Makale

DÜNYEVİLEŞME ÇIKMAZI

DÜNYEVİLEŞME
ÇIKMAZI
Dr. Abdülkadir ERKUT
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

“Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile ayetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir.”

(Yunus, 10/7-8.)

Allah Teâlâ Kur’an’da göklerin ve yerin yaratılmasına dikkatleri çekmekte, yaratıcılığına delalet eden deliller zikretmektedir. Bu varlık âlemini ilk defa yaratan elbette ikinci defa da yaratabilir. (Araf, 7/29.) Ancak delilleri görmek istemeyenler, ahiret hayatının varlığını inkâr etmektedirler. İnkârcıların hakikat karşındaki tavırları önemli mesajlar içerdiğinden Kur’an’da bu konuda bilgiler yer almaktadır. Bunlardan biri olan şu ayette inkârcıların özelikleri şöyle ifade edilmiştir: “Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile ayetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir.” (Yunus, 10/7-8.) Ayet-i kerimede inkârcıların sahip oldukları dünya ve ahiret tasavvuru ve bu tasavvurun hayat serüvenleri içinde kendilerini sürüklediği mecra üzerinde durulmaktadır. Söz konusu tasavvurun ayrıntıları dört başlık altında incelenebilir.

Birincisi, onlar Allah ile karşılaşacaklarını ummazlar. Zira iman edenler, içlerinde ahiret hayatına dair umut taşırlarken inkârcılar böyle bir umuttan mahrumdurlar. Bu yüzden onlar Allah (c.c.) tarafından kendilerine gelecek mükâfatı, taraflarına ulaşacak rahmeti beklemezler. Böyle olunca korkulması gereken bir akıbetin korkusunu da taşımazlar. Buna ilaveten kalbin talep ettiği ruhani lezzetleri istemez, marifetullahtan gelecek saadete iltifat etmezler. Ölen yakınlarının dünyaya geri dönmesini beklemedikleri gibi öldükten sonra insanların dirilmesini de ümit etmezler. (Mümtehine, 60/13.)

İkincisi, dünya hayatına razı olurlar. Nihai amaçları dünyadır; himmetleri de tamamen dünyaya yöneliktir. Dünyada sürekli kalacakmış gibi yaşarlar. Daha yüksek ve üstün bir hayat düşüncesine sahip değillerdir. Çünkü duyguları onları kontrol altına almış, az ve fâni olanı çok ve baki olana tercih etmişlerdir. Kur’an bu duruma “Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz?” (Tevbe, 9/38.) sorusu ile dikkat çekmektedir.

Üçüncüsü, huzuru dünyada bulurlar. İtminan (huzur), daha çok insanın ruhen yaşadığı sükûnet hâlini ifade eder. Onlar huzura ulaşmak için maddi lezzetlere dalar, onları elde etmek için mücadele eder, bunlara ulaşmak için birbirleri ile yarışırlar. Dünyanın süratle zeval bulduğunu görmeleri, üzerlerinde bir tesir uyandırmaz. Nitekim gerçek müminler Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen kimselerdir. (Enfal, 8/2.) Bu durumdan sonraki aşamada artık Allah’ın anılması onları bir sükûnet hâline ulaştırır. (Rad, 13/28.) Bu ayetten anlaşıldığına göre inkârcılarsa bu sükûneti dünya sevgisinde ve onun lezzetleri ile meşguliyette ararlar. Artık kalplerinde bir ürperti yoktur; uyarı ve korkutmanın üzerlerinde herhangi bir tesiri de söz konusu değildir.

Dördüncüsü, Allah’ın ayetlerinden gafildirler. Onları tefekkür etmez, üzerinde düşünmezler. Çünkü dünya hayatına razı olup onunla yetinmek, ahiret hayatı ile ilgili delillerden sarfınazar etmelerine sebep olmuştur. Ayetin üslubundan (cer harfinin öne alınmasından) anlaşıldığına göre onlar başka şeylerden değil, özellikle Allah’ın ayetlerinden gafildirler. Üstelik burada murat; bazı vakitlerde gafil olmak değildir. Zira onların gafletinde bir süreklilik söz konusudur. Öyle ki bu gaflet durumu onlar için bir karakter hâline gelmiştir. İçinde bulundukları bu gaflet hâli, Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmeye, inat ve kibirle onlar üzerinde düşünmeyi reddetmelerine yol açmıştır. (Tahir b. Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, XI, 100.)

İnananlara gelince; onlar Allah’a ve ahirete iman etmiş, imanlarını salih amellerle pekiştirmişlerdir. İman, onları Allah’ı bilme konusunda teorik bir meleke, salih amel ise Allah’a hizmet konusunda pratik bir meleke sahibi kılmıştır. (Razi, Mefatihu’l-Gayb, XVII, 213.) Bu yüzden onlara mükâfatların en büyüğü verilir ki o da hidayettir. (Yunus, 10/9.) Hidayet sayesinde âlemde yerleştirilmiş delillerin anlamlarını idrak edebilirler. Ruhları marifetin nuru ile aydınlanır, imanları artar, şüpheleri zail olur, kendilerine faydalı olan bilgiler öğretilir, salih amelleri artırmaya muvaffak olurlar. Böylece dünya hayatının nakıs bir hayat olduğunu görürler, kederli dünya hayatından daha safi bir hayatın olması gerektiğini hissederler. Ahirete yönelir, dünyadan yüz çevirirler. Çünkü salih ameller nefsi, dünyayı terk etmeye ve ahireti talep etmeye yönlendirir. Kötü ameller ise bunun aksidir.

Dinimize göre dünya hayatı Allah’ın insanlara lütfettiği büyük bir nimetidir. Ahiret için hazırlanmayı engellemedikçe nimetlerden istifade etmek, dünyadaki mutluluğunu yaşamak olumsuz olarak değerlendirilmemektedir. Zira Hz. Peygamber, bir taraftan “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver.” (Bakara, 2/201.) diye dua etmiş (Buhari, Deavat, 55.), diğer taraftan da dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için insanları uyarmıştır. (Buhari, Rikak, 5.) Konu edindiğimiz ayette sözü edilen inkârcılarsa dünya hayatı konusunda yanlış bir yaklaşıma sahiptirler. Çünkü onlar Allah’ın var ettiği delilleri görüp ibret almayan, bunlar sayesinde imana erişemeyen insanlardır. Bunun yerine dünyaya sarılır ve teselliyi dünyada ararlar. Bundan dolayı dünyaya dalmak delilleri görmelerine engel olmakta, onları ibret almaktan daha da uzaklaştırmaktadır. Böylece dünyevileşme onları bir çıkmaza sürüklemiş olmaktadır. Ayet-i kerime, sadece kâfirlerin durumunun tasviri olarak değerlendirilmemelidir. Zira aynı zamanda inananlar inkârcıların sahip olduğu özelliklerden sakındırılmış olmaktadır. Nitekim Kur’an’ın ilk muhatapları olan Sahabe ve Tabiun da kâfirlerle ilgili ayetlerden dersler çıkarmışlardır. Ayetin tefsiri ile ilgili Tabiun müfessirlerinden Katade’ye (ö. 117/735) ait şu cümleler bunun örneğidir: “Dilersen bu özellikleri dünya ehlinde görürsün. Dünya ehli sadece dünya için sevinir, sadece dünya için üzülür, sadece dünya için öfkelenir ve sadece dünyaya razı olur.” (Taberi, Camiul Beyan, XV, 27.)