal derecede, muhteşemliğini muhteşem biçimde ortaya koyuşunun, en uygun, en lüzumlu, hatta bazen enteresan misâllerini elbette ki en güzel model, en hayırlı örnek Fahri Kâinat(sav) Efendimiz ve arkasında kendisine tabi olmuş mübarek ashabında görmekteyiz. Hayatının her karesinde Rabbi’nin rızasını, Kuran-ı Hâkimin emirlerini, vahyin çizdiği çerçeveyi ölçü almak, bunu ölçü olarak koymakla da mükellef tutulmuş Resul-ü Ekrem(sav); ömrünün tamamında karşılaştığı türlü durum ve problemlerle, ilahi imtihan neticesinde, dünyevi ve dini musibetlerin birinden diğerine sürüklenen insana söylenecek en güzel cevabı, güzide hayatı ile vermiştir. “Müslüman’ım”, “iman ettim” diyen herkese, halâ da vermektedir. O En Güzel Elçi, kıyamete kadar, alınacak yegâne misaldir.
“........... Peygamber size ne verdiyse, artık onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan hemen kaçının! Allah’tan sakının!”
“And olsun ki sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır.”
“Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekâtını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.”
Ashabının kendisine bağlılığı, azami noktada tebaiyeti; İslâmiyet’in tam da bu noktada, kişinin en küçük günlük işlerinden kulluğuna, geçimini temin etmekten evliliğine, aile hayatından çocuk terbiyesine, insanların birbirine muamelesinden tebliğ ve cihada, nefis terbiyesinden, ibadetten meşru dairedeki lezzetlere; her mevzuda, her alanda, hiçbirini atlamadan, hiçbir yerde en ufak bir boşluk bırakmadan, “başka bir mercie” başvurmaya mahal vermeden, hükmünü ortaya koymuş, çareler üretmiş, çözümler sunmuştur.
En Kutlu Elçi’nin gül damlalarından sadece ve sadece birkaç gül damlası, birkaç misal:
“Hiç biriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için de istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.”
“(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.”
Hâlâ da hükmünü sürdürmekte, çarelerini öne sürmeye, çözümlerini sunmaya devam etmektedir. Dünya yerinde durdukça, geçerliliğini kaybetmeyecek tek din, elbette İslamiyet’tir...
“O halde Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa isteyerek veya istemeyerek Ona teslim olmuştur ve ancak Ona döndürüleceklerdir.”
“Kim de İslam’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Ahirette ise o, hüsrana uğrayanlardan (olacak)tır.”
İslâmiyet hayata din olurken, insanın doğduğu andan itibaren, ölümüne kadar olan süreçte, bütün ihtiyacına cevap verecek derinliğe, zenginliğe, enginliğe, hakkaniyete, emniyete sahiptir. Ve bunu da esasında, bütün zamanlarda muhteşem biçimde ortaya koyar.
“Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder; fuhşiyattan, kötülükten ve azgınlıktan da men eder. İbret alasınız diye size (Allah, böyle) nasihat eder.”
İslâm, hayata dindir. İslâmiyet hayata değil, hayat İslam’a taliptir. Hayata hayat vermeye, hayatı hayatlandırmaya müteallik prensipleri, her türlü hakikatleri haiz olan dindir. Hayatı hayat yapacak öz, kaynak, program, silsile halinde kural ve esaslar, hepsi onda saklıdır, mevcuttur, derc edilmiştir.
İslâm, hayat içindir. Ancak, hayat din için, İslâm için, Allah’ın dini içindir demek, belki daha doğru olacaktır!!...