GÖZLE GÖRMEKTEN KALP İLE GÖRMEYE
İNSANIN DERİNLİKLERİNE YOLCULUK
Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Bu dünya, bazen mutluluğun ardı ardına doğduğu, bazen ise üzüntülerin sağanak gibi yağdığı bir yer. Sevinç ile kederin yan yana, varlık ve yokluğun iç içe, hastalık ve sağlığın kol kola yürüdüğü bu âlem, sekine ve huzurun karmaşa ve hüzne baskın geldiği hayat dersleriyle örülü bir diyardır. Hayatın bu iniş çıkışlarında, bazen kendi sıkıntılarına rağmen başkalarının dertlerine mutluluk dokunuşlarıyla destek olmak, paha biçilmez bir değer taşır. İşte böylesi bir feraset ve paylaşmanın gücü üzerine bir hikâye.…
Aynı hastane odasını paylaşan iki hasta vardı. Biri, kronik bir hastalık nedeniyle sırtüstü yatmaya mahkûmdu; en ufak hareketi bile ona tarifsiz bir zorluk yaşatıyordu. Diğeriyse odadaki pencerenin hemen yanındaki yatakta yatıyor ve her gün birkaç saatliğine oturur pozisyona getiriliyordu. Bu, onun ciğerlerinde biriken sudan biraz olsun kurtulmasını sağlıyor, kalbine binen yükü hafifletiyordu. Zaten güçlükle nefes alabiliyor, yaşamı her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Bu küçük hastane odasında unutulmuş gibiydiler, ikisinin de gelip gideni yoktu. Bundan dolayı saatlerce geçmişte yaşadıkları tatlı hatıraları yâd ediyorlardı.
Pencere kenarındaki hasta, güneşin ilk ışıklarıyla kapı kenarındaki yatağında bir türlü doğrulamayan kader arkadaşına, onu bir parça olsun rahatlatmak için pencereden gördüklerini anlatıyordu. “Bak şimdi.” diyordu, “Yoldan gelip geçen birileri var. Şu ileride etrafı rengârenk çiçeklerle bezeli gölde bir ördek suya daldı. Dalları göle sarkan ağaçlar, nasıl da rüzgârla bir o yana, bir bu yana hareket ediyor, ah bir görsen… Parkta çocuklar neşe içinde oynuyor.” Bu anlattıkları karşısında neşelenen arkadaşı “İyi ki varsın. Sen benim gören gözüm oldun.” diyordu. Günler ayları kovaladı. Derken bir sabah, doktorlar pencere kenarında yatan hastanın hayatını kaybettiğini üzüntüyle oda arkadaşına bildirdi. Bu haber, onu derinden sarstı, hıçkırıklara boğuldu. Ne de olsa dışarıyla arasındaki tek bağ olan arkadaşını kaybetmişti. “Can şenliğimi yitirdim.” diyebildi. Birkaç gün sonra, dışarının manzarasında teselli bulma umuduyla hemşireden kendisinin arkadaşının boş kalan yatağına yerleştirilmesini istedi. Hasta bakıcılar onu yeni yerine yerleştirir yerleştirmez, bütün gücünü toplayıp manzarayı görmek için yatağında doğruldu. Ama ne görsün! Pencere, yalnızca yandaki apartmanın yükselen istinat duvarına bakıyordu. Ne diyeceğini bilemeden kendini yatağa bıraktı ve hemşireye çaresizce seslendi: “Gelin bir bakın! Pencerenin önüne kocaman bir duvar dikilmiş, birkaç gün içinde hem de! Olacak şey mi bu? Peki ya arkadaşımın anlattığı o güzel göl, yemyeşil park ve oynayan çocuklar? Şimdi onları nasıl göreceğim?” Hemşire, derin bir nefes alarak titrek bir sesle yanıtladı: “Bu pencere, hastane yapıldığından beri hep bu duvara bakıyor.”
Hasta, umutsuzca başını iki yana salladı, gözleri dolarken fısıldadı: “Peki ya arkadaşımın anlattıkları?” Hemşire kısa bir an durakladı, başını hafifçe eğip yumuşak bir sesle cevap verdi: “Efendim, arkadaşınız zaten âmâydı.” Bu sözlerle birlikte hızla odadan çıktı. O an hasta, arkadaşının kendisi için ne büyük bir fedakârlık yaptığını ve hayal gücünün ardındaki sevgi dolu inceliği fark etti. Âmâ dostu, onun yalnızlığını hafifletmek ve gönlünü aydınlatmak için zihninde şekillendirdiği o güzel manzaraları anlatmış, görmediği bir dünyayı, sadece arkadaşının yüreğine umut ekmek için resmetmişti.
Bu hikâye, Allah Resulü’nün anlattığı bir kıssa ile devam etsin. İsrailoğullarından üç adam vardı. Biri alaca hastası, diğeri kel ve öteki ise âmâ. Bir gün Allah, bu üçünün, birer dileğini yerine getirmesi için onlara bir melek gönderdi. Alaca hastasının kapısını çalan melek, ondan bir dilekte bulunmasını isteyince o, “Güzel bir ten isterim. Bu cilt hastalığından usandım.” diye karşılık verdi. İsteği oracıkta kabul edilen adam, bu illetten kurtulmuştu. Melek, Allah’tan maddi bir şeyler istemesini de söyleyince sürü sürü develer istedi. Bunun üzerine ona develer bahşedildi. Sıra kel olandaydı. Doğal olarak o, sırma gibi saçlar ve sürü sürü sağmal inekler istedi. O da muradına kavuşmuştu. Nihayet sırada âmâ vardı. O, hiç düşünmeden, “Gören iki gözüm olsun.” dedi. Bir de sürü sürü koyunlar olursa ne iyi olurdu. Onun da isteği kabul edildi.
Gel zaman git zaman melek, imtihan için yine her birinin kapısına vardı, hem de daha önceki suretlerine uygun bir şekilde. “Yolda kaldım bana bir binek, biraz ekmek verin.” dese de ilk ikisi azarlayarak onu savuşturdu. “Biz,” dediler, “Bunca malı babamızdan miras olarak elde ettik. Sana bir şey yok, git yoluna!” Nihayet melek, âmânın kapısına geldi. O, “Efendim! Benim de bir zamanlar sizin gibi gözüm görmezdi. Rabbim bana lütfetti. Artık görüyorum. Bir de bana zenginlik verdi. Malımdan dilediğinizi alabilirsiniz.” dedi. (Buhari, 3/1276; Kitâbu’l-enbiyâ, 3277.) Âmâ imtihanı kazanmış, diğer ikisi hırs ve arzusuna yenik düşerek kaybedenlerden olmuşlardı.
Kur’an-ı Kerim’de, “Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deniyoruz.” buyruluyor. (Enbiya, 21/35.) Yine başka bir ayet, “İnsanlar, ‘inandık’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” hatırlatmasında bulunmuyor mu? (Ankebut, 29/2.) Ne var ki Abdurrahman b. Avf’ın dediği gibi aslında zorluk ve sıkıntı zamanlarındaki sınav, refah ve mutluluk zamanlarındakinden çok daha kolaydır. Mekke’de İslamiyet’i ilk kabul edenlerden biri olan ve Resulullah’a müezzinlik yapan âmâ İbn Ümmü Mektum’u hatırlamalı. Gören pek çok kişinin yapamayacaklarını yapan güzel bir sahabi idi o. Abese suresinin ilk on ayetinin nazil olmasına vesile olan…
On birinci yüzyılın büyük edebî dehası Ebü’l- Alâ’ el-Ma‘arrî, gönül telimize dokunan Anadolu irfanının büyük üstadı Âşık Veysel, musikiye âşıkane dokunuşlarıyla revnak katan Kani Karaca, fikirleri hâlâ etkili mütefekkir Cemil Meriç ve görmeyen gözleriyle tuvallere derinlik katan Eşref Armağan… Hepsi de âmâdır. Her biri, kalpleriyle ve gönülleriyle dünyayı çok daha derinden görmeyi başardılar.
Âşık Veysel’in, “Ne var ise sende bende. Aynı varlık her bedende. Yarın mezara girende sen toksun da ben aç mıyım?” terennümünü duyar gibiyiz. Hayata dair yazdıklarıyla Cemil Meriç’i anmadan olmaz. (Cemil Meriç, Jurnal 2 (İstanbul: İletişim Yayınları, 1993), 267.) Arap dilbilimcilerin, furûk kitaplarında ‘âmâ’ (fiziksel körlük) ve ‘ameh’ (kalp körlüğü) farkını anlatırken söyledikleri de gözle görmek ile kalple görmek arasındaki ayrımı anlama konusunda yol göstericidir.