Makale

DARWİNİZM, SİYONİZM VE TARİHİN SONU

DARWİNİZM, SİYONİZM VE TARİHİN SONU
Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Güncel konuları tartıştığımız “Büyüteç” köşemizde bu sefer Darwin’in evrim teorisinin Yeni Ateizm ile ilişkisini ele almayı amaçlamıştık. Fakat an itibarıyla Filistin’de işlenen insanlık suçuna bu köşenin amacı gereği sessiz kalmamız düşünülemezdi. Ancak meraklanmayın, bu vesileyle de söz konusu teoriden bilhassa bahsedecek ve konumuzla alakalı başka bir bağlantı kuracağız. İzninizle Amerikalı tarihçi Lewis Mumford’dan manidar bir alıntıyla başlayalım: “Silahları olan insanlar ve bu silahları acımasızca kullanan kişiler –Kızılderilileri soyan Amerikalılar, Kongo’daki Belçikalılar, Güneybatı Afrika’daki Almanlar, Transvaal’daki Boerler/Hollandalılar ve İngilizler, Pekin’deki birleşik Batı güçleri– apaşikâr bir şekilde hayatta kalmak durumundaydılar. Onların zorbalıkları, onların hayatta kalmaya uygun olduklarına dair erdem mührünü yapıştırmıştı suratlarına. Rakiplerini yok etmek, kendilerini/durumlarını iyileştirmek için şarttı; ya da ‘silahşorler’ öyle düşünüyorlardı.” (L. Mumford, İnsanın Durumu, çev. Yusuf Kaplan, İstanbul: Açılım Kitap, 2017, s. 468.) Bu listeye Filistin ve Doğu Türkistan’daki zorbalıkları da ekleyip güncelleyelim ve şimdi özellikle Filistin dramının evrim teorisiyle ilişkisini kuralım.

Evrim Teorisi ne diyor?

İnsan ve maymunun atalarının bir ve aynı olduğunu iddia eden evrim teorisinin İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi Charles Darwin’e (ö.1882) ait olduğunu biliyorsunuz. Teoriye göre, insanlar ve “iri beyinli yüksek memeliler” sınıfından olan primatlar yani goril, orangutan, şempanze, gibon, mandril, makak gibi dört elli, uzun kuyruklu, ağaç yaşamına uyumlu maymungiller aynı atadan geliyor. İnsanı da primat sınıfına sokan bu teori, insan dâhil bütün canlıların kökenini birkaç canlı türüne dayandırıyor ve mevcut ne kadar canlı türü varsa hepsinin evrim yoluyla ortak atalardan çeşitlendiğini varsayıyor. Evrim sürecinde güçlü, çevre şartlarına uyumlu, yüksek üreme ve yaşama becerisi olan türler genlerini soydan soya aktarıp varlığını sürdürürken zayıflar eleniyor. Adına “doğal seleksiyon/seçilim” denen bu yaşam mekanizmasında türler sabit değiller, kendi içlerindeki değişimlerden bir başka türü meydana getirebiliyorlar. Mesela, maymun insana, sürüngen kuşa dönüşebiliyor.

Darwin teorisi, din, hurafe, dogma ve metafizikten arınmış, deney ve gözlemi esas alan bir “akıl, bilim ve pozitif düşünce” çağının nihai zaferini ilan eden bir gelişme olarak kucaklanmıştır. Doğal seleksiyona, deyim yerindeyse, ilahlık pâyesi veren, takdir-i ilahiyi devre dışı bırakan bu gelişim teorisinin insana sonsuzluğun kapısını açtığı düşünülmüştür. Nasıl mı? Bu kozmoloji tasavvurunda her canlı evrimsel süreçlerle kayıtlıdır, hiyerarşik tabiat düzenindeki mevkiini ancak kendi güç ve yetenekleriyle elde edebilir. Tabiatın çetin mücadele alanında ayakta kalan, kendi fiziksel özelliklerini yavrularına aktararak kendisini ölümsüzleştirir. Ruhun ölümlü olduğuna inanan Darwin, tasarladığı “kısmi” bir ölümsüzlük anlayışıyla insanın ölüm kaygısına kendince çözüm bulduğunu düşünmüştür. (Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, çev. Ali Köse, İstanbul: Ufuk Yay., 2001, s. 44, 52.)

Evrim ve ırklar hiyerarşisi

Bu teoriye göre bir “ırklar hiyerarşisi” vardır, yani ırklar eşit değildir. Geri, yetersiz, beceriksiz halkların kaderi bir “nesil kuruması” ile son bulmak olacaktır. Dünyayı zekâ düzeyi yüksek olanlar yönetmelidir, zira bu dünya, siyah, esmer, sarı ve hatta kirli beyaz insan yığınları için bir “hayır kurumu” değildir. Uyum sağlayamayan, ayakta duramayan yok olmalıdır. Doğal seçilim her varlık için yararlıdır, güçlünün lehine zayıf halkaları ayıklayıp eler. Doğa Planı “en güçlü olanın ayakta kalması” kuralı üzere işler. Dolayısıyla, beden, zihin ve kabiliyet bakımından üstün olan bu evrimsel süreçte mükemmeliyete doğru yolculuğunu sürdürürken, zayıf ve âciz olan tarih sahnesini terk edecektir. (John Gray, Ateizmin Yedi Türü, çev. Nurettin Elhüseyni, İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2020, s. 60-63.)

Bir “kutsal bilimsel dogma” olan evrim teorisi siyasi suistimalleri teşvik etmiş, tabiattaki vahşi ayakta kalma kavgasını insanın dünyasına da aktarmış ve her türlü sınıf, ulus ve ırk çatışmasını meşrulaştırmıştır. Hayatın vahşiliğini vahşi doğa ile açıklayan bu “sosyal evrim” tutkusu bir kısım Aydınlanma düşünürlerinin bilinçaltında hep var olmuştur. Doğanın insan soyları arasında seçimini daha baştan yaptığını düşünen İskoç David Hume, Avrupa’ya yayılmış “zenci” halklarda bir “yaratıcılık belirtisi” bulunmadığını söylemiştir. Alman Kant, Afrika siyahilerinin duygularını yalnızca bir “ıvır zıvır” kabul etmiştir. Fransız Voltaire, Afrikalıların insan mı yoksa maymun soyundan mı geldiklerini tartışmış, siyah ve renkli tenlilerin insan soyunun “yoz” türleri olduğu kanaatine varmıştır. Keza daha önceleri Rönesans filozofu Paracelsus da Amerika yerlilerinin Âdem’in değil, periler ve denizkızları gibi “ruhsuz” yaratıkların soyundan geldiğine inanmıştı. (J. Gray, Ateizmin Yedi Türü, s. 64 vd.) Özetlemek gerekirse “bilimsel ırkçılık” geçmişin pek çok Avrupalı düşünürü için iflah olmaz bir saplantıydı. Avrupalı onların nazarında, ten, renk, beden, akıl, kabiliyet ve düşünce bakımından bir “mükemmel” ırktı. Onların ayak izlerini süren nesilleri, evrimi varlık alanının “biyolojik” açıklaması olan bir teori olmanın ötesine taşımışlar ve nihayette bugün kaba, barbar Batılı egoizmi besleyen bir araca dönüştürmüşlerdir.

Bu durumu söz konusu teori adına bir talihsizlik kabul edenler varsa da “yeni model insanlık” hedefinin evrim teorisinden beslendiğini düşünenlerin sayısı her geçen gün kabarmaktadır. İşin doğrusu, Darwin de evrim teorisini kurgularken İngiliz ekonomist Thomas Robert Malthus’ün (ö.1834) “nüfus” teorisinden çok etkilenmişti. Hiç de masum olmayan bu teori, yeterli yiyecek olduğunda insan nüfusunun artacağını, artan nüfusun ise kontrolden çıkacağını iddia ediyordu. Dolayısıyla artan nüfusu açlık, hastalık ve savaş gibi yöntemlerle kontrol etmek meşruydu. Malthus, toplumsal bir sorumluluk üstlendiğine inanmış ve fakirin neden fakir kalması gerektiğini, her şeye sahip olan üst sınıfların da neden her şeye sahip olduklarını “yüksek” bir tabiat kanunuyla güya izah etmiştir. Ona göre, yoksulluk, soykırım, zulüm, savaş gibi olaylar özünde bir fenalık sayılabilirdi fakat hesapsız nüfus artışı ancak onlarla önlenebilirdi. Zira bütün bu kötülükler “yırtıcı” hayatın inkâr götürmez hakikatleriydi. (L. Mumford, İnsanın Durumu, s. 466-67.)

Siyonizm ve tarihin sonu

Bu teorinin “modern” insanı evrenin sırlarına vâkıf kıldığı, ona yepyeni bir hayat ve evren tasavvuru oluşturarak uhrevi kurtuluş kaygılarından ebediyen kurtardığı, var olma duygusunu pekiştirerek kendi mukadderatını belirleme yetkisi tanıdığı düşünülmüştür. Ne var ki aynı teori, Avrupa’nın düşünce, siyaset, ekonomi ve toplum hayatına derin bir biçimde sinen zenginlik ve refaha dayalı “ilerleme” miti için de bir can suyu olmuştur. Aynı şekilde, türlerin kendi aralarındaki amansız var olma kavgasından ilham alan işgal, zulüm ve sömürü odaklı “güç” söylemleri için de bir payanda vazifesi görmüştür.

Modern insanı “yeni” bir tarih inşasına teşvik eden şey, hurafe ve mitlerle illetli eski dünyanın artık “ölüm” döşeğinde can çekiştiği fikridir. Darwin teorisinin biyoloji için yaptığını tarih için yapmak üzere kolları sıvayan Karl Marx, tarihin, iniş çıkışlı, sancılı bir evrimsel sürecin ardından “Proletarya Diktatörlüğü”nün hüküm sürdüğü bir Komünist toplumun oluşumuyla nihayet bulacağını tahayyül etmiştir. (K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, çev. C. Üner, N. Deriş, İstanbul: Can Yay., 2020, s. 73, 104, 119.) Hegel, tarihi bir liberal devlette sonlandırırken, insanlık tarihini eşitsizlikler üzerine kurulu bir “efendi-uşak” ilişkisinden ibaret gören Francis Fukuyama da tarihin evrensel kabul gören liberal değerler üzerine kurulu bir liberal demokrasi düzeninde tamamlanacağını varsaymıştır. (F. Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, çev. Z. Dicleli, İstanbul: Profil Yay., 2016, s. 13 vd.) Anlayacağınız, güç politikası üzerine kurulu bir yeni dünya inşası ile tarihî evrimsel sürecinin zirvesine taşıma hedefinin zengin bir müşteri portföyü var. “Kavgam” adlı meşhur eserinde tarih ve coğrafya derslerindeki başarısıyla övünen ve tarihin gerçek anlamını kavrama emelini gizlemeyen Hitler de tarihin akışını değiştirebileceğini düşünenlerdendi. Onun gözünde tarih, yaşam alanlarını genişletmek için ulusların birbiriyle savaşması ve güçlü olanın bütün dünyayı boyunduruk altına almasından ibaretti. Dolayısıyla bu amaçla tasarımını yaptığı kafatasçı projesinin nihai hedefi, Alman ulusunu önce Avrupa’da sonra bütün dünyada tek hâkim güç kılmaktı.

Arka planını özetlemeye çalıştığımız “Ayakta kalmasını bilmeyen elenmelidir.” şeklindeki zalim mantığın bugün eylem alanlarından biri de Filistin’dir. Bu satırları kaleme aldığımız an itibarıyla masum ve savunmasız Filistin halkı, Yahudileri sözde tarihî yurtlarına döndürerek bir Yahudi devleti altında toplamayı ve ardından tarihin sonunda bütün yerküreyi ele geçirmeyi hedefleyen Siyonizm projesinin ağır mağdurlarıdır. Tevrat’ın Tekvin/Yaratılış bahsiyle aşikâr biçimde çelişen doğal seçilim teorisinden güç ve ilham alan bu radikal dinci-ırkçılık, gözünü karartarak bir “soykırım” cürmünü göze almış ve bu amaçla Filistin halkının üzerine var gücüyle bir karabasan misali çökmüş durumdadır. Açıkçası, İsrail devleti, yukarıda ancak birkaç örneğini sıralayabildiğimiz tarihi sonlandırma çabaları dâhilinde, tanrının sözde “seçilmiş, mukaddes” kavmi sıfatıyla kendi apokaliptik beklentisini tedavüle sokmuştur. Bu manada onun ilham kaynaklarından biri de kim ne derse desin, Darwin’in evrim teorisinden beslenen “Hayat hakkı yalnızca ayakta kalmasını bilen güçlülerindir.” zorbalığıdır.

Sadede gelelim…

Sözü daha fazla uzatmak anlamsız. Bugün Filistin’de şahit olunan manzara, farklı çehrelere ve ifadelere bürünse de özünde aynı olan saf ve katışıksız bir devlet terörizmidir. “Tarihin sonunun liberal demokrasiyle taçlanacağını göğsünü gere gere terennüm edenlerin tıpkı Bosna’da olduğu gibi bu ırkçı soykırım karşısında da sus pus olmaları, hatta bunu aşikâr ya da gizli desteklemeleri umarım sizi şaşırtmıyordur. Zira sebebini artık bildiğinizi, Darvincilik, Siyonizm ve Tarihin Sonu üçlüsü arasındaki örtük ilişkiyi her hâlükârda kavradığınızı var sayıyorum. Çözüm mü? Ş. Teoman Duralı’nın “Çağdaş İngiliz-Küresel Yahudi Medeniyeti” adlı önemli eserinde de tartıştığı üzere, dini, milliyeti, ırkı ne olursa olsun tüm yeryüzü vicdanlıları, günümüz dev sorunlarının müsebbibi olan bu sözde medeniyetin alternatifi olacak bir küresel medeniyetin zihinsel ve maddesel zeminini inşa etmek için buluşmakta acele etmelidir. Tabiatın vahşiliğini insanın dünyasına aktaranların önünü elbirliğiyle kesmek için kireçlenen vicdanların harekete geçirilmesi ertelenemez bir sorumluluk ve zarurettir. Yoksa George Orwell’in ciddiyetle uyardığı adaletsizliğin sıradanlaşacağı zulmün zifiri karanlık dünyasına ramak kaldı.