Makale

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ, DUANIN YÜKSELDİĞİ YERDEN

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ, DUANIN YÜKSELDİĞİ YERDEN

Bülent ACUN
İstanbul Bağcılar Din Hizmetleri Uzmanı

Bir yıl boyunca ailece, hasret, özlem ve heyecanla beklediğimiz o güzel günler yine gelmiş; o güzel günler gelir gelmez iznimizi almış, uçarcasına memlekete gitmiştik. Öyle biliyor ve inanıyorduk ki memleketin havası derdimizin devası, ruhumuzun gıdası, gözümüzün cilası, kalbimizin sefasıydı. Akdeniz’in o kavurucu sıcağına rağmen memleketteki ilk günlerimiz hayli güzel geçmişti.

Babamızın yuvasında olmak, annemizin duasına kavuşmak eş, dost ve akrabalarla görüşmek ve doğduğumuz şehrin insanlarına karışmak bize epey iyi gelmişti. Kurbanın ibadet, bayramın ziyaret ve ziyafet, sevgi ve muhabbet dolu o huzur iklimini iliklerimize kadar hissetmiştik. Kurban, bayram ve sıla-i rahim özel gündemi ile gerçekleştirdiğimiz memleket seyahatimiz güzel bir şekilde devam ederken bir anda her şey tersine dönüverdi.

Bu yıl gülistanımızı külistana çevirmeye kasteden yangın afetinden Akdeniz’in saklı incisi, Mersin’in şirin ilçesi Aydıncık da üzerine düşen payı aldı. Bölgenin oksijen deposu Pembecik mahallesindeki o güzelim ormanı yakıp kavuran yangın, güzel köyüm Duruhan ve Karaseki mahallelerini de epey yakıp yıktıktan sonra Aydıncık ilçesine doğru yol almıştı.

Duruhan mahallesinde Erenler tepesinden köylerinin tarla ve bahçelerinin kül olmakla burun buruna gelişini çaresiz gözlerle izleyen köylülerin feryatları yürekleri dağlıyordu. Durmak ve yorulmak bilmeyen bir düşman askeri gibi yoluna devam eden yangın önüne gelen her şeyi yakıp yıkarak Aydıncık ilçesinin merkezine doğru ilerliyordu. Ateşin büyük bir hızla şehre doğru geldiğini gören ilçe halkı hayli tedirgin, ziyadesiyle endişeliydi. Her şeyi yakıp kül etmeye kastetmiş bu ateş karşısında endişelenmemenin, tedirgin olmamanın imkânı var mıydı? Aman Allah’ım bir ömürlük servetin, birikimin bir anda yok olması ne büyük bir acı, ne çetin bir afet, ne hazin bir felaket!

Bir perşembe akşamıydı. Ateş, Aydıncık ilçesinin tepesindeydi. Elinden bir şeyler gelenler yangını söndürmek için ateşin etrafında pervane olurken yapacak bir şeyi olmayanlar ilçenin belli noktalarında toplanmış, yaşlı gözlerle dehşet içinde memleketlerinin cayır cayır yanışını izliyorlardı. O gece biz de annemin evinin bulunduğu Ortatepe mevkiinden o tarihî acıya şahitlik ediyorduk. Elektrik kesilmiş, ortalık karanlıktı. Şehrin tepesindeki kızıl alevler bir an için geceyi aydınlatıyor fakat geleceğimizi karartıyordu.

Büyük afetler karşısında insan biraz daha aciz ve çaresiz kalıyor. Bir anda ne yapacağınızı, ne söyleyeceğinizi, nereye gideceğinizi bilemiyorsunuz. Saatte 80 kilometre hızla eserek ateşi harlandıran rüzgâr bizi de darlandırdıkça darlandırıyordu. Ateş şehir merkezine doğru indikçe Aydıncık halkının dilinden dualar arşa yükseliyordu. Şiddetli rüzgârın şehir merkezine doğru savurduğu küller, birazdan kopacak kızılca kıyametten kapkara haberler veriyordu. O gece bize öyle uzun geldi ki anlatamam. Hiç bitmeyecek zannettim. Cayır cayır memleket yanıyor, içimiz kan ağlıyor, yüreğimiz kanıyordu. Kızıl alevler memleketi yakıp kavuruyor. Her birimizi alıp âdeta bir yerlere savuruyordu. Bir şehir yanıyor, o şehrin sakinleri hüngür hüngür ağlıyordu.

O gece herkesin kendine yetecek bir derdi vardı. Kimi yanacak evinin, kimi iş yerinin, kimi serasının, kimi de bahçesinin derdindeydi. “Cana gelen mala gelsin, sağlık olsun. Can giderse geri gelmez, mal giderse gelebilir.” şeklindeki sabır, tevekkül ve sağduyu yüklü anlamlı cümleler kavrulan yüreklere rahmet bulutları gibi su serpiyor, serinletiyordu.

İçimize düşen ateş o gece beni derin derin düşündürdü. Ateşe baktıkça korktum, seyrettikçe ürktüm. Ateşin ne büyük bir tehdit ve tehlike olduğunu iliklerime kadar hissettim. Bir an cehennem ateşini hayal ettim. Aman Allah’ım hayali bile ne korkunç bir hayalet. “Ateşten korkmalı.” dedim kendi kendime, sonra şunu söyledim: “Korkmak yetmez, korunmalı.”

“Peki, nasıl?” diye sordum. Sonra şu cevabı buldum: “Onun narından kaçmalı, nuruna koşmalı.” Şu hakikati âleme haykırmak istedim bir an: “İnkâr ateştir, haram ateştir, günah ateştir.”

Kasıt, sabotaj ve ihanet şüpheleri üzerine şu sözü söylemekten kendimi alamadım: “Bu ateş bir gün yakanları da yakar.” Hemen ardından şu söz geldi aklıma: “Herkes ateşini dünyadan götürür.”

Edirne’den Kars’a, Van’dan Mersin’e vatanımızın tamamı memleket vücudumuzun azalarıdır. Yurdumuzun dört bir yanında eş zamanlı olarak çıkan ya da çıkarılan yangınların hepsi hepimizi ziyadesiyle üzmüş ve müteessir kılmıştır. Bendeniz o günlerde Aydıncık’ta olduğum için o tarihî acıya şehadetimi tarihe not düşürmek meyanında yazıya döktüm. Ben Aydıncık’ı yazdım, siz Türkiye’yi, dünyayı okuyun.