Makale

SOSYAL MEDYADA VAR OLMAK: PSİKOLOJİ NE SÖYLER?

SOSYAL MEDYADA VAR OLMAK: PSİKOLOJİ NE SÖYLER?

Doç. Dr. Ekmel GEÇER
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Yaşam Bilimleri Fakültesi

Yeni medya araçlarının kullanımı ve daha özelde internet aracılığıyla sosyal medya mecralarındaki aktiviteler hakkında son dönemlerde önemli çalışmalar yapılıyor. Bunun en önde gelen nedenlerinden biri bugünün teknolojik ikliminde hemen herkesin bir biçimde sosyal medya hesaplarına sahip olması, akıllı cihazlar ve uygulamalar kullanması ve market alışverişinden mağazaya, banka işlemlerinden fatura ödemeye kadar birçok işini internet platformları aracılığıyla yapmasıdır. Dünya ülkelerinde akıllı teknolojiler ve sosyal medya kullanım oranları farklılık gösterse de söz gelimi Türkiye’de bu oran toplam nüfusun yüzde 65’ine denk geliyor. En çok kullanılan sosyal medya mecralarında birinci sırayı Youtube alırken hemen ardından Instagram ve Whatsapp geliyor.

Üstelik sosyal medya kanallarını kullananlar artık sadece gençler ya da Y ve Z Kuşakları değil. 1945’lerde doğan sessiz kuşaklarımız ve 60’larda doğan baby boomerlar (İkinci dünya savaşı ile soğuk savaş arasındaki doğum oranın yüksek olduğu dönemde (1946-1964) doğmuş kimseler.) da artık sosyal medyada boy gösteriyor. “Kötü yapıyorlar.” demiyorum fakat bu durum bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Peki ama dijital platformlarda var olmaya neden bunca meylediyoruz? Gününü, cami önündeki çay ocağında arkadaşlarıyla sohbet ederek, torunlarıyla ilgilenerek geçiren amca ve dedelerimizi buna sürükleyen duygu ne? Ya bir fotoğrafı paylaşmak için saatlerce editleme işlemini bitiremeyen gençlerimiz? Derslerde “Ekran sürelerinize baktınız mı hiç?” soruma birçoğu “Altı saatten fazla.” diyerek cevap veriyor. Bu kısa ömürde, günde altı saati sosyal medyaya vermeye değer mi?

Uzun süreli ve yaygın sosyal medya kullanımı kaçınılmaz olarak bu ve bunun gibi onlarca soruyu beraberinde getiriyor. İletişim ve etkileşim içinde olduğumuz belki de büyük bir yanılgı. Bilgi almak için yüzlerce tweete bakmak ya da hızlı aramalar yapmak yüzeysel anlama dışında belki de bize hiçbir şey katmıyor.

Arama çubuğuna yazdığınız her bilgiyi zihninizde tutabiliyor musunuz siz? Tutabilseydik; bilgiye bu denli hızlı ulaştığımız günümüzde toplumlar belki daha aydınlık, daha saygılı, daha barışçıl ve çevresine karşı daha duyarlı olacaktı. Ancak her sabah ve yine internet sayesinde her an, dünyanın hemen her yerinde insan haklarının ihlal edildiğine, kadınların öldürüldüğüne, adaletsizliklerin büyüdüğüne ve tabiatın yok edildiğine dair onlarca haber okuyoruz. Demek ki “bilgi çağı”nda olmak daha yaşanabilir bir zamanda olmakla eş anlamlı değil.

Belki de bu karanlığın sebebi herkesin kendi doğrusunu destekleyici bilgiler aramasıdır. Bir tür teyit ön yargısı yani. Yeni medya platformları bize küresel bir alan sunsa da aslında sadece kendi sesimizi duyduğumuz yankı odalarına hapsoluyoruz. Algoritmalar, bizi sadece bizim gibi insanlarla karşılaştırıyor. Twitter, Facebook ve Instagram gibi mecralar bizim ilgilerimizden yola çıkarak bize bizim gibi bağlantılar sunuyor. “Şununla arkadaş olur musun?”, “Bunu takip etmek ister misin?” sorularını öylesine sormuyorlar. Bir şeyler bilip de soruyorlar. Sonra kullanıcı da “Aman ne güzel.” deyip herkesin kendi gibi düşündüğünü sanıyor. Oysa “makine öğrenmesi” diye bir şey var. Biz o mecralarda var oldukça algoritmalar bizim avatarlarımızı oluşturuyor ve bizi yönlendirmeye başlıyor.

Psikolojimiz de bunu istiyor bir bakıma. Çoğumuz, kendi fikir ya da ideolojimize karşıt bilgiler edinmek için dijital platformlarda boy göstermiyoruz. Aksini iddia etsek de zamanla yanılgıya düşüyoruz. “Tamam, ben de öyle düşünmek istemiyorum ama bak herkes böyle düşünüyor.” sesi bizi ikna ediyor. Böylece, rahatsızlık hissetmemek için başkaca seslere tahammül etmiyoruz. Konfor alanımızdan çıkmak istemiyoruz. Kendi düşüncelerimizin yanlış olabileceğini aklımıza getirip zihnimizi zahmete sokmak istemiyoruz.

Sınırlı rasyonalite ile ilişkilendirebiliriz bunu. Hani bir gömlek almaya çıkarız. Daha ucuzu ve daha kalitelisi birkaç mağaza ötedeyken kendimizi yormamak için gördüğümüz ilk mağazadan almayı tercih ederiz. “Kim onca yolu yürüyecek…” değil mi? Sonra da bunu anlamlandırmaya çalışır ve kendimizi tatmin ederiz. Bunun gibi. Biz de hep bizim gibi düşünenlerle sohbet etmeye başlarız. Araştırmak zor gelir. Zamanla bu durum, herkesin kendi doğrusunun “mutlak” olduğu düşüncesine kapılmasına neden olur. Kutuplaşma tam da burada başlar.

Sizin gibi düşünmeyen herkes kara ve kötü olur. Ama siz hep bembeyaz ve iyi olursunuz. Bir kere birini “kötü” bildiniz mi onu suçlama ve günahını ifşa etme hakkını kendinizde bulursunuz. Hayata sizin gibi bakmayan artık “öteki” ve düşmandır. Maalesef bu duygunun bir sonraki adımı “Benim gibi düşünmeyen şiddeti de hak ediyor.” düşüncesi oluyor ve kaos burada ortaya çıkıyor.

Sosyal medya bu aşamada sadece bireysel egomuzu yüceltmekle kalmıyor. Aynı zamanda farkında olmadığımız bir “kabilecilik” ruhunun da doğmasına neden oluyor. Biz ve onlar ayrımına kapılıyoruz. “Irkçı değiliz.” diyor fakat sonra da “ama” kelimesini ekleyerek “onların ne kadar kötü olduğunu” anlatmaya başlıyoruz.

Bir kedinin kendini aynada aslan olarak görmesine benziyor durumumuz. Önce kendi benliğimizi akabinde de içinde bulunduğumuz ideolojik çevreyi kusursuz bulmaya başlıyoruz. Kabile narsizmine kapılıyoruz. Nasıl olsa herkes bizim gibi düşünüyor ya “bizden olmayanlar zaten çukurda” oluyor.

Peki ama nerde hani o çok bahsettiğimiz değerlerimiz? Saygımız, sevgimiz ve adil davranma zorunluluğumuz? Hani Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” veya “Kim Müslümanın ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter.” hadislerini ve bunun gibi birçok nasihatini önemsiyorduk? Sosyal medyada hakaretler savurmayı, insanların günahlarını ifşa etmeyi ve düşmanlaştırmayı nasıl bu kadar kolay yapıyoruz? Yoksa “sanal âlem” olduğu için meleklerin oradaki kötülüklerimizi yazmayacağını mı sanıyoruz?

Ama insan işte. Instagram’da binlerce “like” alınca; tweeti yüzlerce kez retweet edilince haklı ve doğru olduğunu sanıyor. Daha da kötüsü kişiliğini sadece sosyal medya performansı üzerinden inşa ediyor. Bir bakıma varlığını sosyal medyada aldığı etkileşime kurban ediyor. Kısır bir döngüye giriyor sonra. İçerik oluşturuyor, edite ediyor, paylaşıyor, etkileşim alıyor, mutlu oluyor ve aynı döngü yeniden başlıyor. Beğeni sayısı arttıkça bu çapraşıklık daha da içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Çünkü kendi bilgilerini ve paylaşımlarını bekleyen yüzlerce insan olduğu illüzyonuna kapılıyor.

Daha da fenası sürekli Instagram’da “kimin nerde olduğunu” takip etmek insanın “seçim paradoksu”na kapılmasına yol açıyor. Kendiniz çok güzel bir yerde keyif aldığınız bir şeyler yapıyorsunuzdur. Ama o esnada sosyal medyadan arkadaşlarınızın faraza başka bir yerde kahve içtiklerini görüyor ve “Keşke ben de orada olsaydım…” diye iç geçiriyorsunuz. Oysa siz de o paylaşımı görünceye dek gayet mutlu ve keyifliydiniz. Bu nedenle sosyal medya paylaşımları bazen yaptıklarımızdan yeterince tatmin olmamamıza neden oluyor. Çünkü sürekli başkalarının daha güzel şeyler yaptıklarını, daha güzel eşyalar aldıklarını görüyoruz.

Diğer yandan aşırı sosyal medya kullanımı zamanla “antisosyal kişilik bozuklukları”na da yol açıyor. Böyleleri gerçek dünyadan kopuyor ve sorumluluklarını unutuyorlar. Belki ileri boyutta olanlar gibi alkol ya da uyuşturucuya başvurmuyorlar ama zaten cep telefonları ve paylaşımları onlarda bir tür uyuşturucu etkisi yapıyor. Egoda hormonlu bir büyüme başlıyor. Alınan etkileşimler sabun köpüğü bir mutluluk sağlıyor.

Sosyal medya dopamin etkisi oluşturuyor. Bu etki zihnimizdeki ödül merkeziyle yakından ilişkili. “Like” yahut “retweet”leri bir ödül olarak düşünürsek bu ilişkiyi anlamak daha kolay olur. Dopamin, ödülle ilişkili olan olayları daha kolay bir şekilde hatırlamamızda ve ödülle ilgili bilgileri belleğimizde saklamamızda yardımcımızdır. Ayrıca sevdiğimiz bir aktivite ile ilgilendiğimiz zamanlarda daha çok ortaya çıkar.

Belki de bu yüzden birçoğumuz artık cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusu olarak tanımlanan “nomofobi” yaşıyor ve gittikçe bencil “cellfish” bir hâl alıyoruz. (Nomofobi, cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusu olarak tanımlanır. Terim, İngilizce “no-mobile-phobia” sözlerinin kısaltılmasından oluşur.) ve “cellfish” leştik. (İngilizce’de selfish “bencilliği” ifade eder. Buna öykünme olarak “celfish” de “sürekli telefonla ilgilenen kişi” anlamına gelir.) Telefonsuz kalma korkusu bizi ciddi anlamda endişeye sevk ediyor. Onunla kendi sıkıcı çevremizden uzaklaşıyor; onun sayesinde “bizi sevenlerle” irtibata geçiyor ve yine onunla kendi varlığımızı anlamlandırıyoruz. Yatağa onunla uzanıp yalnız kalmaktan çok mutlu oluyoruz. Sabah kalkar kalkmaz önce telefonumuza bakıyoruz. Etrafımızdakileri bir “günaydın” ya da bir tebessümden mahrum bırakıyoruz.

Hatta bazılarımızda “telefon sesi kaygısı” başlamış durumda. Bir arkadaş ortamında sohbet ettiğinizi düşünün. Aklınız da kulağınız da sürekli telefonda. Çalsa dert, çalmasa dert. Çalmadığında “Neden kimse aramıyor?” veya “Niye bildirim sesi gelmiyor?” diye telaşlanıyorsunuz. Çalsa yanınızdaki arkadaşlarınızla iletişiminiz kopacak. Yine de kendinizi kontrol edemiyorsunuz. Bir anda telefonu alıp kulağınıza yapıştırıyorsunuz. Oysa telefon çalmamıştır. Başka bir zaman telaşla çantanızdan telefonunuzu çıkartıyorsunuz. Aslında herhangi bir mesaj gelmemiştir. Gelse de yaşadığınız anı mahvedecek kadar önemli olmadığını da biliyorsunuz. Bu yanılgının farkında olduğunuzda huzursuz ve üzgün oluyorsunuz ama “teknoloji bağımlılığı”nı kontrol etmede güçlük çekiyorsunuz.

Peki, ne yapalım? Sosyal medyayı kullanmayalım mı? Hayır, elbette kullanalım. Hatta profesyonel içerikler üretebilmek için uygulamaları kullanmayı öğrenelim. Keselim, kurgulayalım ve montajlayabilelim. Her an gelişen teknoloji dünyasından uzak durmayı tavsiye etmek doğru olmasa gerek. “Ya hep ya hiç” ikilemine girmemeli. Ama kontrollü olabilmeliyiz. Zaman yönetimi yapabilmeli, telefonun bizi sorumluluklarımıza ve gerçek hayata karşı duyarsızlaştırmasına izin vermemeliyiz.

Düşünsenize çok önemli bir toplantıdasınız ya da çocuğunuzla konuşuyorsunuz. O esnada Whatsapptan bir mesaj geliyor ve siz telefona gömülüyorsunuz. Artık etrafınızdakileri duymuyorsunuz. Çocuğunuz “Anne, anne!” dese de ya da “Baba baksana!” diye seslense de sizin cevap vermeniz dakikaları buluyor. Sizce de bu durum biraz sorunlu değil mi?

Bunun için birkaç basit öneri sunabilirim. Mesela bildirimlerinizi sessize alın. Ekran sürenizi kontrol ederek günlük telefon kullanımınızı gerektiğinde sınırlayın. Telefona bakmaktan kendinizi alıkoyamıyorsanız cihazınızı uzakta tutun. Telefon ekranında sosyal medya bildirimlerinin görünmesini engelleyin. Uzun uzun mesajlaşmak yerine arayıp konuşun ve bitirin. Buna rağmen çözüm bulamıyor ve bağımlı olduğunuzu düşünüyorsanız profesyonel destek alın.

Kanaatimce bu kontrolü sağlamak çok da zor değil. Etrafınızdaki kitaplara bakın. Onlara dokunmanızı istiyorlar. Dışarıya çıkın. Yürüyün. Arkadaşlarınızla sohbet edin. Çiçekleri koklayın. Kuşlarla şarkı söyleyin. En güzeli de ne biliyor musunuz? Bence gidin ve bir ikindi vaktinde eski bir caminin avlusunda güvercinlere hikâye okuyun.