Makale

ÖZE DÖNÜŞ

ÖZE DÖNÜŞ

Dr. Lamia LEVENT ABUL

Feridüddin Attar, Mantıku’t-tayr isimli eserinde kuşların yolculuğunu anlatır. Bu yolculuk, kuşların kim olduklarını bilme yolunda yaptıkları arayışı anlatan, sembolik çağrışımları zengin bir öze dönüş hikâyesidir. Her kişi kendi özünü yani hakikatini bilmek ve bulmak üzere bu âlemdedir. Çünkü kendini bilmeyen Rabbini bulamaz.

Bir gün kuşlar kendilerine bir padişah seçmek üzere bir araya gelirler. Padişahsız hiçbir ülkenin olmadığını öne sürerek kendilerini yönetecek bir padişahı nasıl seçecekleri üzerinde konuşurlar. Tüm kuşların hazır bulunduğu bu toplantıda sözü alan Hüdhüd, Simurg adında bir padişahları olduğunu haber verir onlara. Simurg’un zaten her zaman onların padişahı olduğunu ancak binlerce nur ve zulmet perdesi arkasında bulunduğu için bilinmediğini anlatır. Eğer Simurg’u arayıp bulmak isterlerse kendilerine kılavuzluk yapabileceğini söyler. Hz. Süleyman’ın postacısı ve tecrübeli bir kuş olan Hüdhüd’e kuşlar güvenirler. Onun rehberliğinde padişahları Simurg’u bulmak üzere uzun ve zor bir yolculuğa çıkmayı göze alırlar ve böylece kuşların arayışı da başlar. Ancak bu meşakkatli yolculuğa katılan kuşların büyük çoğunluğu yolda karşılaştıkları engelleri aşamaz. Kimi hırslarına, kimi arzularına, kimi korkularına kimi de yolun zorluklarına yenilir ve telef olur gider. Yolculuğu ancak otuz kuş tamamlar. Vardıkları yerde Simurg’u görmek istediklerinde aslında onun otuz kuştan ibaret olduğunu görüp şaşarlar. Aradıkları hakikatin kendi özlerinden başka bir yerde olmadığını idrak ederler.

Hakikat yolcusu olan insanın yolculuğu da kendini arama ve bulma yolculuğu değil midir? İnsanoğlunun Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan yeryüzü serüveni, kendi tekâmülünü tamamlamak üzere giriştiği bir yolculuktur. İnsanın kendi özüne yapacağı bu seyr-ü sülûk sorularla başlar. İnsan ancak kendini anlamak için bir sorgulamaya girdiğinde yola girmiş olur. Yaratılış olarak diğer varlıklardan üstün ve farklı özelliklere sahiptir insan. Onu harikulade bir yaratılışla yaratan ve en mükerrem varlık kılan Rabbimiz tüm kâinatı da insanın emrine vermiştir. Eşref-i mahlukat olan ve halifelik gibi bir payeye erişen insanın bunları idrak etmesi için yaratılış gayesi üzerinde tefekkür etmesi gerekir. İnsan niçin yaratıldığı, neden dünyaya gönderildiği ve ölümden sonraki hayat üzerine tefekkür ederse Cenab-ı Hak, hakikate götürecek yollarını ona gösterir (Şuarâ, 26/78). Bu sebeple Yüce Allah (c.c.), insanı, hem kendisi hem de kâinatın yaratılışı hakkında düşünmeye davet eder ve hiçbir şeyin boş yere yaratılmadığına dikkat çeker (Âl-i İmrân, 3/191). İnsan, Allah’ın sonsuz ve muhteşem yaratma sanatının eseri olan kâinata ve kendisine ibret nazarıyla baktığında her şeyin bir gayeye matuf olarak yaratıldığını müşahede eder. Zira nasıl kâinat tesadüf eseri ortaya çıkmadıysa insanın da yaratılışının ve yeryüzüne gönderilişinin bir gayesi vardır. İnsanın bu sorular üzerinde düşünmesi onu kendi hakikatini bilmeye götürür. Bu aynı zamanda insanın hayat serüvenini çok daha anlamlı ve değerli kılar.

Kulluk İçin Yaratıldık

İnsanın hakikat yolundaki bu sorularına onu yaratan: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurarak cevap veriyor. İnsanın yaratılış hikmeti en başta yaratanını bilmek, tanımak ve O’na kulluk etmektir. Bu büyük hakikatin farkında olmak insan olmamızın ve neden var olduğumuzun da gayesini bilmek anlamına gelir. İslam âlimleri bu ayet-i kerimede geçen “bana kulluk etsinler” ifadesini “beni tanısınlar, bilsinler” olarak tefsir ederler (Kur’an Yolu Tefsiri, c. 5, s. 137). Yani Allah Teâlâ’ya hakkıyla kulluk etmek ancak O’nu tanımak ve bilmekle mümkündür.

Bizi yaratan elbette kendini bize tanıtmak için pek çok ayet ve delil de göndermiştir. Yüce Yaradan’ın yaratılmışların en üstünü kıldığı insanı cevapsız bırakması düşünülemez. Bu konuda yapmamız gereken bize verilen kalbimizi ve aklımızı gereğince kullanmaktır. Hem kendi içimizde hem de tüm kâinatta O’nun bize gönderdiği milyonlarca ayete bakarsak Rabbimizi bilebilir, tanıyabiliriz. Kâinatta yaratılan her şey O’nun eseridir, O’nun varlığını ve sonsuz kudretini ortaya koyan ayetlerdir. Kur’an bizi bunlar üzerinde düşünmeye davet eder: “Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi?” (Mülk, 67/19), “Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (Ğaşiye, 88/17-20) Evet bakmasını bilenler için aslında tüm kâinat O’nu haykırırken hakikate kör sağır kalmak insanın en büyük yanılgısı olsa gerek.

İnsanın her an kâinatta cereyan eden Rabbinin ayetlerini görebilmesi için her şeyden önce biraz yavaşlamaya, durmaya ve durulaşmaya ihtiyacı vardır. Her gün şahit olduğumuz ama görmeden geçip gittiğimiz nice ayet var etrafımızda. Gündüz çalışıp çabalıyor, üretiyor ve yoruluyoruz. Batan güneşle etrafımızı saran karanlığın koynunda dinlenmek, yeni güne hazırlanmak için evlerimize çekiliyoruz. Güneş, ışığı ve sıcaklığıyla dünyamıza doğduğunda tekrar taze bir enerjiyle ve umutla yeni güne başlıyoruz. Gece ve gündüzün bu ahenkli işleyişi her gün aksamadan devam ederken ne kadar büyük mucizelere şahitlik ettiğimizi ise gözden kaçırabiliyoruz. “Kuşkusuz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü hâldeki toprağa can verdiği ve ona her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.” (Bakara, 2/164) Şöyle bir düşünelim: O’nun emriyle doğan güneş bir sabah doğmazsa ne olurdu? Gökten inen rahmetini kesse yeryüzünde hayat kalır mıydı?

Kendinin Ücrasında Olan İnsan

“Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için?” diye soran şair insanın aslında en çok kendine uzak, kendine yabancı olduğunu hatırlatıyor bize. Kendimize yabancılaştıkça kalbimizden, ruhumuzdan ve Rabbimizden de uzaklaştık. Topraktan, yağmurdan, ağaçtan ve tabiattan uzaklaştık. Saf olanı göremedik ve hatta bulandırdık. Kendimize nasıl davranıyorsak tabiata da öyle davrandık. Ne bir kuş cıvıltısına ne de esen bir rüzgâra kulak verebilecek kadar uzaktık. Fani dünyanın ayartıcı seslerine dikkat kesildik. Hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu unutarak tek hakikatin bu dünya ile sınırlı olduğu yanılgısı içinde yaşamak da bizim tercihimiz. Ismarlama bir hayatın içinde oyalanıyor insan aslında. Tüm gayretini, enerjisini ve yatırımını buraya yapmasının da sebebi bu olsa gerek. Burası fâni, geçici ve sonlu olan yerdir. Ezelî ve ebedî olan Hak Teâlâ’dır. Biz O’ndan geldik, tekrar O’na döneceğiz (Bakara, 2/156).

En çok da kalbine yabancı insan. Kalp hanesini yoklarsa nerede olduğunu, yakın mı uzak mı olduğunu bilebilir. Kalpteki inançlar, duygular, düşüncelerdir hayatımıza yön veren ve şekillendiren. Hz. Mevlana’nın da dediği gibi küpte ne varsa dışarı o sızar misali kalp kabımızdakilerdir dışarı yansıyan. Kalbin tefekkürü bu bakımdan önem taşır. Her an değişen, hâlden hâle giren kalbin bir kararda durması için arada bir onu yoklamak ve dinlemek gerek. Hangi arzular, hangi emeller, hangi sevgiler istila etti kalp ülkesini? Hangi kötülüklerle besledik, hangi korkularla bozduk ritmini? Kalbi nefse esir mi eyledik yoksa vahyin nuruyla mı aydınlattık?

Kalbine danıştığında ve onu dinlediğinde hakikatin açılacağını Hz. Peygamber (s.a.s.) haber veriyor bize. Ama kuşların sesinden bihaber insanoğlunun kalbini dinlemeye vakti var mı? Kalbimizi dinlemeye vaktimiz olsa onu ne kadar gereksiz şeylerle meşgul ettiğimizi de görebileceğiz. O zaman mübarek ramazan-ı şerifte kalbimizi Rabbimize döndürelim. O’na müteveccih kalple ramazanın rahmet iklimini idrak etmenin zevkine varalım.

Öze/Kalbe Dönüş Ayı Ramazan

Kalbine ve özüne dönmek için bir fırsattır ramazan ayı. Kur’an-ı Hâkim’in ifadesiyle paslanan, kirlenen kalpleri (Mutaffifin, 83/14) arındırma ve temizleme ayıdır ramazan. Ramazanın kelime manası yazın sonunda güzün başında yağan ve yeryüzünden tüm tozları ve kirleri temizleyen yağmur değil midir? Rahmet tecellileri ile manevi hayatımızı nurlandıran ramazan ayı, bizi çepeçevre saran ve özümüze perde olan gafleti ve pası silmek üzere geldi. Sürekli değişen ve bir kararda durmayan kalbe ayar verme zamanıdır ramazan. Cenab-ı Hakkın nazargâh olan kalbi masivadan arındırma ve o ulu Sultan’a yaraşır bir kıvama getirme ayıdır. Kalp masivadan temizlendiğinde hakkın ve hakikatin pusulası olur. Böylesi kalbe muhabbetle nazar eyler Rabbimiz.

Kalbini arındıracak olan da insanın kendisinden başkası değildir. Ramazan ayının kendine mahsus manevi ikliminde hem beden hem ruh olarak bir arınma imkânı veriyor bize Rabbimiz. Bu ay, doğru yolu gösteren, doğruyu eğriden ayıran nice delillerin bulunduğu yüce kitabımızın indirildiği aydır (Bakara, 2/185). Diğer taraftan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu ayda şeytanların bağlandığını, cehennem kapılarının kapandığını ve cennet kapılarının açıldığını haber veriyor (Tirmizî, Savm, 1). Hak Teâlâ, rahmetini yeryüzüne indirdiği ve duaları kabul ettiği bu kıymetli zaman diliminde kalbi arındırmanın ve manen olgunlaşmanın iklimini hazırlamış bizlere.Şeyh Üftade’nin deyişiyle:

Cümle aya sultan olan

Dertlilere derman olan

Hakk’tan bize ihsan olan

Oruç ayı geldi yine.

Bu rahmet ayı kendimizle bir muhasebeye girmenin vaktidir. İhtiraslar, arzular, emellerle kuşatılan insan için artık bir iç hesaplaşma zamanı gelmiştir. İradesine, aklına ve nefsine söz geçirmeli ve onları tutkularının esaretinden azade etmelidir. Oruç bunun için farz kılınmıştır. Yani kişiyi Allah’a karşı sorumluklarının farkına varmaya ve takvaya eriştirmektir orucun hikmeti (Bakara, 2/183). Oruç sadece midenin aç kalması değildir. Açlık bize gönül kapılarımızın açılması için verilmiş bir lütuftur. Hz. Mevlana’nın dediği gibi: "Oruç can gözünün açılması için bedenleri kör eder, senin gönül gözün kör olduğu için hiçbir ibadet seni aydınlatamıyor. Oruç her canlının ömrünü eksiltir¸ hâlbuki insanın insanlığını olgunlaştırır." Açlıkla beden zayıflarken ruhu inkişaf eder insanın. Kendi hata, yanlış ve noksanlıklarını daha iyi görür. Paslanan gönül hanesini ramazanın manevi feyziyle temizler.

Ramazan ayı insanın hakikat yolculuğunda önünü aydınlatan bir nur mesabesindedir. Oruçla nefsi terbiye olurken Kur’an’la ruhunu dinlendirir; namazlarla, zikirlerle yakınlık sırrına erer. Özellikle ramazanın son on günü girilen itikâfla tam anlamıyla kendisiyle, nefsiyle yüzleşir insan. Böylece iç dünyasını tezkiye ve tezyin etmek için çabalar. Ramazanda insan, özündeki güzellikleri inkişaf ettirerek Yaradan’a kul olma şuurunu derinden yaşama ve ve Efendimizin (s.a.s.) buyurduğu iki sevince kavuşma duasıyla…