Makale

Ruhun ve erdemin dirilişi Tefekkür

Ruhun ve erdemin dirilişi Tefekkür

Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
İstanbul Üniv. İlahiyat Fak.


Kadim Kelam, akleden bir varlık olarak tasvir ettiği insanın mertebesini, tefekkür imalatçısı hâliyle sunar ve şereflendirir. İslam’ın Kutlu Peygamberi (s.a.s.) de, tefekkürü nafile ibadetlerin zirvesine uygun bulur: “Bir saat düşünmek, altmış yıl boyunca yapılan nafile ibadetten daha hayırlıdır.”

Tevhit toplumunda mümin örneği, düşünce, fikir, ilim, bilgi ve tefekkürle harmanlanmış erdemli bir portreyle şekillenir. “Allah’ın kulları içerisinde O’ndan en çok korkanlar ancak bilginlerdir.” (Fâtır, 28.) yankısı, bilim merkezlerinin kapılarının anahtarıdır. İslam’ın bilgini, muhalif ve muarızlarını Kur’an’ın kelamıyla tartışma şölenine davet eder. “Eğer doğru sözlülerden iseniz açık delillerinizi getirin.” (Neml, 64.) O, kesinlik ve tatmin olmuşluğun verdiği güç ve kudretle şüphe ve endişe krizindekileri ikaz eder: “Onların çoğu zanna uyarlar; gerçekte ise zan, hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez.” (Yunus, 36.) Akabinde hakikate ulaşmanın işaretlerini gösterir ve tarif eder “(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Fecr, 17-20.)

“Oku” (Alak, 1.) nidası, fikir ve tefekkür insanın rehberidir. İrfan ve hikmet sahiplerinin hazine anahtarları ve hayat veren iksiri, şu enfes hitapların verdiği mana deryasında gizlidir:“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9.), “Rabbim ilmimi artır de.” (Tâhâ, 114.) “Allah hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar ve düşünür.” (Bakara, 269.) Hayrın ve hikmetin bütün katkı ve zenginliklerinden nasiplenen tefekkür erbabı, sınırsız ve hadsiz bir coşkunluk ve neşve içinde varlığın ve hakikatin manevi hazzına sahip olur.

Tefekkürün hammaddesi ve mayası: İlim
Tefekkürün hammaddesi ve mayası olan ilim, hikmet ve irfanla tek bir gönül hâlesi oluşturur; “yitik cenneti” arayan ârif gibi, cehalet ve karanlığın iz ve emarelerini yerküreden siler, yok eder. Mümin için malumdur ki, “en makbul sadaka, bir kimsenin ilim öğrenmesi, sonra diğer bir Müslüman kardeşine öğretmesidir”. Çünkü “ilim rütbesi rütbelerin en büyüğüdür.” Sevgili Peygamber Efendimiz’in dediği gibi, “Alimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.” (Acluni, Keşfu’l-Hefa, II, 325.) Yolda olanın aradığı “ilim ve hikmet, müminin yitiğidir. Her nerede bulursa alır.” (Acluni, Keşfu’l-Hefa, II, 363.)

Alîm’in (her şeyi bilen) bahşettiği ilimle nurlanan insan, varlık ve yokluk âleminin şifrelerini çözme gayretine düşecektir. Bu hâl, onu imanın nurlu halkasıyla sarmalayacak, görünmeyen âlemin yolcuları arasına katacaktır.

Bilmek… En Yüce Olan’ı, yani Yaratan’ı bilmek O’nun hareket etmeyen (değişikliğe uğramayan) “Bir” olduğunu, her şeyin etkin sebebinin O olduğunu; O’nun, kendi cömertliği, hikmet ve adaleti ile bu âleme düzen veren olduğunu bilmektir. Mütefekkir ve bilgenin de yapması gereken şey, insanın gücü ölçüsünde Yaratıcı’ya benzemesidir. (Fârâbî, Risâle fimâ Yenbaği en Yukaddeme Kalbe Te’allümi’l –Felsefe, Mısır 1325/1907, 57-64; Kaya, İslâm Filozofların Felsefe Metinleri, 113-114.)

Tefekkür erbabı, var olanların hakikatini bilme ve onları kendi yararına kullanma imkânına sahip olmakla insana ait erdemleri elde etmiş olur. O, Hakîm’in yarattığı varlık türlerindeki hikmeti çok iyi kavrar; onların sebep ve sonuçlarını araştırır ve varlıktaki hayranlık uyandıran düzeni anlar. (Âmirî, Kitâbü’l-İ’lâm bi-Menâkıbi’l-İslâm, nşr. A.Gurâb, Kahire 1967; Kaya, İslâm Filozofların Felsefe Metinleri, 199.)

Tefekkür, külli bir ilimdir, varlığın hakikatini, sebep ve sebeplilerini, her varlık türünün yapısal özelliğini ve niçin yaratıldığını bilmek, bütün bunları insanın gücü ölçüsünde külli bir bilgiyle kuşatmaktır. İşte küllî erdem bu sayede elde edilir. (İhvân-ı Safâ, er-Rîsâletü’l-Câmia, nşr: M. Galip, Beyrut 1974, 60; Kaya, İslâm Filozofların Felsefe Metinleri, 222.)

Tefekkürün menbağı
Tefekkürün menbağı olan hikmet, sözde ve fiilde isabet etmektir. Bu anlamda hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket de bilimsel temellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir… Hikmet ilimle sanatın birleşmesidir.

Bir anlamda ilim ve fıkıh demek olan hikmet, varlıkların özündeki manaları anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demektir.

Kur’an’ın birçok yerinde hikmet, peygamberlik kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu zaman onun yerine kullanılmaktadır. Dolayısıyla hikmet, Allah’ın emrini anlamaktır.

“İcat etmek” anlamına da gelen hikmet, varlık düzeninde her şeyi yeri yerince koymak demektir ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilahî hikmeti, ilahî sıfatları topluca tarif sayılır.

Uygulama açısından hikmet adalet demektir. Amelî hikmet denilen ahlak ilmi; ahlakı, ifrat ve tefrit arasında adalet temeline dayadığından bu manayı almıştır.

İrade, hikmet ve tefekkür

Hikmeti elde etmenin başlangıcı tefekkürdür. Bu hâle kavuşmak da, ancak temiz akıl ve kalple mümkündür. Yaratıcı’nın bahşettiği aklı, ihtiras ve şeytanın vesveselerine köle edenler, ne iç dünyalarındaki ilhamlarını ne de dış dünyadaki ibret manzaralarını kavrayıp idrak edemezler. Zihinleri, var olan harikuladelikleri seçemez ve sezemez. Bunlar düşünmezler veya düşünseler bile geçmişe ait olanlara baktıklarında, hayır ve hakkın, hakikat ve irfanın nerede olduğunu bilemezler. O halde ilahî bir hediye olan hikmet, ancak selim akıl ve temiz kalp sahiplerine bahşedilir (O, hikmeti dilediğine verir… Bakara, 269.) Dolayısıyla gerçeği yakalamış akıl ve hayrı talep eden irade, hikmetin şartı; tefekkür de onun girizgâhıdır. (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 204.)

En geniş anlamıyla fayda ve sağlamlık anlamlarına gelen hikmet, her güzel bilginin, erdemli ve yararlı işin adı olmuştur. Bu bağlamda hikmet, bir işi bağnazca yapmayıp sebep-sonuçlarını ve arka planını göz önüne alarak, meydana gelebilecek sıkıntı ve problemleri oluşmadan önlemek ve ona göre tedbir almaktır. Demek ki hikmetin gerçeklemesi için, ilimle meşgul olmak ve eyleme geçip iş yapmak hayatî derecede öneme sahip iki husustur. (Yazır, age, 205.)

Tefekkür erbabı: Nefsi eğiten, bedene şifa verendir

Hülasa, hakiki tefekkür erbabı, bedenleri tedavi edip şifa bulmalarına vesile olduğu gibi, öncelikle kendi nefsini eğitmek amacıyla yeri geldiğinde mübah olan hazların birçoğunu terk edebilendir. (Ebû Bekir er-Râzî, Kitabu’s-Sîretü’l-Felsefiyye, 102.) Sonra da hayat ve servetin girdabında boğulan erdemleri ve ilahî ilkeleri unutan ve kaybedenlere her iki âlemin kapılarını açan ebedi formülleri veren ve doyumsuz iksiri sunabilendir. Bir anlamda peygamberlerin halefleri olan hakîm ve filozoflardan mahrum olan toplumların, adalet, cömertlik, onur, cesaret ve yiğitlik vasıflarını yitirmiş, egemen kültür ve güçlerin hâkimiyetine razı olmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır. Yaşadığımız çağ bunun tanıklığını yapmaktadır. Bugün İslam dünyasının ve Müslüman toplumların karşı karşıya kaldıkları krizler ve kırılmalar bunun en açık göstergeleridir. Her türlü olumsuz koşullara ve imkânsızlıklara rağmen, Müslüman coğrafya, üçüncü dönem yükseliş medeniyetini gerçekleştirecek hakîm ve filozoflarını beklemektedir.

Tarifi ve tasviri bir nebze de olsa ortaya konan hakîm, arif ve âlim, yani İslam kültür ve medeniyetinin öncüleri, insana ve topluma faydalı olan bir ilim ve ahlâk anlayışına taliptirler. Dolayısıyla bundan var olan hiçbir canlı (insan, hayvan ve bitki) zarar görmeyecektir. Kültürümüzde ilim, âlim, bilgi ve bilgin nebevî kutsal bir ruh taşır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in “Bilginler Peygamberlerin varisleridir.” (Ebu Davud, İlm, 1, 3641.) şeklindeki ifadesi konunun önemine özgü bir haldir.

İslam Medeniyeti’nin (zirve dönemini geniş boyutlarıyla düşünecek olursak 8. yüzyıldan başlayan) bilim ve kültür havzası, 17. yüzyıla kadar bazı kısa molalar dışında yükselişinden büyük bir şey kaybetmemiştir. Ancak ne zaman ki, bilim ve tefekkürden uzaklaşılmış, bu büyük coğrafyanın insanları, o zaman duraklama, gerileme, üretememe ve dolayısıyla sömürülme ile karşı karşıya kalmışlardır.

Düşünce ve tefekkür köklerimiz ve kaynaklarımız kireç bağlamış gibi, içine girdiğimiz hiçbir değişme oluşunu tenkit etmiyoruz. Nihayetinde düşünmeye ve eleştiriye karşı yasalar ve kuşatılmalar oluşturuluyor. Düşünme yasaklarını kendilerine rehber edinenler; alışılmışın dışına çıkanı aforoz etmeler, totemler ve tabular inşa ediyorlar. (Sezai Karakoç, İslâmın Dirilişi, IX. baskı, İstanbul 2005, 25.)

Tefekkür erbabı için en büyük tehlikenin başında özgünlükten uzak, taklitçi ve aktarmacılık, bir ruh ve kafa köleliği olarak benimsenirse, doğurgan fikir kaynağı zail olup yitikleşir. (Karakoç, İslâmın Dirilişi, 26.)

Düşünmek… İnsanoğlunun en değerli özelliklerinden biri olan bu kabiliyetini geliştirmek… İşte, İslam mütefekkirine, düşen büyük ödev. İslam, düşünmeyi, insana sürekli olarak bir vazife olarak kabul etmiştir. Kur’an ayetleri, bu vazife üzerinde durur; düşünme ve tefekküre çağırır.

Tefekkür vahiyden beslenir

Tefekkür de vahyin hakikat kandilinden şavklanır, doğar, beslenir ve varlık âlemine düşer. Tefekkürün gıdası ve nefesi Kelamullah’tır. Onun içindir ki, sözlerin en güzeli her daim düşünceye ve tefekküre davet ediyor.

Hayatın derecesini ve kıymetini/kıratını arttıran tefekkür, hakikatte ruhi ve cismani tüm yeti ve kabiliyetlerin makam ve mertebe kat etmesi için aşkın âlemlerden gelen bir nidadır.

Ruh ve vecdi kavileştiren düşüncedir. Nitekim medeniyetlerin şahı olan İslam da, nihayetinde bir tefekkür ve teemmül (derin düşünme) medeniyeti değil midir!

Kadim medeniyetimizin diriliş ve hayat bulması, tefekkürü şahlandırmakla ve ona ruh katmakla gerçekleşecektir.

Olay ve olguları düşünmek, tarihi düşünmek, sanatı düşünmek, hayatı düşünmek, erdemi düşünmek, ölümü düşünmek, hasılı varlığı, var edeni ve var olanları düşünmek, zamanın ve âtinin çocuklarına kalan en kutlu mirasıdır.

Ancak aklı ve zihni kutsal bir nesneye dönüştürmek, ruhtan, vecdden ve gönülden mahrum bir hayatla neticelenir. Bunun sonucunda faydacı, çıkarcı, başkasına acı veren ve bu acıyla nemalanan bir nesil ortaya çıkar. Hülasa, erdemin ve ihlasın buharlaştığı, onun yerine hazzın ve nefsin hâkim olduğu bir zemin hâsıl olur. (Karakoç, İslâmın Dirilişi, 83.)

Sözün özü; fikir ve tefekkür icat etmek ve imâl etmektir, onun ilham ve referans kaynağı görünen ve görünmeyen âlemin Hâlık’ıdır. Kendisine çok hayır verilen bu sonsuz ve sınırsız menbadan nasiplenecektir. Beslenmenin ve faydalanmanın kesilmesi, fikir ve düşüncenin kısırlaşmasıyla neticelenir.

Erdemli ve yeryüzünde cenneti inşa etmeye çalışanlar, tefekkür tükenmeyen nimetlerinden doya doya, kana kana beslenenlerdir. Bundan nasiplerine kesilenler, büzülürler ve yok olurlar. (Karakoç, İslâmın Dirilişi, 263.)

Din ile bilim, akıl ile inanç, tefekkür âleminde savaşmaktan kurtulurlar, Zira çatışmaları ve çelişkileri çözen düşüncedir. Ancak düşünce; kalıplaşma, kutsallaştırma ve ikonlaştırmayı bertaraf eder. Tefekkürdür ki, cemiyeti kuklaların ve modellerin taklidinden kurtarır.

Fikir ve düşünce, insan ruhunun ve benliğinin cismanileşmesidir. Onun nefesiyle, beşeriyetin yarını nurlanır ve şavklanır. Eğer tefekkür bir diyarda ölürse, başka bir diyara yolculuğa çıkar. Onun terk ettiği coğrafyalar, cılızlaşır ve kuraklaşır, nihayetinde çölleşir.

Her şeye, her olumsuzluğa rağmen, insanı ve cemiyeti canlandıran en önemli enstrüman ve vasıta tefekkürdür. Onun sayesinde Müslüman dünya ve insanlık, ruh ve gönül âlemini yerküre üzerinde gerçekleştirecektir. Uyku ve ataletin cenderesindeki tevhit coğrafyasını ayağa kaldıracak yegâne unsur, tefekkürdür. (Karakoç, İslâmın Dirilişi, 264.)