Makale

ŞEHADETE SUSAMIŞ BİR KAHRAMAN: BERÂ B. MÂLİK

ŞEHADETE SUSAMIŞ
BİR KAHRAMAN:
BERÂ B. MÂLİK
Doç. Dr. Yaşar AKASLAN
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Tarihler hicretin 20. yılını gösteriyordu. İslam ordusu İran’ın fethi kapsamında bölgenin kuvvetli ordusuyla meşhur olan, aynı zamanda en muhkem kalesine sahip bulunan Tüster şehrini muhasara altına almıştı. Kuşatma çok uzun süre devam etmişti. Kale kapılarını sımsıkı kapatan şehir halkı teslim olmaya bir türlü yanaşmıyordu. Müslümanlar ne yaptıysalar son derece korunaklı bu kaleye girmenin bir yolunu bulamıyorlardı. Ayrıca Farslılar, Müslümanlar tarafından daha evvel bilinmeyen farklı savaş teknikleriyle İslam ordusunun taarruzlarını püskürtüyorlardı. Bu yöntemlerden biri de kale surlarının tepesinden Müslüman askerlere uçlarına kızgın demir kancalar takılı zincirler atıp kancaya takılan askerleri yukarı doğru çekmeleriydi. Böyle olunca kimse kancanın isabet ettiği askere yardım edemiyordu. Kor gibi kızgın kancanın biri Enes b. Mâlik’e isabet etti. Durumu gören gözünü budaktan sakınmayan bir delikanlı, acı içinde kıvranan Enes’in yukarı doğru çekilmesine dayanamadı. Bu kahraman sahabi Enes’in ağabeyi idi. Cesaret abidesi ağabey, var gücüyle kale duvarına tırmandı. Ellerinin yanmasına aldırmadan kardeşini, sırtına saplanan kızgın demir kancadan kurtardı. Yere düşen Enes de böylece tehlikeli bölgeden uzaklaşabildi. Ancak kardeşinin o hâlini görüp bir an bile düşünmeden yardıma koşan ağabeyin ellerinde önemli derecede yanıklar oluştu, hatta elinin bir kısmı erimiş vaziyetteydi. Öyle ki artık kemiği görünüyordu.

Uzadıkça uzayan muhasara sebebiyle artık orduda yılgınlıklar baş göstermişti. Bir buçuk iki yıl kadar süren kuşatma sürecinde dönemin Basra Valisi olan Ebu Mûsâ el-Eş‘arî, kale içindeki bir İranlıya emân vereceğini vaat ederek kaleye girmeye bir yol buldu. Ancak İranlı şahsın göstereceği gizli geçitten gidecek ve kale kapısını Müslümanlara açacak cesur biri gerekliydi. Akla hiç düşünmeden elleri henüz tamamıyla iyileşmemiş bu kahraman geldi. Edilen teklife hiç düşünmeden evet diyen korkusuz delikanlı yanına bir sahabiyi de alıp gizli geçitten girerek kale kapısını İslam askerlerine açtı. Açılan kapıdan kaleye giren Müslümanlar ile İranlılar arasında oldukça hararetli çatışmalar yaşandı. Aylardır dışarıda bekleyen ve psikolojik açıdan yıpranan İslam ordusu mücadele etmede oldukça güçlük çekiyordu. Muharebe sürerken düşmanın komutanlarından biri askerleriyle Müslümanları bir yere gidemeyecek şekilde sıkıştırınca Resulüllah’ın, hakkında “Saçı başı dağınık olduğu ve eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki ‘şöyle olsun’ diye yemin edip dua etseler, Allah onların isteklerini geri çevirmez.” (Tirmizî, “Menâkıb”, 54) buyurduğu bahse konu kahraman sahabi tekrar sahnedeydi. Sahabilerin bazıları Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bizzat işittikleri bu sözü kendisine hatırlatıp duası makbul bu cengâverden bir çıkış yolu ikram etmesi için Allah’a dua etmesini istediler. Dua talebini duyduğunda Resulüllah’ı hatırlayıp duygulandı. Kendini toplayıp şu duada bulundu. Ordunun zaferi kendisinin de şehadete ulaşması için dua etti. (Yûsuf Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 10/98) İçlerinde kardeşi Enes’in de bulunduğu etrafındaki Müslümanlar onun duasına hep birlikte coşkuyla “Âmin” dediler. Enes, ağabeyiyle son kez göz göze geldi. Bu mütebessim bakış, âdeta ağabeyinin son bakışıydı.

Dua sonrası tarifsiz bir kuvvet bulan İslam ordusu olanca güçleriyle düşmana saldırdı. Bu sırada o da Farslıların her yönden önemli simalarından ez-Zâire Fârisî ile karşı karşıya geldi. Farklı savaşlarda düşmanla yaptığı düellolarda yaklaşık yüz meşhur savaşçıya galip gelmesiyle de bilinen bu babayiğit sahabi, yapılan kıyasıya mücadelenin sonunda düşmanı saf dışı bıraktı. Komutanlarının bu yiğit tarafından yere serildiğini gören düşman askerleri kalabalık hâlinde bir anda bu kahramana saldırdılar. Mukavemet göstermeye fırsat bile bulamayan ve o sıralarda henüz otuzlu yaşların başında olan cengâver sahabi şehadet arzusuna kavuştu. Onun şehadetinden sonra Müslümanlar son bir hamleyle büyük bir zafer elde ettiler.

İmanı uğruna düşmanın arasına korkusuzca dalan bu cesur sahabinin adı Berâ b. Mâlik’tir. Küçük yaşlarda Müslüman olan Berâ, kendisinden iki yaş küçük olan Enes b. Mâlik’in öz ağabeyidir. (İbn Sa‘d, et-Tabakât, 4/329) Annesi Ümmü Süleym, ensardan Ebu Talha ile evleninceye kadar Berâ annesiyle beraber yaşamıştır. Nikâhın ardından henüz 12-13 yaşlarında suffeye yerleşmiştir.

Bedir Savaşı için hazırlık yapılıp yola çıkıldığı sırada Berâ 14, yaşındaydı. Resulüllah’a gelip savaşa katılabilmek için müsaade istemişti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) orduya dâhil olabilmek için 15 yaş sınırı koymuştu. Yaşı tutmadığından izin çıkmayan Berâ gözyaşlarına boğulmuş, üzülerek geri dönmek zorunda kalmıştı. Aradan geçen bir yılın sonunda Berâ artık 15 yaşındaydı ve Uhud Savaşı hazırlıklarının yapıldığı sırada İslam ordusuna katılabildi.

Hz. Ebubekir (r.a.) döneminde, Hâlid b. Velîd (r.a.) kumandasındaki İslam ordusu peygamberlik iddiasında bulunan ve dönemin fitne hareketlerinin müsebbibi Müseylimetü’l-kezzâb ile savaşmak üzere Yemâme’ye gönderildi. Müseylimetü’l-kezzâb 40.000 kişilik bir orduyla Müslümanları Yemâme’de karşıladı. Hâlid b. Velîd bu muharebede çevik ve iyi bir savaşçı olması, gözünü budaktan esirgemeyen karakteri sebebiyle Berâ’yı öncü kuvvetlerin başına tayin etti. Savaş esnasında İslam ordusunun düşman karşısında dağılmak üzere olduğu anlar da yaşandı. Bu durumu gören Hâlid b. Velîd, Berâ’dan dağılan orduyu toparlamasını istedi. O da bir ok gibi fırlayarak ön saflara koştu. Düşman karşısında gerileyen İslam ordusuna döndü ve mücadelenin seyrini değiştiren şu motive edici sözleri haykırdı: “Ey Medineliler! Hiçbiriniz Medine’ye dönmeyi düşünmesin. Bugün, artık sizin için Medine diye bir yer yoktur. Orada sahip olduğunuz her şeyi yok farz edin. Sadece tek olan Allah’ın rızası vardır, bir de cennet...” (İbn Sa‘d, et-Tabakât, 4/330) Sözü biter bitmez de düşmana saldırdı. Bu hitapla irkilip kendine gelen İslam askerleri, Berâ’nın bu hâlini görünce büyük bir azimle tekrar düşman üzerine yürüdüler. Beklenmedik taarruz karşısında bozguna uğrayan düşman ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Daha sonraları “Hadîkatü’l-mevt” olarak adlandırılacak olan kalesine sığınıp kapıları da sımsıkı kapattırdı. Her açıdan tahkim edilmiş, mevzileri oldukça sağlam bu kaleye hiçbir yerden girme imkânı bulunmadığından çözüm adına Berâ’nın aklına bir fikir geldi. Arkadaşlarına “Beni bir kalkanın üzerine koyun. Mızraklarınızla kaldırıp bahçeye fırlatın. Ya şehit olurum ya da kapıyı size açarım.” dedi. Oldukça tehlike arz eden bu plan sahabenin hoşuna gitmese de onun dediği yapıldı. Böylece mızraklar ucunda Berâ havaya kaldırılıp bir kalkan içinde içeriye fırlatıldı. Kaleye girdikten sonra da etrafını kuşatan düşman askerleriyle tek başına çetin bir mücadeleye tutuştu. Kale kapısını açmaya odaklanan kahraman sahabi, düşmanla çarpışa çarpışa nihayet kale kapısına ulaşabildi. Kapıyı açarak İslam ordusunun girmesini sağladı. Ancak bu arada çok sayıda yara aldı. Enes’in ifadesine göre o gün Berâ’nın üzerinde seksenden fazla ok ve kılıç yarası bulunuyordu. Tedavisi bir aydan fazla sürdü ve Hâlid b. Velîd onun tedavisiyle bizzat ilgilendi (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 106).

Berâ’nın en büyük korkusu, ecelin onu savaş meydanında değil de yatağında yakalama ihtimaliydi. Bu endişesini yaptığı şu duadan anlayabiliriz: “Allah’ım, ne olur ölüm beni yatağımda yakalamasın! Beni yatağımda ölüme teslim etme!” Belki de bu sebeple yine cesaretiyle maruf bir mücadele kahramanı olan Hz. Hâlid b. Velîd’in yanından hiç ayrılmazdı. Berâ yine bir gün kardeşi Enes’e “Çok korkuyorum Enes! Bir bilsen… Yatağımda ölmekten, şehit olmadan canımı vermekten o kadar korkuyorum ki… Ama… Şu zamana kadar yüzlerce düşmanla karşılaşıp savaştım. Her defasında galip geldim. İnanıyorum ki Rabbim bunca mücadelede beni öldürmeyip yaşattıysa beni mahrum etmeyecek, büyük bir mükâfatla ödüllendirecektir. Bu benim rızkım olan şehadettir. Önünde sonunda o rızık beni muhakkak bulacaktır.” (İbn Sa‘d, et-Tabakât, 4/331).

Şehadet arzusuna Tüster’de ulaşan şecaat timsali Berâ, Resulüllah’tan yalnızca bir rivayette bulunabilmiştir. Buna göre Berâ şöyle der: “Bir gün Resulüllah, hutbe irat etmek üzere minbere çıktı. O gün Allah Resulü’nün üzerinde sıra dışı bir hâl vardı. Hutbede o kadar yüksek sesle konuşuyordu ki biz daha evvel onu bu şekilde hiç görmemiştik. O gün Resulüllah şöyle buyurmuştu: ‘Ey diliyle ikrar edip kalbine iman girmeyenler! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız! Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.’ Ne zaman sonra anladık ki Resulüllah söylediklerinin uzaktan duyulmasını istediğinden sesinin tonunu artırarak konuşmuş. Böylelikle evlerinde bulunan hanım sahabiler dahi onun söylediklerini kolaylıkla dinleyebilmişler.” (Tirmizî, “Birr”, 82)