Makale

Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR “Dine en çok zarar verenler, dini heva ve heveslerine alet eden istismarcılardır.”

Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR
“Dine en çok zarar verenler, dini heva ve heveslerine alet eden istismarcılardır.”
Söyleşi
Mahir KILINÇ

Günümüzde pek çok tanımı yapılan radikalizmi kısaca şiddete varan her türlü aşırı tutum ve davranış olarak tanımlayabiliriz. Bizlere radikalizm kavramını biraz açarak ortaya çıkmasına sebep olan temel saiklerden söz eder misiniz?

Kavramları doğru kullanmadığımız zaman sorunun tespiti ve çözümünde zorlanabiliriz. Bu itibarla radikalizmin anlamını iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Türkçede köktencilik olarak karşılanan radikalizm, bazen yine Batılı bir kavram olan ve köktencilik anlamına gelen fundamentalizm ile karıştırılmaktadır. Köktencilik kavramı, İslam’ın modern çağa uyarlanarak yaşanmasının daha doğru olduğunu savunanlara şiddetle muhalefet edip asıl İslami yaşantının Hz. Peygamber, sahabe ve tabiin döneminde gerçekleştiğini, dolayısıyla sahih İslami yaşantı için bütünüyle o dönemin günümüze getirilmesi ve aynıyla tatbik edilmesi gerektiğini savunan gruplar için kullanılmaktadır. Geçmişte bu anlayışın temsilcisi, nasların zahirî anlamlarıyla yetinip zorunlu kalmadıkça akli tevillere başvurmayı doğru bulmayan ehl-i hadis ve Hanbelilik çizgisindeki Selefilikti. Günümüzde ise bu çizgi, daha çok bazı itikadi ve siyasi yorum farklılıklarıyla birlikte Vehhabilik tarafından temsil edilmektedir. Bunların bir kısmı statükoyu benimseyip ulü’l-emre itaatin vacip olduğunu savunurken diğer bir kısmı İslam’ın asr-ı saadet döneminde olduğu şekliyle yaşanabilmesi için siyasi taleplerde bulunmakta, amaçlarına ulaşmada şiddeti ve terörü bir yöntem olarak benimsemektedir. Radikal İslami hareketler ise İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve sünneti günümüz koşullarına uygun olarak anlamayı ve sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal ve kamusal bazda da uygulamayı amaçlar. Bu yüzden bazı İslami radikal hareketler, içerisinde bulundukları siyasal rejimlerin ve yönetimlerin politik, ekonomik ve hukuksal düzenlerini ve programlarını kökten değiştirmek için şiddete başvurmanın gerekli olduğunu düşünürler. Bunların siyasi talepleri olan köktenci/fundamentalist hareketlerle ortak yönü, amaçlarına ulaşmak için bazılarının terörü ve şiddeti meşru bir yöntem olarak görmeleridir. Bu bakımdan radikalizmin Türkçedeki doğru karşılığı, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara’nın haklı olarak ifade ettiği üzere, “kökten-değişimci” kelimesi olmalıdır. Kısacası, sorunuzda işaret ettiğiniz “şiddete varan aşırı tutum”, radikalizmin sadece bir yönünü ifade eder. Şiddete başvurmanın ardında yatan temel saik ise kökten-değişimin cebren gerçekleştirilmesi arzusudur. Radikallere göre çoğunluğun ne düşündüğü önemli değildir. Bu yüzden onlar, empati yapma yani başkalarının gözünden olaylara bakma ihtiyacı hissetmezler. Hakikatin ölçüsü kendi sübjektif değerlendirmeleri ve yargılarıdır. Onlar gibi düşünmeyenler, aslında doğruyu ve hakikati göremeyen zavallılar ya da sapkınlardır. Bu tipler hiçbir surette kendilerinin yanılmış olabilecekleri ihtimali üzerinde durmazlar. Aslında bu psikoloji; sağdan, soldan tüm radikal hareketlerin ortak noktasıdır. Dolayısıyla bu noktada hem söz konusu arzunun kendisi hem de ona ulaşmak için seçilen yöntem sorgulanmalıdır.

Yüce Allah’ın “De ki: Ey kitap ehli! Hakk’ın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış ve birçoklarını da saptırmış, dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.” (Maide, 5/77.) buyruğuna rağmen İslam toplumları arasında radikal hareketlere rastlıyoruz. Bunun sebepleri nelerdir?

İslam toplumları arasında radikal hareketlere yönelmenin başlıca nedenleri arasında, otoriter dindarlık anlayışını benimseyen Müslüman bireylerin, mevcut kimliklerini koruma ve emperyalizme direnme arzuları yanında, seküler moderniteyi ve Batılı değerleri savunan rejimlerin, kendilerini korumak için uygun bir öteki bulup onu içten içe desteklemeleri ve zayıf kimlik ve kişiliklerin kendilerine uygun bir sığınak aramaları gibi sosyopolitik nedenler sayılabilir. Ancak bunların hiçbirisi, radikal İslami grupların, terörü ve şiddeti bir yöntem olarak seçmelerine mazeret teşkil edemez. Çünkü din adına başvurulan terör ve şiddet gibi aşırılıklar, genellikle insanın kendi taleplerini Allah’ın iradesiymiş gibi algılamasından ve dayatmasından kaynaklanmaktadır. İman, kişinin kendisine sunulan delillere ikna olmasıyla gerçekleşen özgür bir eylemdir. Zorlandığı ve tehditlerden korktuğu için iman eden bir kimse, gerçek anlamda mümin sayılmaz. İmanı zor kullanarak yaymaya çalışırsanız müminler değil, bir münafıklar ordusu oluşturmuş olursunuz. Bu yüzden Cenab-ı Hak, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256.) buyurmuştur. Bu zorlama yasağı, sanıldığı gibi sadece imandan önce değil, imandan sonra da ibadetler bağlamında geçerli olan bir yasaktır. Siz gönüllü olarak ibadet etmeyen bir kimseyi, ibadete zorlarsanız ya onu dinden soğutur ya da münafıklığa sevk edersiniz. İşte şiddeti bir yöntem olarak benimseyen radikal grupların anlayamadığı nokta burasıdır. Onlar kendi şahsi ve siyasi taleplerini Allah’ın muradıymış gibi görerek hür iradeleriyle kendileri gibi inanıp düşünmeyen insanları kendi amaçları doğrultusunda düşünmeye ve inanmaya zorlamaktadırlar. Hâlbuki bu tutum, hem insanlığa hem de Allah’ın iradesine aykırıdır. Allah tarihte hiçbir peygamberden insanlığı zorla belli bir inanca ve davranış kalıbına yöneltmeyi talep etmemiştir. Nitekim Kur’an, baştan sona, müşrikleri, ehl-i kitabı ve diğer inanç mensuplarını zorlamaya değil, ikna etmeye çalışır. Dolayısıyla hiçbir kimse, çoğunluğun demokratik hukuk devletinde yaşamayı benimsediği bir toplumda, Allah’ın iradesine uygun olarak yaşama iddiasıyla teröre ve şiddete başvurmanın Kur’an açısından meşru olduğunu savunamaz.

İslamofobik söylemin Batı’da radikalizmi körüklediği bilinen bir husus. Özellikle mültecilere ve Müslümanlara karşı duyulan nefret İslami radikalleşmeye zemin hazırlamak için kullanılmakta. Bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Maalesef demokrasi, hukuk, insan hakları ve eşitlik gibi evrensel değerlere sahip olmakla övünen Batı, kendi ilkeleriyle çelişerek özellikle Müslümanlara karşı dışlayıcı bir tutum sergilemektedir. Tabii bu durumun pek çok siyasi, kültürel ve sosyolojik sebeplerinden söz edilebilir. Ancak ben bu noktada iki hususun öne çıktığını düşünüyorum: Bunlardan birincisi, Hristiyan Batı’yla Müslüman Doğu arasında geçmişte yaşanan rekabette, uzun bir süre mağlup ve geri kalmış bir pozisyonda olan Batı’nın tarihsel hafızasının devreye girmesiyle oluşan nefret, ikincisi ise bütün asimilasyon çabalarına rağmen Müslümanları dönüştürmekte başarısız olmanın sebep olduğu öfke patlamasıdır. Dolayısıyla bu nefret ve öfkeden kaynaklanan dışlayıcı, aşağılayıcı ve ötekileştirici tutum, Müslüman grupların bazılarında içine kapanmaya, bazılarında ise radikalizme yönelmeye neden olmaktadır. Âdeta Batı, Müslüman grupları radikalleşmeye sevk etmek için özel bir gayret göstermektedir. Bu noktada ben şahsen asıl nedenin, özellikle son zamanlarda gittikçe daha da büyüyen mülteci sorununu, Batı’nın, kendi içinde artan İslami radikalizmi bahane ederek kökten çözme niyeti olduğu kanaatindeyim. Sanki Batı, kendisine yönelen mülteci akınını, İslami radikalizmi bahane ederek bütünüyle durdurmak istemektedir. Bu bakımdan Batı’da yaşayan Müslüman grupların kendi kimliklerini ve haklarını terörize olmadan demokrasi, hukuk, insan hakları ve eşitlik gibi evrensel değerler üzerinden savunmaya çalışmaları büyük önem arz etmektedir. Köklü ve kalıcı çözümlerde, duygusal yaklaşımların değil, rasyonel tutumların daha etkili olduğu tarihsel tecrübeyle sabittir. Maalesef bugün Müslüman Doğu, parlak dönemlerinde öne çıkan, akla ve tecrübeye önem verme kültürünü büyük ölçüde kaybetmiş görünmektedir.

İnsanların dinî duygu ve hassasiyetlerinin manipülasyona uğratılmasıyla ortaya çıkan dinî radikalizmle mücadele adına neler yapılmalıdır?

Bana göre her şeyden önce yapılması gereken iş, insanların yanlış din algılarını düzeltme yoluna gitmektir. Allahü Teâlâ dinleri, insanları birbirine düşürmek ve onları birbirleriyle savaştırmak için göndermemiştir. Peygamberler ve kutsal kitaplar, fıtratlarından uzaklaşmış ve insanlıklarını unutmuş toplumlara birer uyarıcı ve hatırlatıcı olarak gönderilmişlerdir. Bu nedenle bunların her ikisi de bir hidayet kaynağıdır. Hidayet, bir zorlama değil, yol gösterme ve rehberlikte bulunmadır. Aslına bakarsanız insanların inanç ve düşünce farklılıklarından dolayı birbirlerini öldürmeye yeltenmeleri, Allah’ın rahmet ve adaletiyle hiçbir surette örtüşmeyen bir tutumdur. Bu yüzden, insanları cehennemden kurtarıp Hakk’a yöneltmek bahanesiyle şiddete başvurmak; aklıselime, vicdana, insafa ve peygamberî öğretilere bütünüyle aykırıdır. Kendi aklıyla ve hür iradesiyle hakikate yönelmeyi kabul etmeyen insanları, siz nasıl olup da cebir yoluyla cehennemden kurtarıp kurtuluşa ulaştırabilirsiniz? Cebir ve şiddet, muhataplarını basiretle, açık belgeler ve kanıtlarla Hakk’a yöneltmeyi başaramayan kimselerin, başkalarına haksız yere egemen olma ve onlar üzerinde baskı kurma arzularını, hak ve hakikat kisvesi altında gerçekleştirme heveslerinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden müminlere, heva ve hevesle hak ve hakikat arasındaki farkı görebilecekleri bir bakış açısını kazandırmak gerekmektedir. İnanan insanlar bu feraseti kazanamadıkları sürece manipülasyonlara açık olacaklardır. Bu yüzden başta Diyanet İşleri Başkanlığımız olmak üzere tüm irşat faaliyetlerinde bulunan dinî-sosyal teşekküllerin, eğitim öğretim süreçlerinde muhataplarına öncelikle bu bakış açısını kazandırmaya çalışmaları gerekmektedir.

İslam’ı istismar ederek ya da İslam’ın argümanlarını kullanarak ortaya çıkan pek çok grup tarih sahnesinde yerini almıştır. Bu grupların kullandıkları dil itibarıyla İslam’ın kavramlarına yönelik vermiş olduğu zararlardan bahseder misiniz?

Tarih boyunca dine iki grup çok zarar vermiştir: Birincisi, Haricilik örneğinde olduğu gibi, dinî metinleri anlama yeteneğinden yoksun Müslümanlar; ikincisi ise dini kendi heva ve heveslerine alet eden istismarcılardır. Cehaletleri sebebiyle amel ile imanı eşitledikleri için büyük günah işleyenleri tekfir eden Hariciler, Hz. Ali gibi bir iman erine savaş açıp binlerce Müslüman’ın kanının akıtılıp öldürülmesine sebep olmuşlardır. İkinci gruba tarihte en uygun düşen kesimlerden birisi hiç kuşkusuz Bâtınilerdir. Bu gruplar, politik ve ekonomik çıkar sağlama uğruna dinî kavramların içini boşaltmışlar; böylece mitolojik bir din anlayışının oluşmasına sebebiyet vermişlerdir. Ancak her iki istismarcı grup da istismara açık gruplar olmadan iş göremezler. İstismara en açık kesimler ise cahil ve çaresiz kimselerden oluşmaktadır. Ne yazık ki tarihte hem Hariciler hem de Bâtıniler, amaçlarını bu kesimler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışlardır. İstismarcılar, bu kesimleri manipülasyonlara uğratarak istedikleri gibi yönlendirebilmek için özellikle tevhid, şirk, küfür, cihat ve takva gibi dinî kavramları kullanmaktadırlar. Birinci grup, bu kavramları kendi cehaletlerinden kaynaklanan aşırılıklarına alet etmekte, ikinci grup ise onlara çıkarlarına uygun farklı anlamlar yüklemektedirler. Günümüzde karşımıza çıkan FETÖ hareketi ise kendi gizli emellerine ulaşmak için Bâtıni yöntemleri ustaca kullanma yoluna gitmiştir. Tüm bu cahil ve istismarcı grupların ortak özelliği, dinî metinleri doğru okuyamamaktır. Tarih boyunca toplumsal yasa, Kur’an’ın ifadesiyle, “bir toplum kendisini değiştirmediği sürece, Allah’ın o toplumu değiştirmeyeceği” (Rad, 13/11.) şeklinde cereyan etmiştir. Toplumu değiştirmenin bir yöntemi olarak şiddeti, terörü, baskıyı, tehdidi ve korkutmayı seçmenin, en büyük zararı hem dine hem de dindarlara vereceği gayet açıktır. Maalesef bu hakikati görememek, cehalet ve taassuptan başka bir şeyle izah edilemez. Bu her iki özelliğin ve tutumun da modern dünyada tutunması ve bir karşılık bulması mümkün gözükmemektedir.

Günümüz dünyasında radikal gruplara ve onların bir şekilde etkilediği insanlara sıkça rastlanmaktadır. Sahih dinî bilgilerden uzak bir din anlayışıyla yetişen bu insanların mutedil dinî bir yaşama kazandırılmasına yönelik neler yapılabilir?

Öncelikle herkese İslam’ın barış ve rahmet dini olduğunu öğretmemiz gerekmektedir. Her hayırlı işine besmele çekerek yani Allah’ın rahmet ve şefkat sıfatlarını anarak başlayan Müslümanların, inanç uğruna hem birbirlerini hem de başkalarını öldürmeleri asla tahayyül edilemez. Hakikat şu ki Müslümanlar, tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları acı tecrübelerden ders alarak ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği, tevilin değil, tenzilin yani Kur’an ayetlerini inkârın küfre götürdüğü gibi önemli prensipler geliştirmişlerdir. Zor, şiddet ve cebir yoluyla kabul ettirilen imanın geçerli olmadığını bilen herhangi bir Müslüman’ın, kendisine hiçbir zararı olmayan bir başkasını sırf kendisi gibi düşünmüyor ve inanmıyor diye öldürmeye kalkışması, cahillik, insafsızlık ve büyük bir zulümdür. Yüz Yıl ve Otuz Yıl Savaşlarında, mezhebi din olarak kabul eden Batı, milyonlarca insanını kaybettikten sonra, vatandaşlarının din ve düşünce özgürlüğünü kanunla garanti altına alarak asırlar boyunca devam eden yıkıcı ve yıpratıcı çatışmalara son vermiştir. Bugün Müslüman ülkelerin, Batı’nın bu tecrübesinden ibret alması ve kendileri adına dersler çıkarması gerekmektedir. Batı’nın bu acı tecrübesi, kavganın ve çatışmanın dine hiçbir yarar sağlamadığını, aksine en büyük zararı dine ve dindarlara verdiğini kanıtlamıştır. Modern dünyada, artık Orta Çağ’ın kendine özgü şartlarında geçerli olan yöntemlerin uygulanması mümkün gözükmemektedir. Günümüz gençliği ve insanlarının ekseriyeti; tatlı dil, bilgi, beceri, kanıt ve yüksek temsil gücünden başka bir şeye iltifat etmemektedir. Kısacası, insanların mutedil bir dinî yaşama kazandırılabilmesi için söyleşimizin başından itibaren değindiğim gerçekleri öncelikle din öğretimi ve eğitimi hizmetlerinde yer alan kadroların içselleştirmeleri, sonra da onları her türlü işitsel, görsel ve yazılı iletişim araçlarını kullanarak başkalarıyla paylaşmaları gerekmektedir.

ÖZ GEÇMİŞ

Prof. Dr. Metin Özdemir 1966 yılında Ordu’da doğdu. 1985 yılında Ordu İmam Hatip Lisesinden, 1990 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.1988-1992 yılları arasında, Ankara Yenimahalle Müftülüğüne bağlı olarak müezzin-kayyımlık görevini yürüttü. 1994 yılında yüksek lisansını, 1998 yılında “İslam Kelamında Kötülük Problemi” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Bir süre öğretmenlik yapan Özdemir, 1995 yılında Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesine Araştırma Görevlisi olarak atandı. 1998 yılında yardımcı doçent, 2004 yılında doçent, 2009 yılında profesör oldu. 2013-2018 yılları arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Kelam Anabilim Dalında akademik hayatına devam eden Özdemir, 2018 yılında Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesine, 5 Ekim 2020 tarihinde de Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği görevine başladı. Kötülük problemi, insan hürriyeti, kader ve Mutezilenin Kur’an müdafaası gibi konular üzerinde çeşitli kitapları ve makaleleri bulunmaktadır. Evli ve 4 çocuk babası olan Özdemir, Arapça ve İngilizce bilmektedir.