Makale

DAVA ADAMI: AKİF EMRE

DAVA ADAMI:
AKİF EMRE

Gazateci-yazar Akif Emre’yi yakğn dostu Dursun Çiçek’e

Fotoğrafçılığınız, zengin bir okuma kültürüne sahip oluşunuz dışarıdan bakıldığında Akif Emre ile ortak yönleriniz arasında. Bize Akif Emre ile dostluğunuzu anlatır mısınız?

Dostluk yaşanır; nasıl anlatılır bilmiyorum. Hele dostunuz bu dünyadan ayrılmışsa anlatmak daha da zor. İnsanı dostu artırır ve eksiltir. Akif Ağabey 1983 yılında girdi hayatıma. Üniversite öğrencisiydim. Ben Kayseri’de yaşıyordu, o İstanbul’da yaşıyordu. Öğrencilik sürecimden dolayı onunla kopmaz ilişkimiz 1991 yılında başlayabildi ancak. O, çok iyi bir arkadaştı, gönüldaştı. O, sadece fikirlerinden, düşünme biçiminden etkilendiğim bir insan değil, bunun da ötesinde insanlığından, ahlakından, amelinden etkilendiğim bir insandı. Düşündüğünü, inandığını, savunduğunu, zihniyetini amelî/ahlaki olarak yaşardı. Duruşu ve tavrı olanın dostluğu olur.

İyiyi, güzeli, doğruyu kim yaparsa hemen öne çıkarırdı. Sırdaşımdı. Hesapsız kitapsız her şeyi konuşabildiğim paylaşabildiğim insandı. Yazdığım bir yazıyı heyecanla gönderdiğim, çektiğim bir fotoğrafı (kendi portreleri hariç) telaşla konuştuğum, onun çoğu yazısının ilk hâllerini okuduğum ve yazmasına şahitlik ettiğim insandı.

Benim müstear ismimi koyan (Hayrettin Oğuz), yazmamı ısrarla isteyen, teşvik eden, fotoğrafa bakış açımı belirleyen, dağlara, tabiata, âleme bakışımı etkileyen, yazılarımı ve fikirlerimi derinleştiren, bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya tasavvurunun nasıl oluşacağını bana öğreten insandır. Gönül dilinin hâkim olduğu, can gözünün gördüğü böyle bir dostluk…

Gündeminde her daim İslam coğrafyası olan Akif Emre’nin çok sayıda belgeseli var. Bunlar arasında en çok bilineni, beş bölümlük hazırladığı Elveda Endülüs: Moriskolar belgeseli. Bize onun belgesellerinden bahseder misiniz?

Belgeselin ham hâlini ilk Kayseri’de evimde izledik, konuştuk, değerlendirdik. Kimi yerde ağladık, kimi yerde coştuk, umutlandık.

Rahmetlinin “İzler ve Göstergeler” kavramsallaştırması çok önemli. O, İslam düşüncesinin ve geleneğinin mücessem ve müşahhas hâllerini, son iki yüz yıllık hafıza yitimine rağmen var olan, bugüne bize kalan eserler üzerinden somutlaştırır ve geleneğe yol yapardı. Derdi hafızaydı, geçmişi tarih yapabilmekti. Çünkü geçmişi olan değil, tarihi olan insanların geleneği olabilirdi ona göre. O, belgeselleri vasıtasıyla, İslam âlimleri ve düşünürlerinin literal anlamda yaptıklarına denk bir biçimde mimari ve sanat üzerinden benzer şeyi yapmaktaydı. Onun için mimari ve şehir, İslam inancının ve düşüncesinin mücessem hâlleriydi. Dolayısıyla kelamın, fıkhın, hikmet ve irfanın ete kemiğe büründüğü alanlardı. Akif Ağabey, belgeselleri vasıtası ile çoğu düşünürümüzün ilmî anlamda yaptıklarına paralel amelî bağlamda aynı şeyi yaptı. Tarihsel tecrübe olarak ne yaptığımızı bize yeniden hatırlattı. Bu, hafızanın ve dilin oluşması bakımından çok önemliydi. Çünkü hafızası ve dili olmayanın bir bütün fikri, bir hayat nizamı ve yaşama biçimi; bir dünya görüşü ve dünya tasavvuru olamazdı. Dolayısıyla onun belgeselleri bir ütopyaya, nostaljiye, romantizme indirgenemez. Rahmetlinin en nefret ettiği şeydi geçmişi bir nostalji, romantizm bağlamına indirgemek veya geçmişi ütopikleştirip gerçeklikten koparmak.

Akif Emre deyince ilk akla gelenlerden biri de Aliya İzzetbegoviç. Aliya’nın örnek hayatını hep anlamaya ve anlatmaya çalışmış. Onun gözünde Aliya kimdi?

Aliya inandığını yaşayan bir insandı onun için. “Şeffaf bir adam, nasıl görünüyorsa öyle bir insan” derdi hep. O, modern dünyaya ve modern çağa İslam’ı hem bir inanma ve yaşama hem de mücadele biçimi olarak anlatması ve göstermesi itibari ile önemliydi Akif Ağabey için. Ona göre Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da, Avrupa’nın bir kısmında, Müslümanlık, İslam; tarihî bir vakıa olmaktan çıkıp hâlen bölgenin bir gerçekliği olduğunu göstermiştir Aliya. Aliya’nın mücadelesi; İslam dediğimiz din, sünnet, ahlak, hikmet, gelenek, tarihsel tecrübe ve gerçekliğin ve İslam medeniyeti idealinin bir ütopya olmadığını göstermiştir. Yani Avrupa’nın ortasında bile olsa mümkün olan veya en olumsuz şartlarda bile tekrar yeşerebilecek bir gerçeklik, dünyanın en büyük gerçekliğidir dedirtti Aliya insanlara. Aliya, modern zamana ve çağa sadece Bosna’nın dirilişine öncülük etmedi. O aynı zamanda İslam dünyasına umudun anlamını yeniden hatırlattı.

Onun için Aliya; bir duruş, bir tavırdır. İslam dünyası için yeni ve üstün nitelikli bir lider modelidir. Onun başarısı, İslam medeniyetinin hâlâ yaşıyor olmasını göstermesindedir. O, İslam’ın hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya tasavvuru bağlamının ölmediğinin göstergesidir. Aliya’nın farkı, aynı zamanda devraldığı kültür ve medeniyetin ona sağladığı imkânlarla kişisel meziyetlerini mezcedebilmesinde yatmaktadır. Hâsılı Aliya, İslam medeniyetinin sınırlarını değil ufkunu gösteren adamdır. O sadece bilge bir yönetici değil, aynı zamanda bir İslam düşünürüdür ve bu yönü diğer yönünü tamamlayıcı unsurdur. Hatta diğer yönü, bu yönüne bağlıdır. O, kendi toplumuna yabancılaşmadan âlemşümul bir tasavvurun nasıl geliştirilebileceğini gösteren bilge bir insandır.

Okumaya ve yazmaya olan tutkusu çocukluğunda başlıyor Akif Emre’nin. Erciyes’in eteklerinde doğup büyüyen Emre, çocuk yaşlarda bir defterinin arkasındaki dünya haritasına bir rota çizdiğini ve buraları gezmek istediğini anlatmıştı. Sizce bu hayalini gerçekleştirebildi mi?

Önemli ölçüde gerçekleştirdi bence. İzler, Göstergeler ve Çizgisiz Defter bunun tezahürü. Nitekim bu eserlerini okuduğunuz zaman, belgesellerini izlediğiniz zaman onun nasıl bir dünyayı gezdiğini görebiliyorsunuz. Rahmetli, turistik bakış açısının ötesinde yeni bir bakma ve görme biçimine dikkat çekti hep. Bir zaman ve mekân dilimini gezmeyi turistik ve tüketici bağlamdan kurtardı. Başka türlü bakmanın, seyyah olmanın, görmenin, seyretmenin imkânlarını anlattı hep. Sadece bir zevk ve haz kaygısıyla gezmezdi o. Bilhassa tarihsel tecrübeyi anlamak, izleri ve göstergeleri kendi bağlamında bilebilmek ve onların kendisine kazandırdığı bütün fikrini sürekliliğe dönüştürmek için gezdi, fotoğrafladı ve yazdı.

Akif Emre, bağımsız bir gazeteci olmayı çok önemsedi. Gazeteci kimliği ile İslam davası adına nasıl bir varlık sergiledi?

Günceli ve gündemi yazdı ama hiçbir zaman güncele ve gündeme takılı kalmadı. Gazeteciliği, düşünür gazeteci örneğine uygundu. Hatır ve gönül kırmadan yazdı ama birinin hatırı ve gönülü için de yazmadı. Yazılarına baktığınız zaman mutlaka derdini taşıdığı bütün fikrini görürsünüz. Günlük yazılarını kitaptan okuduğunuzda âdeta bir günlük olarak yazılmış bir yazıyı değil bütün fikri ile kitap olarak yazılmış yazıları okuduğunuzu hissedersiniz. Bütün günlük yazıları mutlaka İslam düşüncesi ve geleneği bağlamında bir bütüne bağlıdır. Akif Emre, bütün fikrini hiç kaybetmeyen ender insanlardandır.

Akif Emre’yi dergilerde ve köşe yazılarında sıkça gündeme getirdiği şehir ve mekân yazılarından da tanırız. Emre’nin mekân hassasiyeti desek neler söylersiniz?

Onun için mekân, bir inancın mücessemleştiği, müşahhaslaştığı bağlamdır. Din, medine, medeniyet onun mekânla anlaşılabilecek önemli kavramlarıdır. Onun için din; soyut, mistik, sırf metafizik bir bağlam veya epistemik bir zihin durumu değildir. Din, müteâl alanın ve olanın medine olarak yer bulmasıdır. Başka deyişle mekân dinin yer-yüzüdür. Medine, dinin şehirde bir ahlak ve fıkıh olarak ete kemiğe bürünmesi; medeniyet de ilm-i ilahi yani hayat nizamı, yaşama biçimi ve dünya tasavvuru olarak tüm insanlığa amelî olarak gösterilmesi ve ilmî olarak anlatılmasıdır. Dolayısıyla o; bir mabedi, türbeyi, tekkeyi, çeşmeyi gezerken, bir kapı koluna, taştaki izlere ve çizgilere bakarken bu mekân fikri ile bakar. Bir mabedin kubbesinin, kemerlerin altında gezerken o mabedi aşan ilm-i ilahi/metafizik havayı hissetmezseniz mekânı anlayamazsınız.

Onun için mekân çok önemli ama mekân olarak da şehir çok önemlidir. Nitekim bir yazısında “Şehir benim için en etkileyici mekândır. Tarihin, dinin bu denli yaşanır biçimde taşa bürünerek şehre dönüştüğü mekâna rastlamak yeryüzünde sanırım mümkün değil.” der. Belli mekânlar ise daha temsilî bir anlama sahiptir. Mesela ona göre Bosna’ya giden bir insan Blagay Tekkesi’ni görmemişse bir mekân görmemiş demektir. Bu yanıyla Kudüs, Medine, Mekke, İstanbul, İsfahan, Gırnata, Kurtuba, Üsküp, Saraybosna, Halep, Buhara, Semerkant mekânın göstergeleridir. Mekânı yok etmek; bir hafızayı yok etmek, dünyaya ve kendine yabancılaşmaktır. İnsanın yersiz yurtsuz kalmasıdır. Sokaklarını kaybeden, şehirsiz ve mekânsızdır. Yaşama bilincini ve hayat nizamı duygusunu yitirir. Diğer taraftan mekânı müzeleştirmek de onu gerçekliğinden, hayattan koparmanın bir başka yönüdür. Müzeleştirme; insanı mekânın dışına atma, mekânı maketleştirme ve insanı seyirci konumuna indirgemedir. Hâsılı onun için mekân; Müslüman’ın sünneti ahlak kıldığı ve fıkıh kıldığı ve bunun sonucu olarak da imar ve inşa ettiği yerlerdir.

Söyleşiler, Aliya, Çizgisiz Defter onun kitaplarından bazıları. Yakın zamanda şehir ve mekân yazıları kitaplaştı. Onun yazılarının kitaplaşmasıyla ilgili çalışmalarda yer alıyor musunuz ve sizi en çok etkileyen kitabı hangisi?

Akif Ağabey, yazılarını kitaplaştırmak konusunda aceleci davranmazdı. Mesela bir keresinde ben İslamcılık ve İslam âlemi ile ilgili yazılarını toparladım ve kendimce üç cilt olacak bir metin oluşturdum. Şaşırdı, mutlu oldu ama onu ikna edebilmek gerçekten zordu. Bu konuda tuhaf bir tutukluğu, bekleyişi, ihtiyatı vardı. Göstergeler, İzler, Küreselliğin Fay Hattı’nı yayımlamıştı o dönemler. Aslında sadece benim değil, herkesin bir beklentisi vardı. Ben onun bütün yazılarını günlük olarak okuyup bilgisayarımda tasnif ettiğim için teşvik etsin diye belli aralıklarla verirdim ona. Ancak başaramadım. Fakat bir gün Balmumcu’daki ofisinde bana dosyalar, klasörler gösterdi. Heyecanlandım. “Hayalin gerçekleşiyor.” dedi. Mustafa Kirenci’nin, kitaplarını yayımlamak istediğini söyledi ve yaptığı tasnifi gösterdi bana. Çok beğenmiş. Bir de yayıncı olarak böyle bir hazırlıkla gelmesi onu ciddi anlamda memnun etmişti. Gülüşünden, mutluluğundan yayın konusunda ikna olduğunu hissetmiştim.

Akif Ağabey, bu tasnif üzerinden yazıları tek tek inceledi, sıraladı, isimlerini belirledi. O dönem 12 kitap saymıştım başlık olarak eski yayımlananlarla birlikte. Belki vefatından sonra ortaya çıkan bazı yazılar ve söyleşilerle yeni kitaplar da oluşturulabilir ama kabaca Akif Ağabey, vefatından önce külliyatını oluşturmuştu. Vefatından sonra eşi Dürdane Emre, aynı onun titizliğinde yayıncısı ile birlikte tashihleri, son okumaları yaparak kitapları yayımladılar ve süreç hâlâ devam ediyor. Ben de Dürdane Hanım istedikçe katkıda bulunuyorum. Bir iki kitabının kapağı, benim çektiğim Akif Emre portreleri oldu. Her kitap çıktıktan sonra yeniden okuyorum; eksikler, teknik hatalar varsa Dürdane Hanım’a bildiriyorum.

Beni en çok etkileyen kitabına gelince; tabii ki ayrım yapamam ama ille sembolik bir isim olacaksa Göstergeler’dir. Çünkü benim bakma, görme, anlama ve anlatma biçimime en çok etkisi olan kitaptır. Belki de onunla birlikte mütalaa ettiğimiz içindir. Rabbim Rahmet Eylesin…

Akif Emre kimdir?

Gazeteci-yazar Akif Emre, 2 Mart 1957’de Kayseri’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini memleketinde tamamladı. Eski ismi İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi olan bugünkü Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden 1981 yılında mezun oldu. Görsel ve yazılı medyanın farklı alanlarında çalıştı. Yayıncılığa Akabe Yayınları’nın İstanbul temsilciliğinde başladı. Bir dönem, İnsan Yayınları’nın yayın yönetmenliğini yaptı. Yeni Şafak gazetesinin kurucuları arasında yer aldı ve genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Ardından Küre ve Klasik Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini yaptı. Bilim Sanat Vakfında idarecilik, Kanal 7’de dış haberler müdürlüğü yaptı. Bosna savaşı sırasında Aliya İzzetbegoviç ile röportaj yapan ilk gazeteci oldu. Çok sayıda belgesel hazırlayan Emre’nin son belgeseli Elveda Endülüs: Moriskolar’dır. Akif Emre, 23 Mayıs 2017’de vefat etti.