Makale

AHMET ÖZHAN İLE MUSİKİ ÜZERİNE

AHMET ÖZHAN İLE
MUSİKİ ÜZERİNE…

Mahir KILINÇ

Ahmet Özhan, 26 Ağustos 1950 tarihinde, Urfa’da dünyaya gelmiştir. Müzik eğitimini İstanbul Belediye Konservatuarı ve Üsküdar Musiki Cemiyetinde tamamladıktan sonra 1968 yılında profesyonel müzik kariyerine başlamıştır. Zamanın çeşitli üstatlarından birebir istifadeleri olmuş, plak çalışmalarının yanı sıra sinema filmleri, televizyon dizileri ve konserler gerçekleştirmiş; yine televizyonlarda yorumcu, programcı ve yönetmen olarak da görev üstlenmiştir. 1981-1991 yılları arasında TRT İstanbul Radyosu ses sanatçısı olarak görev yapmıştır. Ahmet Özhan tarafından seslendirilmiş şarkı ve ilahilerden oluşan çok sayıda 45’lik plak, longplay, kaset ve CD yayımlanmıştır. Sanatçı, güncel ve klasik Türk müziğinin yanı sıra, 80’li yılların başından itibaren yapmış olduğu çalışmalarla tasavvuf müziğini aslına uygun icrasıyla sahnelere taşımış ve ülkesinde yeni bir akımın öncüsü olmuştur.

Sanatçı, 1991 yılında kurulmasına vesile olduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğunun Kurucu Sanat Yönetmenliği görevinin yanı sıra bir dönem Haliç Üniversitesi Rektörlüğü Türk Müziği Danışmanlığını yürütmüştür. Kendisine 1998 yılında “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmiştir. Ahmet Özhan’ın koordinasyonu ile Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Müftülüğü ve Haliç Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı iş birliğiyle “Ezan ve Kur’an Kıraati Musikisi Sertifika Programı” oluşturulmuş, din görevlilerinin Kur’an ve ezan üslubunun geliştirilmesine katkı sağlanmıştır. Kendisine, 2013 yılında Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, 2015 yılında da Konya Necmeddin Erbakan Üniversitesi ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmiştir.

Ömrünün 50 yılı aşkın bir dilimini sanata, musikiye vermiş bir kimse olarak sanatın ve özellikle de musikinin insan ruhuna tesirini kısaca anlatabilir misiniz?

Varlık âleminin niteliği ve niceliği diye bakarız biz her şeye. Ciddi olarak varlıktan hareket etmek önemlidir ve esastır. Esastan hareket edildiği takdirde Allah (c.c.) da o işin tesirini halk eder. Yapılan işi sadece sanat ya da musiki özelinde düşünmesek de Allah’ın (c.c.) rızası doğrultusunda yapılan her iş, gönülde mâkes bulur ve ruha etki eder. Varlık âlemi de Cenab-ı Hakk’ın kuvve-i kutsiyesinin açığa çıktığı bir frekans sistemidir. Sanat da bu frekans sisteminde insan ruhuna etki eden unsurlardan biridir. Çünkü ilahi bir güzelliğin ruha yansımasının tezahürüdür. Sanat içerisinde en ahenkli en estetik frekans yapılardan biri de hiç kuşku yok ki musikidir. Vahiy kanallı bir inanca sahip kişi, her şeyin ancak Cenab-ı Allah’ı bilmek, tanımak ve sevmek için yaratılmış olduğunu bilir ve bu bağlamda da musikiyi Allah için kullanılması gereken bir enstrüman olarak düşünür. İşte burada da musiki, ruhun gıdası olur. Malayani olmayan, nefsaniyet için kullanılmayan Allah’ı ve O’nun aşkının anlatıldığı, bu amaç doğrultusunda kullanılan musiki ruha işler. Böyle bir ruha sahip olan kişi artık gerçek güzeli görmeyi, dinlemeyi ve anlamayı öğrenir. Yani musiki sadece ruhun dinginliğe kavuşmasını değil gerçek güzeli ayırt etmesini de öğretir.

Türk müziğinin en önemli isimlerinden birisiniz. Türk müziğini diğer ülkelerdeki müziklerle kıyasladığımız zaman Türk müziğini farklı ve bize has kılan unsurlar nelerdir?

Sanat, her coğrafyanın kendine has taşıdığı bir kültür ve medeniyetten doğar. Ortaya çıktığı coğrafyanın insanları da o kültürün yaşayıcı ve taşıyıcılarıdır elbette. Türk müziğinde de Türklerin Maveraünnehir’den itibaren yaşamlarına ait kültürel izleri görmek mümkündür. Yaratılış itibarıyla da farklı bir karakter sahibi olan Türkler, İslam’la tanıştıktan sonra ortaya çok farklı bir yapı çıkarmıştır. Yüksek bir inanç ve ahlaka sahip bu insanlar, İslam’ın getirmiş olduğu güzellikleri hem yaşayışlarında hem de eserlerinde kullanmışlar. Türk müziğinin içeriğine bakıldığında evvela Türklerin manevi atmosferinden neşvünema bulduğunu anlıyoruz. Çünkü gerek melodik yapısı gerek sözleri açısından bakıldığında Türk müziğinde Türklerin kendi ruh dünyasından izler bulunmaktadır.

Türkler, bir klasik musikiyi ortaya koyabilecek düşünce, ruh ve eylem boyutunda Cenab-ı Hakk’ın haliku’l bariu’l musavvir esma üçlemesine en uygun davranabilen bir millettir. Ondan dolayı da bizim müziğimiz bizim örfümüze, âdetimize, geleneklerimize uygun ve onu uyaran, besleyen bir üsluba sahiptir. Kısacası Türklere ait tüm değerleri o müziğin içerisinde bulmak mümkündür. Çünkü Türk müziği Türklere ait gelenek ve kültürel hafızaya da sahiptir. O hafızayı koruduğu gibi Türkleri harekete geçirme kabiliyetine de sahiptir.

Siz Türk müziğinden ayrı tutmasanız da tasavvuf musikisi olarak adlandırılan dinî musikimizin dünü ve bugününe yönelik neler söylemek istersiniz?

Tasavvuf musikisinin sözel yapısı ayet ve hadislerin açılımıyla ortaya çıkmıştır. Yani hepsi bizi esasa ve aslolana götürecek nasihatlerle doludur. Tasavvuf musikisi, dinin sevda ve aşk tarafını terennüm eden, besleyen bir müzik türüdür. Tasavvuf musikisinin başlangıcı olarak Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Medine’yi teşriflerinde söylenmiş olduğu rivayet edilen “Taleal bedru aleyna (ay doğdu üzerimize)” diye anılan eseri, tasavvuf musikisinin ilk eseri olarak nitelendirebiliriz. Allah’ın (c.c.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve dinin anlatıldığı vecd meclislerinde bu sözel yapıya melodik bir yapı da dâhil olmuştur. Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’deki manzum anlatım halka ulaşmada ve anlatımda daha etkili bir yöntem olarak karşımızdadır. Tasavvuf musikisi de bu anlatıma bir coşkunluk katmış, Allah’a (c.c.) ve Hz. Muhammed’e (s.a.s.) duyulan aşk terennümlerini ortaya koymuştur. Çok erken zamanlardan başlayan bu musiki, insanların kalbinde çok ayrı bir yer tutmuştur. Cenab-ı Hakk’ın bizlere de hizmet etme fırsatı verdiği tasavvuf musikisi, bazı dönemler inkıtaya uğrasa da günümüzde devam etmektedir. Tasavvuf musikisi, çeşitli meşk meclisleri başta olmak üzere her insanın kalbine dokunması ve gönlüne ilahi bir zevk taşıması yönüyle insanların hâlâ vazgeçemediği bir musiki olarak varlığını devam ettirmektedir.

Türkiye’ye sanatıyla ve sanatçı duruşuyla değer katan birisiniz. Ahmet Özhan’ın hayat felsefesi neydi ve sanatını bugüne kadar hangi değerler çerçevesinde icra etti?

Mesleğimin ilk zamanlarında şöhret olma gayesiyle ve onun gerektirdikleriyle hareket eden biriydim. Belli bir müddet bu devam etti ancak bir yere geldi ve tıkandı. İşte o zaman kendime sormaya başladım “Hayatımda neler oluyor ve bu nereye kadar sürecek?” diye. Çünkü biz netice itibarıyla seccade üzerinde babasının tespihleriyle büyümüş biriyiz. Babasının sohbetleri aracılığıyla Cenab-ı Allah’tan (c.c.), Hz. Muhammed’den (s.a.s.), sahabeden, Mevlana’dan, Yunus Emre’den haberdar olan bir kimseyiz. Allah’ın (c.c.) lütfu ve yardımıyla hayatımıza çekidüzen vermeye çalıştık. Tabii bu esnada çeşitli tevafuklar da var ki onlardan biri ve belki de en önemlisi Muzaffer Ozak Hocamızla tanışmam ve onun görüşlerine yakınlık hissetmemdir. Bu vesileyle Allah (c.c.), beni seferî hayattan çekip alarak mesuliyetlerine müdrik bir hayatın içerisine doğru yöneltti. İşte burada benim hayatıma dönük esas değerler iman ve onun getirisi olan davranış biçimleri, Kitap ve sünnetin emirleri ve âlimlerimizin içtihatları çerçevesinde oluştu. Gerek dünya görüşüm gerek icra etmiş olduğum sanat da bu değerler çerçevesinde oluştu ve sürüp gitti.

Son olarak bir programda hayata ve zamana saygıdan söz ediyorsunuz. Sizce hayata ve zamana saygı ne demek ve bu nasıl olur? Hayata ve zamana saygılı olmak insana neler getirir?

Hayat ve zaman izafi olmakla beraber bizlere muvakkat olarak verilmiş bir imkândır. Hayatımız belli nefes sayılarıyla ölçülmüştür ve bu zamanla bağlanmıştır. Hayata ve zamana saygı demek bütün bunları yaradılış maksat ve hikmetine uygun bir şekilde kullanmak demektir. İşte bu doğrultuda yaşadığımızda hayatımızı değerlendirmiş oluruz. Bu bağlamda hayat ve zaman birbirinin içerisinde birbirinin anlam ve değerine hizmet etmektedir. Hayata ve zamana saygı duyan, bunları yerli yerinde kullanabilen bir kişi, aslında kulluğunu yerine getirmiş olur. Hayat ve zaman geri getirilemeyecek ve kazası olmayan, Allah’ın (c.c.) bizlere sunduğu büyük bir nimettir.