Makale

Din Eğitimi ve Öğretiminde Karakterin Rolü

Salih Aybey
Uludağ Üniv. Sosyal Bilimler Enst.

Din Eğitimi ve Öğretiminde
Karakterin Rolü

Din eğitiminin kişilik, aynı zamanda kişiliğin bir kısmını oluşturan karakter yapısı üzerindeki etkileri çok fazla ve insan hayatı bakımından çok önemlidir. Çok karmaşık ve duygusal bir yapıya sahip olan insanı, birtakım karmaşıklıklardan kurtaran, onun duygusal yönünü düzene koyan yegane unsur dindir. Zira insanın ruhsal yapısının bir bölümünü teşkil eden din unsuru ile kişilik ve karakter kavramları arasında bir ilişki bir etkileşim söz konusudur.
Karakterin binasının ana taşlarından olan din eğitimi ve öğretiminin eksikliği, kişide büyük ölçüde bunalımlar ve yıkımlar oluşturmaktadır. Bununla birlikte, duyuş, düşünüş, davranış vs. bakımından birbirinden tamamen aynı olan insanların dini yaşama, anlama, inanma biçimleri de farklı olacaktır. İşte konunun ilginçliği de burada yatmaktadır. İnsanların ruhsal yönleriyle ilgilenen ve onların tedavisinde görev alan kişilerin işleri bu noktada zorlaşmaktadır. Bu konuda din eğitimi ve öğretimi yapan öğretmenlere, din adamlarına büyük iş düşmektedir. Nasıl ki, tıp doktorları insanın beden rahatsızlığını tedavi ediyorsa, din adamları da dini hizmetleriyle insanların ruhsal yönlerini tedavi etmeye çalışmalı hatta ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasına meyden vermemelidirler. Böylece karakterin müspet yönde gelişmesine katkıda bulunmuş olurlar. Zaten bu, din eğitimi ve din eğitimcilerinin asli görevlerindendir. Çünkü karakter, kişinin ahlâkî yönünü oluşturmaktadır. Onun için karakterli insanların yetişmesi demek, ahlâklı insanların yetişmesi demektir. Hepimizin özlediği insan tipi de bu- dur.
Karakter kavramı
Karakterin tanımına geçmeden önce, pek çok kişinin birbirine karıştırdığı kişilik (şahsiyet), huy (mizaç) gibi kavramları açıklamak istiyoruz.
I. Kişilik
Kişilik, psikolojinin ilginç konularından olup, kişiliğin ne olduğu hakkında açık bir fikir ortaya konulamamıştır. Çünkü bu sözcük günlük dilde değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Hatta genellikle karakter ve mizaç sözcükleri kişilik kavramı ile karıştırılmaktadır. Oysa karakter, insanın ahlâkî yönü, mizaç ise bir insanın duygusal ve fiili hayatının özelliklerinin tümü olarak kabul edilmektedir. (Baymur, Feriha, Genel Psikoloji, İnkılap Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, 1978, s. 254) O hâlde karakter ve mizaç sözcükleri ikisi birlikte kişiliği oluşturmaktadır. Bunu somutlaştırmak için şöyle bir şema ile göstermek daha yararlı olacaktır.
C. Kerschensteiner bu hususta şöyle demektedir:
Kişilik kavramında insanın bütün varlığı, bütün mahiyeti akla geldiği hâlde ’karakter’ kelimesinde bütün varlık akla gelmez. Zira kişilikte düşünce, duygu ve hareket tarzları topyekün göz önünde bulundurulur.
Karakterde ise, daha ziyade iradeyi harekete geçiren maksimler akla gelir:
(Kerschensteiner, G., Karakter Kavramı ve Terbiyesi. (Tere; H.
Fikret Kanad) M.E. Yayınevi, Ankara 1977. s. 14)
Kişiliğin, çok kapsamlı bir kavram olması nedeniyle, birçok tanım ortaya çıkmıştır. Çünkü kişilik, sayısız etkenlerden oluşan ve değişik katmanların bulunduğu karmaşık bir yapıdır.
Dolayısıyla kişiliği tanımak, tanımlamak ve değerlendirmek oldukça zordur.
Kişilik, kelime olarak Latince’de maske anlamına gelen "persona" kelimesinden türetilmiştir. (Köknel, Özcan, Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Altın Kitaplar Yay. 1st.,
1, l. Baskı, s. 21) Kişiliği oluşturan başlıca unsurlar arasında bir insanın duygu, düşünce, yetenek, ilgi, tutum, davranış ve eylemleri yer almaktadır. Bu unsurlar insanın görünüşü, hareketleri, jest mimik ve çevreyle uyumuyla dışarıya yansır. Kişiliğin bütünlüğü içinde her insanın öteki insanlardan farklı olmasını sağlayan, kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikler kişiliğin belli unsurlarıyla bağlantılıdır ve bunların dışarıya yansıması kişiliğin göstergesidir. Mesela; çabuk duygulanma, çabuk düşünüp karar verme, fazla heyecanlılık, öfkelenme, alınganlık, güzel konuşma, olayları soğukkanlılıkla değerlendirme birbirinden farklı özelliklerdir. Bununla beraber insanın giyinişi, yürüyüşü, ses tonu, hareketleri, zevkleri kişiliğin birer parçasıdır.
Kısaca, bir insan beden ve ruhu ile ne ise veya ne gibi görünüş ve davranış özellikleri ortaya koyuyorsa, bu özellikler onun kişiliğinin göstergesidir.
II. Karakter
Genel olarak, kişilikle eş anlamda kullanılan sözcüklerden biri olan karakter denilince ilk anlamda, kişiyi diğer kişilerden ayıran ruhî ve manevî hususiyetler akla gelir. (Baymur, a.g.e., s. 254)
Karakter kavramının da çok çeşitli anlamları vardır. Ancak eğitimcilerce ortak kabul edilen anlam "kişinin çok yönlü özelliklerinden" ahlâkî yönüne verilen isimdir. (Çamdibi, Haşan Mahmut, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, Han yayınları, 1st. 1983, s. 33) Mesela; dürüstlük, fedakârlık, cimrilik, hasetlik, vb. karakter örnekleridir. Bunlar aynı zamanda ahlâkî davranışlarımızın da birer göstergesidir. Buradan hareketle karakter, şahsın ahlâkî prensiplere bağlılığının meydana getirdiği bir tezahürdür. "Şu kimse iyi karaktere sahiptir" cümlesi onun doğru ve düzenli bir kişi olduğunu belirtir.
Demek ki, karakter sözünün kişilikle doğrudan ilgisi vardır. Ancak kişilik, karakteri de içine alan ve insanın kendine özgü fizikî ve ruhî bütün niteliklerini ihtiva eden daha kapsamlı bir terimdir. (Ocal, Mustafa, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, T.D.V. yay. Ankara, 1991, s. 52)
Genel olarak toplumda karakterden iyi, güzel, doğru, olumlu davranış biçimi anlaşılır. Bu anlamda karakter ve karakterli olmak iyiyi, güzeli, doğruyu yapmak, başkalarını sevmek, özveride bulunmak demektir. İyi huylu, güzel ahlâklı, doğru sözlü insan karakteridir. Oysa iyi kötü, güzel-çir- kin, doğru-hatalı, olumlu-olumsuz kavramları izafi olduğuna göre bu anlamda karakterli veya karaktersiz olmak da izafi olup, zaman içinde gruptan gruba, toplumdan topluma, ülkeden ülkeye değişebilir. Fakat, yine de kesin olarak bir insanın davranışlarına göre onun ahlâklı ve karakterli olduğuna hükmetmemiz yanlıştır. Hareketler gerçek ruhi durumun gerçek hüviyetlerini göstermez.
Karakterin gelişmesinde ibadetin rolü
Karakterin gelişmesinde ve bütünleşmesinde etkisi azımsanamayacak kadar önemli olan unsurlardan biri hiç şüphesiz ibadettir.
ibadet, duygu, düşünce ve inanç hayatın objektif dünyadaki bir uzantısı, (Armaner, Neda, inanç ve ibadet Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, M.E.B. 1st.. 1967, s. 68) olduğuna göre, kişinin kendi içindeki, gerekse sosyal hayattaki uyumuyla ilgisi üzerinde dunıl- malıdır.
Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edilen aşağıdaki hadiste, inanan kişinin inanç, ibadet bağlantısı ve bu yaşayışın daha ileri giderek inanç-ibadet bütünlüğü içinde yüksek şuur seviyesi belirtilmektedir: "Bir gün Rasülûllah açıkta oturuyordu, yanına biri gelip: "İman nedir?" diye sordu, "iman; Allah’a, meleklerine, Allah’a mülaki olmaya, peygamberlerine inanmak, ayrıca (öldükten sonra) dirilmeye de inanmaktır." cevabını verdi. "Ya İslâm nedir" dedi. "İslâm; Allaha ibadet edip O’na ortak koşmamak, namazı kılmak ve farz olan zekatı vermek, Ramazanda da oruç tutmaktır." buyurdu. (ondan sonra) "Ya ihsan nedir?" diye sordu. "Allah’a sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor" buyurdu. (Buhari, İman; 37; Müslim, İman, 7)
Burada görüldüğü üzere dini hayatın çeşitli kademeleri ve dereceleri vardır. Duygu, düşünce ve inanç seviyesi; bu inanca bağlı ve dayalı bir davranış seviyesi; gerek duygu ve inanç, gerekse davranışın beraberce yükselebildikleri daha üstün bir dinî yaşayış olan dini şuurun insana hakim olması şeklindeki ihsan derecesi. Buna göre dini şahsiyetin gelişmesini tamamladığı, sorumluluk duygusunun işlerlik kazandığı şuur seviyesi, ihsan derecesindeki dini hayattır. Buna dini kişiliğin bütünleşmesi veya olgunlaşması da denilebilir. Çünkü dindar kişi, kendisi Allah’ı görmese de Allah’ın onu gördüğünü bildiği ve düşündüğü zaman tam bir teslimiyetle kendisini Allah’a verecek, şahsiyetin bütün özelliklerinin tutarlı olmasına dikkat edecektir. Allah’a ibadet esnasında O’nun emirlerine itaat ettiği hâlde ibadetin dışındaki davranışlarında isyan ettiğini görürse, bundan dolayı Allah’tan af dileyip bu davranışların düzeltilmesi ve kişiliğindeki bu uyumsuzluğun giderilmesine çalışacaktır. Böylece ibadetindeki yüksek dini şuur onun davranış bütünlüğünü ve şahsiyetinin gelişmesini sağlayacaktır. Yani ibadetteki ben ile diğer davranışlarındaki ben farklı olmayacak, şahsiyet bütünlüğü gerçekleşmiş olacaktır. Nitekim dini olgunluk, davranışların alışkanlık ve dış baskılar sonucu değil, şuurlu bir istek ve tercih ile ortaya konulmasını gerektirir. (Armaner, .a.g.e, 126)
Bu durum psikolojik açıdan bir şahsiyet bütünlüğü sağladığı gibi, sosyolojik yönden de aynı inanç ve duygu ile aynı Yaratıcı’ya ibadet eden fertleri kaynaştırır, birbirine bağlar. (Taplamacıoğlu. Mehmet, Din Sosyolojisi,. A. Ü. ilahiyat Fak. yay. Ankara. 1972, S. 191.192) Şuurlu yapılan ibadet (İhsan) şahsiyetin gerek içe ve gerekse dışa dönük yönünün gelişmesine yardımcı olur. Çünkü kendisini Allah karşısında kabul eden dindar, her zaman Allah’ın kontrolünde olduğunu düşünerek kendi durumunu değerlendirir; hayatını Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde gözden geçirir; O’nun rızasına uygun olan ve olmayan davranışlarını tespit eder. Diğer insanların da Allah’ın birer kulu olduklarını düşünerek, onlarla olan ilişkilerinde saygılı olur. Yani vicdan denilen değerlendirme merkezi bu şuur seviyesinde işlerlik kazanacak ve kişiyi psikolojik ve sosyal uyumu bakımından kontrol edecektir. İşte normal gelişme süreci içinde şuuru vicdan seviyesine ulaşmış bir olan fertte, değerlere ters düşen bir davranış pişmanlık duygusu ortaya çıkaracaktır. (Şentürk, Habil, İbadet Psikolojisi, İz yay 1st., 2000, s. 43-44) "Gerçekten namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar" (Ankebût, 45) ayeti de şahsiyet bütünlüğü içinde davranışlar arşındaki bağlantıyı ifade eder. Kişi Allah’a inandıktan sonra bu inanca bağlı değerler sistemi içinde kendini disipline edecek ve davranışlarına bir ölçü getirecektir. (Şentürk, a.g.e. s. 44) Buna göre kişi Allah’a ibadet ederken nasıl dini bir emre uyuyorsa diğer taraftan dinin yasaklarından kaçınır.
Konuyu özet olarak ifade etmek gerekirse, ibadet insanlar arası ilişkilerde kişilerin birbirlerini tanımalarını, birbirlerine güvenmelerini, dini bir toplumun sağlıklı bir yapıya kavuşmasını sağlayan, (Taplamacıoğlu, a.g.e, s. 192-193) dindar kişinin samimiyet derecesini (dini gücünü) ortaya koyan bir davranıştır. Çünkü kişilerin iç dünyaları gereği gibi bilinemeyeceğinden, onların davranışlarına bakarak onları değerlendiririz. Kişinin dindar olduğunu söylemesi kolaydır, fakat dindarlığı bir yaşayış bütünlüğü olarak davranışlar halinde ortaya koymak gerekir. Bu bakımdan ibadetin hem psikolojik, hem de sosyal uyuma katkıda bulunarak karakterin gelişmesine ve bütünleşmesine yardımcı olduğunu söyleyebiliriz.
insanlar kişilik yapıları ve özellikleri bakımından farklıdırlar. Kişilik özellikleri dini yaşayışı belirlerken, din de kişiliğe önemli ölçüde katkıda bulunur. Din ve kişilik arasındaki bu karşılıklı ilişki, insan hayatının bütün dönemlerinde mevcuttur. Dini hayat, kişiliğin bir parçası ve onun tamamlayıcısıdır. Dini yönden eksiklik gösteren bir kişilik yapısı henüz gelişmemiş kabul edilir. Çünkü din, insan yaşamını anlamlandıran ve ona gerçek değerini veren bir olgudur.
Din insan hayatına bir anlam kazandırdığı gibi, aynı zamanda bir umut ve teselli kaynağıdır. Kişiye gerçek değerini veren dindir. Dini duygu ile yoğrulmuş karaktere sahip olan insanlara bu duygu dünya ve ahirette mutlu olmasma yardımcı olan temel bir unsurdur. Böyle bir iradeden yoksun, dini bir yaşam sürdürmeyen insanlar, kişilik yönünden eksik olacağından, çok üzücü ve mutsuz olaylar karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Böylece kişiliği dini bir maya ile yoğrulmuş olan insanlar hayatta daha fazla mutlu olurlar.
Ancak burada şunu hemen vurgulamak gerekir ki, dini bir hayat tarzını benimsemek, diğer ilgilerden kopmayı gerektirmez, sadece onlara yeni bir iman boyutu eklenmiştir. Temel hayat tarzı, dine bağlı olan kişi, bütün diğer hayat tarzı şekillerini de bu bağlamda yaşayacaktır. Çünkü merkezi hayat şekli, güçlü etkisini bütün diğer davranışlar üzerinde yaygınlaştırır. Allah’la bağlantı hâlinde yaşayan kişinin, yani dindar insanın dünyası, bu değerler dünyasıdır. Dindar kişi varlığı değerler âlemi olarak görür. Çünkü o âleme duygularıyla değil, kalp ve vicdan gözüyle bakar. (Höke- lekli, Hayati, “Dini Kişiliğin Kuruluşunda iradenin Rolü" (makale) Paris, 1967, s. 267 vd)
Bunlardan hareketle, din eğitimcisi için karakterin rolü çok önemlidir. Çünkü öğrenciler, bütün öğretmenlerden etkilenir. Onların etkilenmelerinde öğretmenlerin bilgi ve kültürlerinden ziyade kişilik ve karakterleri, tavır ve davranışlan daha çok rol oynamaktadır. Bunun için görevde bulunan din eğitimcileri ve yetişmekte olan din eğitimcisi adayları, görevlerinde bizzat kişilik ve karakter örneği olabilecek şekilde mesleklerine ha- zırlanmalıdırlar. (öcal, a.g.e, s. 52)
Şu bir gerçektir ki, çocukların ve gençlerin önemli bir kısmının dini bilgiler öğrenebilecekleri yegane yer aileden sonra okullarıdır. Bazı öğrenciler belki ömürlerinde ilk ve son kez dinden ve dini konulardan bahseden yetkili bir kişi ile karşılaşmış olacaklardır. Onun için din eğitimcileri her yönden olduğu gibi, özellikle kişilik ve karakter bakımından iyi birer "eğitimci" olmak mecburiyetindedirler. O hâlde din eğitimcileri, iyi bir kültür birikimine, yeter seviyede mesleki ve pedagojik formasyona ve hepsinden önemlisi, iyi bir kişilik ve karaktere sahip olmalıdırlar, (öcal, a.g.e, s. 52) Onların kişilik ve karakterlerinden etkilenen gençler, geleceğin doktorları, hukukçuları, mühendisleri, iktisatçıları, askerleri, öğretmenleridir.
Kuşkusuz nice insanlar vardır ki, sadece aklî motifler ile ahlâkî karakter seviyesinde görülebilir.
Fakat nice insanlar da vardır ki, bunlar dini motiflere dayanmak isterler. Onlar karakterlerini dini eğitim, dini motif ile terbiye etmek isterler.
Eğer bir insan karakterli bir adam olma gücünü dinden alıyorsa bizim bunu hoş görmemiz gerekir. (Balaban. N. Rahmi, Karakter Terbiyesi Sağlayacak Bir Din Telakkisi, Ankara, 1950 s. 71) Din burada O insan için en önemli motiftir. Daha geniş bir ifadeyle, karakterini geliştirmek, eğitmek isteyen insan farklı motifleri kullanabilir. Kimisi dini, kimisi ahlâkı, kimisi de toplumu v.s. Bunların hiçbirine "Sen niçin bunu yapıyorsun" diyemeyiz. Herkes hür iradesiyle karar verme hakkına sahiptir.
Dinin şahsiyeti biçimlendirmedeki durumunu daha somut bir şekilde gösterebilmek için misal vermek yerinde olacaktır.
Mesela: Cahiliyye döneminde kötü bir âdet vardı. Kız çocuğu diri diri toprağa gömülürdü. Böyle bir hareketi onlar şereflerini lekeleneceğini veya yoksulluk-çekecekleri korkusuyla yaparlardı. Öldürmek istedikleri kızları doğar doğmaz ya da altı yaşına geldiğinde onlara güzel elbiseleri giydirip gezmeye götüreceklerini söyleyerek onları kandırıp çölde önceden hazırladıkları çukura atar, üstlerini toprakla örterlerdi. Bu geleneği Kur’an yasaklamıştır.
"Evlatlarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyiniz. Biz onları da sizi de rızıklandırırız. Şüphe yok ki onların öldürülmesi büyük suçtur..." (Isra, 31)
Bu konuyla ilgili olarak hepimizin bildiği Hz. Ömer’in davranışı dikkat çekicidir. Hz. Ömer, Müslüman olmadan önce kendi eliyle diri diri toprağa gömdüğü bir kız çocuğu için üzülür ve ağlardı. Böylece katı yürekli Ömer’i dini inancı olan Müslümanlık yumuşatmış, ömür boyu bu olay için vicdan azabı çekmiştir, işte bu örnekle kişide bulunan karakterin dini terbiyeyle değiştiğini çok bariz görebiliriz.
Dini kişilik kavramında, kişinin yaşamında hakim olan unsur dindir. Dini karakter kişiliğin özel yönünü ifade eder. Onun için, böyle bir insan gerçek bir kişiliğin bütün özelliklerine sahiptir. Tek fark buradaki temel ilginin din oluşudur.
Onun içindir ki, dini kişilik, dini duygu, dini irade ve dolayısıyla imana bağlı olarak doğan ve gelişen bir kişilik şeklidir. Bu kişilikte insandaki bütün eğilim, tutum, hareket ve davranışlar belli bir düzene girmekle birlikte, şuur ve şuur dışı birlikte çalışarak kişilik yapısının bütünleşmesini temin ederler. Karmaşıklıktan kurtulmuş ve gelişimini tamamlamış dini kişiliğin en üst noktasını Allah ile kurulan ahenkli uyum oluşturur. Dolayısıyla, ferdin yaşamı da bu ahenkli uyumun derecesine göre anlam kazanır.