Makale

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
(Selimî) Yavuz Sultan Selim

Vedat Ali Tok

Kemalpaşazade, 8,5 yıl sultanlık yapan Yavuz Sultan Selim’i şöyle anlatıyor:
Şems-i asr idi asrda şemsin
Zılli memdûd olur zamanı kasîr
Fahrederdi tâc u tahtıyla beyler
Fahrederdi anınla tâc u serîr

“İkindi güneşiydi, ikindide güneşin gölgesi uzun olur, zamanı ise kısadır. Beyler, taç ve tahtıyla övünürken taç ve taht onunla övünürdü.”

Liderlik bilgisi yanında şiir kültürünü de iyi alan padişahlardan biri Yavuz Sultan Selim Han’dır. Kahraman ve otoriter kişiliğin altında ince ve duygusal bir ruh yapısına sahip Yavuz Selim Han, Divan Edebiyatında, herkesin dilinde olan bir tek kıta ile güçlü bir şair sıfatını kazanan nadide şairlerimizden biri sayılabilir. Kıta şöyle:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne fusûn etti felek
Eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Kıtada geçen ve bugün bize yabancı olan kelimelerin günümüz Türkçesindeki karşılıkları şöyle:
merdüm-i dîde: gözbebeği. fusûn: efsun, büyü. eşk: gözyaşı. füzûn: fazla, çok. girye: ağlama, ağlayış. hun: kan. şîrler: aslanlar. kahr: yok etme. lerzan: titremek. âhu: ceylan. zebûn etmek: alçaltmak, aciz bırakmak, güçsüz bırakmak.

Kıtadan aldığımız beytin açıklamasına geçmeden önce son zamanlarda bazı dergilerde ve özellikle internet sitelerinde yer alan; fakat hiçbir kaynak zikredilmeyen (çünkü kaynağı yok) bir hikâyeye bakalım. Bu hikâye, konu itibarıyla aynı olmasına rağmen birkaç değişik versiyona sahip!

Güya, Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden sonra adaleti tesis etmek için Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalmış. Bir Türkmen (bazı yerlerde bir Mısır) kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olurmuş… Yine bir sabah temizlik için geldiğinde Sultan Selim’i görmüş. Kızın gönlü sultana akıvermiş. Bir gün gözü hünkâr çadırının direğine ilişmiş. Direğin üst kısmına (bazı yerlerde de haberleşme mekânı hünkârın yastığının altıdır) şöyle bir satır yazmış: “Seven insan neylesin?” Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince birden direkteki yazıyı fark etmiş, uzun bir muhakemeden sonra o da şöyle bir cevap yazmış: “Hemen derdin söylesin.” Kız ertesi gün gelip baktığında otağın direğindeki cevap mahiyetindeki yazıyı görmüş. Bir satır daha yazmış direğe: “Ya korkarsa neylesin?” Yavuz Sultan Selim, akşam çadıra döndüğünde not düştüğü direğe bakmış. Hemen o satırın altına şunu yazmış: “Hiç korkmasın söylesin.” Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah. Seher vakti sırdaşı Hasan Can’ı çağırtmış, derhal bir emir vererek: “Biz dahi merak edip onu görmek isteriz; tiz elden bu kızı huzura getirin!” Emir derhal yerine getirilmiş. Padişah o ahu gözlü güzeli görünce kendinden geçmiş. Hünkârın emriyle derhal bir düğün alayı tertip edilmiş. Eğlenceler, yemeler, içmeler… Düğünün son gecesi bu ahu gözlü güzelin yüreği heyecandan duruvermiş. Koca hünkâr, ağlamış ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, yukarıya aldığımız dörtlüğü kazdırmış.

Burada birkaç husus üzerinde durmakta fayda var: Evvela şiirin Yavuz Sultan Selim’e ait olup olmadığı kesin değildir. Çünkü şiirlerini Farsça yazan Yavuz Sultan Selim’in divanında tabii olarak bu Türkçe kıta yoktur. İkinci olarak Divan şiirine vâkıf olanlar bilir ki şiirlerin, beyitlerin bu türden hikâyeleri duyulmuş şey değildir. Bu tür şiir hikâyelerinden biri Nabi’nin “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu” mısraı ile başlayan ve hac yolculuğunda yazdığı na’tı için anlatılır. Fakat genelde Divan şiirinde böyle bir gelenek yoktur. Bu gelenek halk şiirinde vardır. Hatta halk hikâyelerinin aralarını süsleyen manzum parçacıklar vardır. Bu manzumeler ise çoğunlukla hikâyeleri yeknesaklıktan kurtarmak için söylenir.

Öte yandan Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan padişahının, otoriter bir sultanın, böyle gizli bir hadiseyi yaşasa bile, hikâyesini başkasına anlatması, âleme faş etmesi karakteriyle örtüşür görünmemektedir. Yavuz devrinde böyle bir hizmet gören güya Türkmen güzelinin okuma yazma biliyor olması da ayrı mevzu…

Bu hikâye, olsa olsa şiirden yola çıkılarak –üstelik son zamanlarda- uydurulmuş bir söylenceden ibarettir. Fakat her ne hikmetse özellikle son zamanlarda hiçbir kaynağı bulunmamasına rağmen gerçekmiş gibi anlatılmakta, yazılmakta böylece ilmi bir tahrifata yol açılmaktadır. Mamafih yukarıya aldığımız kıtayı Yavuz’un yazma ihtimali zayıf olsa da şiire Yavuzca, Yavuz’a yakışır, Yavuz’u anlatan bir şaheser gözüyle bakmamızda mahzur yoktur. Çünkü şiir tamamen Yavuz Sultan Selim’in tasviriyle doludur.

Şöyle deniyor beyitte: Kendini güçlü gösteren, adeta aslan kesilen düşmanlar benim kahredici kuvvetimin karşısında tir tir titrerken, kaderin cilvesine bakın ki felek beni bir ahu gözlü güzelin aşkıyla perişan eyledi.

Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim Han cesur, kahraman, adaletli, güçlü bir padişahtı ve düşmanları ondan çekinir, vezirleri dahi yanlış bir iş yapmaktan korkardı. Nice fetihlerin ardından şir-pençe denilen bir tür çıban hastalığına tutulmuştu. Beyitte bu hadiseye telmihte bulunuluyor ve şir(ler)-pençe sözü iki değişik anlamda kullanılarak bir çeşit söz sanatı (tevriye) yapılıyor.

Gönül bu; ferman dinlemez elbette, en güçlüleri bile emri altına alabilir ve dermansız bırakabilir. Nitekim Yavuz gibi kudretli bir padişah dahi gönlünü kaptırdığı bir güzelin yahut görünüşte küçücük bir çıbanın elinde zebun olabilir vesselam.