Makale

KARADENİZ'İN İNCİSİ TRABZON

KARADENİZ’İN İNCİSİ TRABZON

Zeynep UZUN

"Yaylanun çimenine oturdum iki saat
Aldi beni bi’ merak, ne tutun var, ne kağat
Ne oldi sana aklum? Niye daldun derine?
Koyamazsun kimseyi, sevduğunun yerine

...

(TRT Repertuarındaki Trabzon Türkülerinin Listesi, Derleyen: Nejat Buhara)

Dertli bir türkü şöyle bir nefes daldırır söyleyeni uzaklara. Uzaklara anlatmak derdimizi, bazen yakındakine anlatmaktan daha kolay gelir. Hele yüksek tepelerde, yeşil ormanlarda ya da suların kuş sesleriyle senfoni oluşturarak şırıl şırıl aktığı bir ırmağın kenarında daha da yanık çıkar türkünün nağmeleri. Anadolu; bağrı yanıklara, dertlilere, yolculara, kalbine kaçanlara, dili bülbüllere göredir tam da. Sisli, puslu, çam kokulu, engebeli, gizemli, hırçın hislerden dökülen şiirlerin, türkülerin kaynağıysa Anadolu’nun incisi Karadeniz’dir. Ve tabii Trabzon gelir hemen akla.

Daha önce birkaç kez iş için bulunmuş olsam da hiç birinde doya doya dolaşamamıştım sokaklarında Trabzon’un. Bu kez, şehrin ruhunu derinden hissetmek için geldim. Yeşil ve mavinin dans ederek gözlerinize bir şölen yaşatıığı bu şehir; gezmek, keşfetmek, tatmak için âdeta bir cennettir. Doğaseverlere, içine tarih kokusu çekmek, yayık ayranına doymak, sıcacık mısır ekmeğinden lokmalar koparmak isteyenlere göredir tam.

Boztepe’de Gün Doğumu

Önceden yaptığım sağlam bir planla güneşin doğmasını beklemeden yola düştüm. İlk durağım Boztepe. Güneşin ilk ışıklarını alan bu yerde ehlikeyif olanlar dışında kimsecikler yok. Kızıl güneş nasıl da endamlı doğuyor ufukta. Bir süre öylece seyrediyorum. Derin derin nefes alıp vermek ruhuma iyi geliyor. Burada manzara eşliğinde mükellef bir kahvaltı yapma niyetindeyim. Evet, tahmin ettiğiniz gibi kahvaltıda mısır unundan yapılan tereyağlı kuymak (bazıları mıhlama diyor), mısır ekmeği, yumurtalı turşu kavurmasını tadacağım. Elbette ki is kokulu semaver çayı eşliğinde. Umarım yolunuz buralara düşer ve Boztepe’de gün doğuşunun lezzetine varma imkânı bulursunuz.

Kızlar Manastırı

Kahvaltıdan sonra hemen Boztepe’nin güney yamacında yer alan Kızlar Manastırı’na gidiyorum. Kayaların işlenerek kurulduğu manastırın 14. veya 15. yüzyıla ait olduğu düşünülmekte. 19. yüzyılda ise ek bölümlerle genişletilmiş. Manastırın en yüksek bölümünde, Konstantinos’un anıt mezarı bulunuyor. Her ne kadar muhteşem bir manzaranın eteğine yapılmış olsa da burası güzelliklere, hayata, insanlara dokunamamanın somutlaştığı bir mekân. Taşlara sinen ağır bir nem kokusu var. Kayaları yarıp yukarılara doğru tırmanan yosunlarsa manastırın taşlaşmış kalbine rağmen yaşama göz kırpıyorlar.

Santa Maria Kilisesi

Manastırı gezdikten sonra sırada Santa Maria Kilisesi var. Aracımı Kemerkaya Mahallesi’ne sürüyorum. Buranın tarihi eski değil. Hatta günümüze epey yakın sayılır. Sultan Abdülmecit’in fermanıyla, Trabzon’u ziyaret eden yabancılara yönelik olarak 1869-1874 tarihleri arasında yaptırılmış. Bugün de hâlâ kullanılıyor. Zengin süslemeleri, kuzey ve batı duvarlarındaki St. Andrea, St. Pietro ve St. Eugenius betimleri oldukça dikkatimi çekiyor. Özenle yapılan bu yer, turistlerin de ilgisinden kaçmıyor. İbadet için gelenlerin yanı sıra fotoğraflar çekenlerin sayıları da oldukça fazla.

Ayasofya Camii

Nedendir bilmiyorum, ne zaman kilise, manastır, sinagog gezsem ruhuma bir kasvet çöker. İçinden kurtulamadığım bir karartı esir alır beni. O kasveti dağıtabilmemin en güzel yolu da abdest almak ve namaz kılmaktır diyebilirim. Siretin gücüne inananlardanım. Mekânların da hisleri var ve misafirlerine tesir ediyor. Rotamı, biraz İstanbul ruhu sinmiş Ayasofya Camii’ne çeviriyorum. Araçtan iner inmez caminin güney kapısında buluyorum kendimi. İnce oymalı taş işçiliğine hayran olmamak elde değil. Burası 13. yüzyıla ait bir eser. Duvarlarda Bizans sanatına ait pek çok resim, kabartma mevcut. Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethinden sonra yapı camiye çevrilmiş ve vakıf eser olmuş. Ayasofya, yüzyıllar boyunca şehri ziyarete gelen seyyah ve araştırmacıların ilgisini çekmiş. Hatta Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde de mekâna rastlamak mümkün. İç kısma girildiğinde "Mescitler yalnız Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte başkasına da tapmayın." (Cin, 72/18) ayeti karşılıyor beni. Duvarlarda kiliseden çevrilen her camide bulunan Hz. Meryem siluetleri, Hz. İsa vb. resimler var. İlginç olan, Ayasofya Camii’nde 28 Haziran 2013’te yıllar sonra ilk kez namaz kılınmış, 2013 yılı temmuz ayı başında da ilk cuma namazıyla cami resmen ibadete açılmış. Ondan önce epey bir süre müze olarak kullanılmış. Biraz dolaşıp birkaç kare fotoğraf çektikten sonra abdest almak için uzaklaşıyorum. İstanbul Ayasofya’sının mini versiyonu bu cami görülmeye değer doğrusu.

Zağnos Köprüsü

Namazı kıldıktan sonra biraz nefeslenmek ve yine tarihî bir yapı keşfetmek için yola koyuluyorum. Hedefimde Zağnos Köprüsü var. Köprü, Ortahisar ve Atapark semtleri arasında. Ayaklarında görülen Roma ve Bizans işçiliğinden dolayı Geç Roma, Erken Bizans dönemlerine ait olarak tarihlendirilen köprü, 15’inci yüzyılda Zağnos Paşa’nın katkılarıyla onarılmış olup onarımlar daha sonra da devam etmiş. Köprünün ayaklarının bulunduğu alt kısma güzel bir park yapılmış. Ortasında ördeklerin yüzdüğü küçük bir gölet var. Biraz soluk almak isteyenler için şehrin merkezinde ideal bir yer olmuş.

Çal Mağarası

Gezimin asıl büyük planı Çal Mağarası. Oldukça uzak. Bugünlük son ziyaret yeri olacak benim için. Zira merkeze 51 km uzaklıkta. Çal Mağarası dünyanın en uzun 2. mağarası olarak biliniyor. Uzunluğunun ne kadar olduğu meçhul. Trabzon’un Düzköy ilçesine doğru arabamı sürüyorum. Yol boş ve açık. Etraftaki yeşillikleri seyretmek bile çok iyi geliyor. Türkiye’nin akciğeri Karadeniz, yeşilin binbir tonuna sahip. Düzköy’e ulaştığımda haritalar beni biraz yanıltıyor. İlçe sakinlerine mağaranın tam yerini sormak zorunda kalıyorum. Nihayet mağaraya ulaştığımda beni oldukça soğuk bir hava karşılıyor. Başlangıçta görünmeyen sarkıt ve dikitler gitgide artmaya başlıyor. Mağaranın içinde oldukça rahat bir hava var. Nefes almakta güçlük çekmiyorsunuz. İçerisinde bir ırmağın oluşturduğu gölcüklerin ve şelalelerin görüntüsü mağaraya ayrı bir güzellik katıyor. Girişte kuru olan mağara atmosferi, mağaranın içerisinden akan dere nedeniyle yerini yoğun bir neme bırakıyor. Bazen dar bazen de oldukça geniş galeri ve koridorlara sahip olan mağaranın üst kısmında, çevreye hâkim bir tepeye kurulmuş bir kale bulunuyor. Mağarada epey yürüdükten sonra sonunu getiremeyeceğimi anlıyorum. Daha fazla yorulmadan çıkmaya karar veriyorum. Mağara çevresinde sosyal altyapı, kır kahvesi ve mesire alanları mevcut. Güzel bir kır kahvesi içmek için uygun bir yer arıyorum. Ardından otele döneceğim. Bugünlük bu kadar. Trabzon’da görülmek, keşfedilmek için bekleyen daha çok mekân var. Balıklı Göl, Taşhan, Uzungöl, Trabzon Kalesi, Kadırga Yaylası… Planlarınız arasına mutlaka Trabzon’u ekleyin. Gezmelere doyamayacaksınız. Ben de baştaki gibi güzel bir türkü ile yoluma devam edeyim. Ve tabii kemençe ile. Kalın sağlıcakla.