Makale

DİNİ TAMAMLAMAYA ÇALIŞANLAR: BİDATÇİLER

DİNİ TAMAMLAMAYA
ÇALIŞANLAR: BİDATÇİLER
Dr. Öğretim Üyesi Sema Çelem
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i beğendim…”

(Mâide, 5/3)

Mâide suresinin 3. ayetinde Yüce Allah, kulları için seçtiği dinin İslam olduğunu bildirirken “dini kemale erdirmek” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade dinde helal ve haram olanların bildirilip sınırların belirlendiğini, ahlaki, hukuki ve sosyal yasaların tamamlanarak son noktanın Allah (c.c.) tarafından konulduğunu bildirmektedir. Kur’an-ı Kerim’den en son indiği düşünülen bu bölüm, Veda Haccı yapılırken Arafat’ta nazil olmuştur. “Yüce Allah son peygamber Hz. Muhammed’e insanlığın muhtaç olduğu itikadi ve amelî ilkelerin en mükemmellerini içeren Kur’an’ı insanlığın hayat ve medeniyet alanındaki ihtiyaçlarını karşılayacak bir nitelikte kemale erdirmiş” (Kur’an Yolu Tefsiri, II, 208) ve tamamlamıştır. “Tamamlanmış din” vurgusu dinde yeni helaller ve haramlar icat edilemeyeceği anlamına gelmektedir (Duman, Beyânu’l-Hak, III, 1917).

Sevgili Peygamberimiz bir hadisinde “Benden sonra yaşayanlar nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bidattir, her bidat de sapkınlıktır.” (Ebû Dâvûd, Sünen, 6) buyurmuştur. Arapçada “bidat” kelimesi, “bir şeyi ilk kez yapmak” ya da “daha önce örneği bulunmayan, sonradan ortaya çıkan şey” manalarına gelmektedir (Yaran, “Bid’at” DİA). İslam dininde Hz. Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargı ve ilkeler için kullanılan bu kelime, bu yargı ve ilkelerin dinin aslından olmayıp insanlar tarafından konulması yönünden olumsuzluk ifade etmektedir.

Dinî gayretle ortaya çıkan bidatlerle birlikte anılan hurafeler, bidatlerden farklı olarak “yanlış inançlar” demektir. İkisi de insan kaynaklı olması yönünden ortaktır ancak her bidat hurafe sayılmaz. Çünkü hurafede genel olarak “akıl dışı”lık vardır. Kabirlerden medet ummak, taşlarını öpmek, Allah rızası için kesilen bir kurbanın kanını alnına sürmek, Safer ayını uğursuz kabul etmek, yatır ya da ağaçlara bez bağlamak gibi davranışlar hurafedir, bir kısım batıl dinlerde görülmekle birlikte İslam diniyle bağlantıları yoktur. Bidat ise dinî ritüel ve inanışlara benzer, dinî kabul edilir, ancak dinden değildir. Bidatin çeldiriciliği akla yatkın olması noktasında ortaya çıkmaktadır. Hurafelerin reddedilmesi daha kolayken bidatlerden bu özelliği nedeniyle korunmak zordur. Namaz gibi önemli bir ibadeti Hz. Peygamber (s.a.s.) veya ashabının uygulamadığı sayılar ve vakitlerle yeni formlara sokmak; Kur’an okumak başlı başına bir ibadet ve dua iken farklı sayılarla arzu ve isteklerin gerçekleşeceğine dair söylemlerde bulunmak bidat ihdas etmektir. Ölü evinde helva kavurmayı, Muharremin onuncu günü aşure kaynatmayı ibadet telakki etmek de bu yönden sakıncalıdır. Bunlar gelenek olarak toplumun benimsediği davranışlar olsa da dinî bir değeri yoktur. Dine ait gibi gösterilmemelidir.

İnsanların bidat ve hurafeleri benimsemeleri din anlayışının eksikliği ve dinin doğru kavranmamış olmasıyla yakından alakalıdır. Bununla birlikte maddi veya manevi menfaat duygularının ön plana çıkarılması, siyasi ya da manevi statü elde etmek gibi sebeplerle de dinin bir sömürü aracı olarak kullanıldığı görülmektedir.

Adı ister bidat ister hurafe olsun, nasıl bir niyetle yapılırsa yapılsın bu tür uygulamalarda en büyük hata insanların Allah’ın sözünün üstüne söz söyleme girişiminde bulunmasıdır ve Yüce Allah bunların tümünü yasaklamıştır. Aşağıdaki örnek Hz. Peygamber zamanında yaşanan benzer olaylarda Allah’ın, kullarını doğrudan uyardığını göstermektedir:

Sevgili Peygamberimiz, Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı gün sabah namazından sonra arkadaşlarına “Rabbiniz ne buyurdu bilir misiniz?” diye sormuş, onlar “Allah ve Resulü en iyi bilir.” diye cevap verdiklerinde Allah’ın şöyle buyurduğunu anlatmıştır: “Bu gece kullarımdan bazısı bana iman ederek, bazısı da beni inkâr ederek sabahladı. Kim ‘Allah’ın fazlı ve rahmetiyle yağmura kavuştuk.’ demişse, o bana iman etmiş, yıldızı(n ilahi gücünü) inkâr etmiştir. Kim de, ‘Şu yıldızın doğması veya batması ile yağmura kavuştuk.’ demişse, o da beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiştir.” (Hadislerle İslâm, I, 514) Hz. Peygamber’in dilinden yapılan bu uyarı cahiliye Araplarında mevcut olan yıldızlara yaratılış maksadının üzerinde değer atfetme, onların yağmur yağdırma, insanları cezalandırma, insanların hayatına etki etme gibi özellikleri olduğu inancının bazı zihinlerde devam ettiğini göstermektedir.

Kur’an’da “Ey inananlar! And olsun ki sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Allah’ın Elçisi en güzel örnektir.” (Ahzâb, 33/21) buyrulmuş ve Hz. Peygamber; söz, fiil ve davranışlarıyla dini açıklamışken dinle ilgili yeni uygulamalar getirmekten sakınmak Müslümanlar için bir yükümlülüktür. Ancak her konuda olduğu gibi burada da ifrat/tefrit dengesi korunmalıdır. Dikkat edilmesi gereken, bidat konusunun din bağlamında ele alındığı, dünyevi işler için yapılan yeniliklerin bidat kapsamına girmediğidir. Örf ve âdet, bir dinî ahkâmı değiştirmediği, bir ibadeti bozmadığı veya dinin yasak ettiği şeylerden olmadığı sürece bidat olarak görülemez. Buna göre ibâdet ve sevap kastıyla yapılmayan işler dinî değil, dünyevi uygulamalar olarak kabul edilmelidir. Uçağa ve otomobile binmek, masada yemek, çatal kaşık kullanmak, teknolojik aletlere sahip olmak insanoğlunun yeryüzünü imar etme faaliyetlerinin sonucu ortaya çıkan şeylerdir ve dünya hayatının süsleri arasındadır.