Makale

HİNDİSTAN’DA BİR KANDİL: ŞAH VELİYYULLAH DİHLEVİ

HİNDİSTAN’DA BİR KANDİL:
ŞAH VELİYYULLAH DİHLEVİ

Koray ŞERBETÇİ

Tarihle çok haşir neşir olmayanlar için Hindistan coğrafyası bir muammadır. Genel kanaat Hindistan’ın Hindu ve Budist dinlerine mensup garip inançlara sahip bir insan kalabalığı olduğudur. Biraz daha okumuşlar Mahatma Gandi’ye kadar gider orada kalırlar.

Bu bakış açısından bakanlara Hindistan’daki İslam kültür birikiminden, Hindistan’da yaşamış İslam âlimlerinden ve kalabalık Müslüman nüfustan bahsedildiğinde bunlara bir anlam vermekte zorlanırlar. Ama tarihin hikâyesine kulak verdiğimizde Hindistan’ın aynı zamanda sağlam bir Müslüman ülke olduğu görülmektedir. Öyle ki günümüzde Hindistan, dünyanın en kalabalık ikinci Müslüman nüfusuna sahip bir memlekettir.

Bu bilgiyi duyanlar hemen şunu düşünebilirler: Müslümanların Hindistan’da işi ne?

Hindistan topraklarının İslam’la tanışması ilk olarak Emeviler döneminde gerçekleşti. Fakat bu bölgenin İslam beldesi hâline gelmesinin mimarı büyük Türk hükümdar Gazneli Mahmud idi. Hint yarımadasına on yedi sefer düzenleyen Gazneli Mahmud, bölge halkının Müslüman olmasında başrol oynadı. XX. asırda Hindistan’ın bağımsızlığına giden yolda Hint Müslümanları kendi ayakları üzerinde durmak için ayrılıp Pakistan diye bir devlet inşa etmişlerse biraz abartı gibi gelecek ama bunun kurucu babası olarak Gazneli Mahmud’u görmek yerinde olacaktır. Bunun yanında Hindistan’da İslam’ın kökleşmesini sağlayan Babürlü Devleti’nin yaklaşık üç yüz yıl süren egemenliğinin de Hint-İslam kültürünün oluşumundaki rolü de çok büyük oldu.

Fakat bu muazzam Türk-İslam devletinin gücünü kaybetmesiyle Hindistan’da dengeler değişti. Okyanuslara açılmaya başlayan Batılı sömürgeci güçler bu güç kaybının getirdiği zaaftan yararlanarak bölgeye uzanmaya ve yerleşmeye başladı. Kapıyı ilk çalan Portekizliler oldu. Portekizlilerin açtığı kapıdan gelen İngilizler, Babür Devleti’nin zayıflığından faydalanarak 1757 yılından itibaren Hint yarımadasında yavaş yavaş koloniler kurmaya başladı. Böylece hem Hindistan hem de İslam dünyası için artık karanlık bulutlar ufukta belirmeye başladı.

Bu noktada tüm XVIII. asır, İslam âlemi için genel bir çöküşün yaşandığı, Batı’da Rönesans’ın ardından gelen Aydınlanma Çağı düşüncesinin egemen olduğu ve aynı zamanda yine Batı’nın dünyayı sömürgeleştirmeye başladığı bir dönem olmuştu.

Bu çöküş devrinin karanlık şafağında 1703 senesinde Hindistan’da bir Müslüman âlim dünyaya geldi: Kutbüddin Ahmed yani tanıdığımız adıyla Şah Veliyyullah Dihlevi.

Peki, neydi İslam tarihindeki rolü?

Hikâyenin bütününe bakmadan hükmü baştan şu kalın çizgilerle verebiliriz: Hindistan’ın son dönem büyük Müslüman âlimlerinden olan Şah Veliyyullah Dihlevi, Müslümanların İslamiyet’i anlama, yorumlama ve uygulamadaki yaklaşımının yenileyicisi bir isim olmuştur. Ama nasıl? Bu soruya cevap vermeden, XVIII. asrın Hindistanında Dihlevi’nin yerine kısaca bakabiliriz.

Hayatı

Kutbüddin Ahmed, on sekizinci asrın başında Delhi şehrine bağlı Muzaffernagar’da doğdu. Soyu baba tarafından Hz. Ömer’e ulaşıyordu. Yılı tam tespit edilememekle birlikte ailesinin, XIII. asrın sonlarına doğru Hindistan’a yerleştiği söylenir.

Şah Veliyyullah Dihlevi’nin yetiştiği ortam belki de bütün âlimlerde rastlandığı gibi İslami ilimlerin hâkim olduğu bir aile atmosferidir. Dedesi Vecihüddin ile babası Abdürrahim, Delhi ulemasındandır. Özellikle babası Babürlü hükümdarı Evrengzib’in hazırlattığı el-Fetavâ’l-Hindiyye’yi hazırlayan heyette yer almıştı. Bu ortamda dünyaya gözlerini açan Dihlevi, sağlam bir İslami ilimler eğitimi aldı. Elbette ilköğrenimini babasının yanında gördü. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Yedi yaşında ana dili olan Farisiyi okuyup yazmayı öğrendi. On yaşında iken Arapça gramer bilgilerinde Molla Cami’nin eserini okuyacak seviyeye geldi. Babasının nezaretinde, hadis ilminde derinlik kazandı. Bu alandaki çalışması ileride kaleme alacağı eserlerinde onun ayırt edici yönünü belirleyecekti. Bunun yanında yaşı ilerledikçe kendisinden çok faydalanacağı hocası Şeyh Muhammed Efdal es-Siyalkuti’den ders aldı. Dihlevi; tefsir, nahiv, fıkıh, mantık, tıp, astronomi gibi zamanında okutulan zahirî ilimlerdeki eğitimini tamamlayıp kemale erişti.

Ama kendisi sadece zahir ilimleriyle yetinmedi. O aynı zamanda tasavvuf ilmine de çok erken yaşta yöneldi. Öyle ki henüz on dört yaşında iken seyr-i sülûkunu tamamlayarak bir Nakşibendi şeyhi olan babasına bağlandı ve ölümünden önce ondan hilafet aldı. Babası vefat edince de ilmî yeterliği sayesinde onun kurduğu Rahimiyye Medresesi’nde ders vermeye başladı.

Şah Veliyyullah Dihlevi’nin şöhreti her tarafa yayılıyor, kendisinden ders almak isteyen talebeler her beldeden akın akın geliyordu. Bu arada kendisi durmuyor, sürekli okuyor, araştırıyor, inceliyordu.

Fakat onun ilmî şöhretinin günümüze kadar ulaşmasını sağlayacak kırılma hac vazifesini yapıp Hindistan’a dönmesinden sonra oldu. Çünkü XVIII. asrın boğucu havası Hindistan’ı etkisi altına almıştı.

Müslüman Babürlü Devleti’nin gücünü yitirmesiyle Hint Müslüman toplumu da gerek sosyal olarak gerekse İslamiyet’i yaşama bakımından tam bir sarsıntı içine girmişti. Hint Müslümanlarının her yönden bunalıma girdiği böyle bir zamanda Hindistan’a dönen Şah Veliyyullah Dihlevi mevcut sorunlara karşı duyarsız kalamazdı.

Hindistan Müslümanlarının

ahvali

Ünü gitgide yayılan bu önemli âlimin değerini anlayan zamanın Gürganiyye Devleti hükümdarı Sultan Muhammed, Şah Veliyyullah hazretleri için bir medrese yaptırdı. İşte bu noktadan sonra onun ders verdiği bu okul, sorunlara karşı Hindistan Müslümanlarına ilim irfan ve şuur gıdası sunan bir merkez hâline geldi. Daha sonra Hindistan’ın İngiliz işgaline girdiği yıllarda bu medresenin İngilizler tarafından yıkılması rastlantı olmasa gerekti.

Babürlü Devleti’nin düşüşte olduğu ve Müslümanların kimlik ve varlıklarının Hindu ve Sihlerin güç bakımından yükselmeleriyle tehdit edildiği bu dönem, Hindistan’daki Müslümanların da kendi içinde çatışmaları nedeniyle birlikten yoksunluğun en acı tablosunu çizmekteydi.

Bu tablo içinde metodundan zerrece taviz vermeyen Dihlevi, hem dönemin şartlarını iyi okudu hem de İslami kaynaklara yeniden bakışı çevirmeye çalıştı. Bu konuda çalışkan ve üretkendi. O, hem zahirî hem de tasavvufi ilimlerde söz sahibi bir bilgindi. Fakat eğitimi sonucu bazı alanlarda daha fazla uzman olduğu göze çarpmaktaydı. Özellikle de hadis konusu başta gelmekteydi. Bunun yanı sıra kıraat, tefsir, fıkıh, siyer ve tasavvuf gibi dallardaki derinliği ile iki yüz civarında eser yazdı. Otuz yedi senelik bir sürede yazılan bu kıymetli eserlerden bir kısmı günümüze ulaşırken kimilerinin de sadece isimleri kaldı.

Peki, Dihlevi bu eserlerinde Müslümanların düştüğü bunalıma nasıl yaklaştı ve neler önerdi?

Dihlevi’nin temel fikir örgüsü

Şah Veliyyullah Dihlevi, zamanının Müslümanlarına tam anlamıyla bir “denge” yolunu telkin eder. Özellikle Hüccetüllahi’l- bâliğa adlı eseri, kurmak istediği sistemin esas yönteminin haritası gibidir. O, içtihat kapısının açık olması gerekliliğinin altını çizer. İçtihat bu girişimde zorunludur. Çünkü içtihat olmadan orta yolun ve uyumun ne olduğunu belirlemenin imkânı yoktur. Bu görüşlerini de bir başka eseri olan İkdü’l-cîd fî ahkâmi’l-ictihâd ve’t-taklîd adlı eserinde işlemiştir.

Eğer Müslümanlar önceki âlimlerin hükümlerinin körü körüne taklidini içeren bir tavır benimsemekten başka bir gayret göstermezlerse zamanın meselelerine karşı duyarlılıkları ve cevap verme kabiliyetleri yavaşlayacaktır. Öte yandan zaman farklılaştıkça hükümlerin yeni bir okumasının yapılması gerekecektir. Fakat bu konuda savrulmayı engellemenin en önemli sigortası hadis ilmini sıkı sıkıya kavramaktır.

O, lafza aşırı bağlılıktan gelen katılığı ve hiçbir hükme tabi olmadan yapılan tevilciliğin getirdiği savrulmaya da karşı çıkmış ve itidalli bir yol önermiştir. Bu yolda hadis ilmine ve tasavvufa kendi fikir sisteminde daha önemli bir rol biçmiştir.

Şah Veliyyullah o döneme kadar İslam düşüncesinde işaretleri İbn Haldun’da görülen ve dikkat çekici bir tabiat kanunu teorisi de geliştirmiştir. Böylece fikirlerini sadece itikat sahasında bırakmamış ve sosyal alanda da Müslümanlara yol göstermeye çalışmıştır.

Sosyal hayata yaklaşımı

Şah Veliyyullah’a göre insanlar, üç ayırt edici niteliğe sahiptiler. İlki evrensel bir bakış açısı, ikincisi estetik bir his ve üçüncüsü medeniyet için fıtri bir kabiliyettir.

Tam bu noktada ortaya bir kavram koyar. Bu kavram “irtifakat’’ olarak adlandırdığı şeydir. Bununla neyi kastettiğini anlatmak için de onu dört aşamaya ayırarak geliştirir: Medeniyet yolculuğunda insanların ulaşacağı ilk aşama dil, tarım, inşaat, giyinme, evlilik ve alet yapımı aşamasıdır.

İkinci aşama; ilk aşamada ifade edilen alanların toplumda fiilen uygulanışıdır. Yani kurallar ve kanunların oluşturulmasıdır. Ona göre bu yalnızca yerleşik toplumlar arasında yaygındır.

Üçüncü aşama insanların birbirleriyle yakın temasta oldukları şehirlerin kurulmasıyla ortaya çıkan siyaset biliminin gelişimidir. Sonuç olarak devletler ya da şehir devletleri kendilerini yönetecek güçlü hükümdarlara ihtiyaç duyacaklardır. O hâlde bu son aşamada sıkça çekişmede bulunan hükümdarlar arasında, bir ara bulucu olarak görev yapan idareci bir halife modeline gerek vardır. İşte Şah Veliyyullah’a göre halife modeli Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).

Ona göre hükümler ilkin insan doğasına ikinci olarak belli bir zaman ve mekânın kültürel ve sosyal şartlarına dayanır. Fakat o, içinde yaşadığı çağın İslam toplumunun çöküş tablosuna şahit olmuştur. Bu nedenle Müslümanlar arasındaki dayanışmayı öne çıkarır. O ısrarla Müslümanların İslami anlayışının yenilenmesini ve Müslümanların geleneksel İslam devleti bünyesinde safları sıklaştırmasını savunur. Böylece çok uluslu ve çok dinli Hindistan toplumu içerisinde tabiri uygunsa İslamiyet’in hükümlerinin sulandırılmasına karşı durmuştur.

Dihlevi’nin fikirlerinin etkisi

Şah Veliyyullah 20 Ağustos 1762 tarihinde Delhi’de vefat eder ve babasının yanına defnedilir. Onun fikirleri Hindistan’da İslam düşüncesinin bir ihyasıyla sonuçlanır. Hindistan Müslümanları biraz olsun silkinirler. Böylece itikadi ve sosyal kimliklerinin farkına varan Müslümanlar, günbegün kaosa sürüklenen Hindistan’da bir varlık mücadelesine girişirler. Örneğin Dihlevi’nin oğlu Abdülaziz, babasının öğretilerini, yerel toplulukları kendi imamlarını seçme ve o dönemdeki İngiliz idaresinin artan varlığına tabi olmak yerine imamlara bağlanmaya teşvik ederek Müslümanların bir irade ortaya koymasını sağlamıştır. Diğer oğlu Seyyid Ahmed Birelvi ise Sih orduları ve İngilizlere karşı bir cihat hareketi başlatarak bu iradeyi daha da pratiğe dökecek bir adım atmıştır. Hatta bu adım bir devletleşmeye dahi gidecektir. Kendisinin de lideri olduğu İslami hükümlere dayalı kısa ömürlü bir yönetim kurmuştur. Birelvi 1831’de şehit edilmesine rağmen cihat hareketi İngilizleri yıldırmaya devam etmiştir.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (East Indian Company) ülkeye ilk geldiğinde ticaret amacı güdüyordu. Ama zaman içinde şirket güçlenerek bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Hem ekonomik hem de askerî bir güç olan şirket, özel ordusuyla Hindistan’daki irili ufaklı yönetimlerle savaşarak bazı bölgeleri hâkimiyeti altına aldı.

İngiltere’nin Hindistan’da kurduğu sömürge düzeninin işleyişinde ön planda Hindu bir prens, perde arkasında ise İngiliz lortlar vardı. Asırlarca bu ülkeyi yöneten Müslümanlar ise azınlık durumuna düşmüşlerdi. Müslümanlara bu sistemin kapıları da kapanmıştı.

İngilizlerin Hindistan’daki sömürge faaliyetlerinden bunalan halk bazı cılız tepkiler gösterse de öfkenin bir çığa dönüşmesi ve kitlesel bir patlama hâline gelmesi 1857’de gerçekleşmiştir. Ama bu hareket sert bir şekilde bastırıldı. İngilizler ayaklanmayı bastırdıktan sonra Doğu Hindistan Şirketi kapatıldı ve Hindistan doğrudan kraliyet hükûmetine bağlandı. Ayrıca Babür Devleti’ne de son verildi ve Babür padişahı Bahadır Şah ve ailesi sürgüne yollandı.

1858 yılında bölgenin kontrolünü tamamen eline geçiren İngilizler, bugünkü Pakistan, Hindistan ve Bangladeş sınırlarını da içine alan sömürge krallığını kurdu. Yine sahne arkasında İngiliz lortlar vardı ve ülke yönetimi onların elindeydi. Bu yeni krallıkta nüfusun yüzde 25’ini oluşturan Müslümanlar azınlıktaydı.

İşte Müslümanların XX. asrın ortalarına kadar hem Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğine hem de Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılmasından sonra Anadolu’nun işgaline karşı çıkmaları, Millî Mücadele’ye destek vermeleri bu bağlamda düşünülmelidir. Yine Hindistan bağımsız olduktan sonra 1947’de Pakistan’ın kuruluşunun temel düşüncesinin tohumlarını Şah Veliyyullah Dihlevi’nin yenilenme düşüncesinin attığını görmekteyiz.