Makale

SELÇUKLU’NUN PARLATTIĞI YILDIZ: İSFAHAN

SELÇUKLU’NUN PARLATTIĞI YILDIZ:
İSFAHAN
F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi

Ortadoğu’da İngilizler ve Fransızlar tarafından çizilmeyen tek sınır çizgisinin bir tarafında biz diğer tarafında komşumuz İran. Tarih boyunca bu topraklarda hüküm süren devletlere başkentlik eden şehirler arasında en göz alıcısı İsfahan: Nısf-ı cihan.

İran’ın orta batı kısmında, etrafı dağlarla çevrili yüksek ve genişçe bir yaylada Zâyenderûd nehrinin sol yakasında kurulmuş İsfahan. M.Ö. 3000 yıllarından itibaren varlık gösteren ilkçağ medeniyetlerinden Elamlıların önemli şehirlerinden olduğu biliniyor. Farisiler M.Ö. VII. asırdan itibaren geliyor İsfahan’a. 226’da kurulan Sasaniler ise bölgede güçlü bir imparatorluk olarak uzun zaman hüküm sürüyor ve İslam fetihleriyle tarih sahnesinden siliniyor.

Şehir ve havalisi Hz. Ömer (r.a.) döneminde Nihavend Savaşı’nın ardından sahabe kumandanlarca fethedilip İslam toprağı olur (644). Üç asır Arap yönetiminde kalan İsfahan Tuğrul Bey zamanında Selçuklu Türk hakimiyetine girer. Sultan Melikşah döneminde başkent seçildikten sonra (1072) yıldızı parlar İsfahan’ın. İki buçuk asır boyunca bölgenin en mamur ve müreffeh şehri, ilim ve kültür merkezi olur.

Moğol istilasıyla değişen dengeler sonrasında İsfahan İlhanlı, Timurlu ve Akkoyunlu Devleti hakimiyetine girer. XVI. yüzyılda Şah İsmail tarafından ele geçirilir ve Safevi toprağı olur (1505). Osmanlıyla yaptıkları savaşlarda aldıkları yenilgiler ve başkentleri Tebriz’in ele geçmesi Safevileri daha güvenli bir merkez arayışına iter. Safevi Şahı I. Abbas döneminde başkent olan İsfahan’ın Selçuklulardan sonra sönen yıldızı yeniden parlayacak ve altın çağını yaşayacaktır.

İslam şehri olmadan önce nüfusunun ekserisi Ârî-Zerdüştî olmakla birlikte İsfahan’ın Yahudiyye bölgesinde Buhtunnasr devrinde buraya göç eden Yahudiler yaşamaktaydı. Fetihten sonra şehre Müslüman Arap nüfus yerleşmiş, Selçuklu, İlhanlı ve Timurlular dönemlerinde Şii nüfus varlık gösterse de Sünni nüfus daima ağırlıklı olmuş. İsfahan’da Şii nüfus Akkoyunlu ve Safevi dönemlerinde giderek artmış ve güçler dengesi I. Şah Abbas zamanında Şiiler lehine değişmiştir. Aynı dönemde Azerbaycan’dan Ermenilerin getirilip iskân edilmesiyle İsfahan pek çok dinî unsurun birlikte yaşadığı bir şehir hâline gelmiştir.

İsfahan, iklimi, Zâyenderûd nehrinin suladığı verimli toprakları sayesinde her dönemde tarımsal ürünlerinin bolluğu ve çeşitliliğiyle, bu ürünleri uzak memleketlere taşıyan tacirleri, usta sanatkârları ile nam salmış zengin bir şehirdir. Tarihine bakıldığında başkent olduğu iki dönemde, Selçuklu ve Safevi dönemlerinde ilimde, kültürde, mimaride, sanatta ve ticarette zirvede olduğu görülür İsfahan’ın.

İsfahan, Büyük Selçuklu Devleti’nin yönetim merkezi olunca bölgede önem kazanmıştır. Melikşah şehir içinde ve civarında imar çalışmaları başlatmış; kenti camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, saraylarla donatmıştır. Selçuklu devrinin en önemli eseri İsfahan Cuma Camii’dir (1080). Tuğladan yapılan bu güzel mabedin mihrap önündeki büyük ve yüksek kubbesi Nizamülmülk tarafından Melikşah adına, avlunun kuzeyinde yer alan diğer kubbeli bölüm ise Melikşah’ın emriyle, eşi Terken Hatun adına yaptırılmıştır. Kubbeleri, zarif minareleri, mihrap ve minberi, çinilerle bezeli dört eyvanlı avlusuyla bu harikulade eser 1122’de Bâtıniler tarafından yakılarak tahrip edildiği sırada sanatsal değeri yüksek 500 Mushaf-ı Şerif kül olmuştur. Yeniden inşa edilen ve İsfahan el değiştirdikçe yapılan ilave ve tadilatlarla İsfahan tarihini de gözler önüne seren Cuma Camii 2012’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiştir.

Nizamülmülk, meşhur Bağdat Nizamiye Medresesi ile aynı tarihlerde İsfahan Cuma Camii’nin yanına İsfahan Nizamiye Medresesi’ni yaptırır. Gaye, hem devletin ihtiyaç duyduğu görevlileri yetiştirmek hem de İslam dünyasında çatışma ve düşmanlık oluşturan Şii propagandasına karşılık ehl-i sünnet akidesini güçlendirmektir. Şehirde sultanların ve devlet adamlarının yaptırdığı diğer medreselerin de İslam ilim kültür hayatına katkısı büyük olmuş, tarih boyunca farklı ilim dallarında İsfahanî nisbesini taşıyan pek çok âlim yetişmiştir. Nişaburlu âlim, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam’ın da Melikşah’ın davetiyle İsfahan’a gelip bir rasathane kurduğu ve burada 18 yıl çalışarak hâlihazırda kullanılan Gregorien takvimine göre daha hassas ve dakik Celâli takvimini hazırladığı bilinmektedir (1079).

Selçuklu Sultanı Melikşah ve büyük vezir Nizamülmülk’ün türbeleri de yönettikleri devletin merkez şehrinde, İsfahan’da bulunmaktadır.

İsfahan’ın altın çağı

Safevi Şahı I. Abbas başkenti Tebriz’den İsfahan’a naklettikten sonra (1597), İsfahan’ı doğunun en bayındır şehirlerinden biri hâline getirir. Evvela surları yenileyen Şah, sonrasında yapımı 14 yıl süren ve o gün İsfahan’ın kalbi olduğu gibi bugün dahi sosyal hayatın merkezi olan Şah Meydanı’nı (Meydan-ı Nakş-ı Cihan) yaptırır (1611). Dört bir tarafına abide eserler inşa edilen dikdörtgen şeklindeki meydanın etrafı çarşı olarak kullanılan iki katlı kemerli yapılarla çevrilir. Meydanın güneyinde bir tespihin imamesi gibi duran Mescid-i Şah mavi çinilerle bezenmiş yüksek giriş kapısı, şahane turkuaz kubbesi, ahşap şerefeli çinili minareleri, dört eyvanlı avlusu ile bir başyapıttır. Mükemmel akustiğe sahip iç mekânı dâhil tüm mimari unsurları bitkisel motifler ve hatlarla tezyin edilen bu mescit, mavinin her tonunun kullanıldığı bir çini müzesi gibidir.

Nakş-ı Cihan Meydanı’nın batısında Âlî Kapu Sarayı yer alır. Altı katlı sarayın üçüncü katı Şah’ın meydanda yapılan törenleri, yarışları ve çevgan gibi oyunları izlemesi için tasarlanmış bir teras niteliğindedir. On sekiz ahşap sütunla taşınan tavanı harikulade ahşap işlemelerle süslü bu seyir terası Şeyh Lutfullah Camii manzaralıdır. Şah Mescidi’nden daha küçük ve sade olmakla birlikte muhteşem kubbesi ve çinilerle kaplı harimiyle eşsiz güzelliktedir. Meydanın kuzeyi ise Kayseriyye Kapalı Çarşısı’nın ihtişamlı giriş kapısıyla taçlanır. İran’ın bu en meşhur çarşısı içinde dükkanların yanı sıra esnafın kullanımı için mescitler, hamamlar ve bimaristan bulunmaktadır. Bu mamur çarşılar eskiden beri İpek Yolu üzerinde önemli bir nokta olan İsfahan’ın ticari hayatının Şah Abbas döneminde daha da canlandığının bir işaretidir. Bugün Pekin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyada ikinci büyük meydan olan Nakş-ı Cihan Meydanı kendisini çevreleyen eserlerle birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindedir.

Şah Meydanı’na batı taraftan bağlanan meşhur Çehârbağ Yolu şehir planının bir parçası olarak tasarlanmıştır. İki yanında etrafı çınarla çevrili, içlerinde köşkler ve konaklar bulunan muhteşem bağlar, bahçeler yer alır. Şah Abbas nevruz zamanı bu bağlara gider ve bahar bayramını orada karşılarmış. Şah Abbas’ın kumandanı Allahverdi Han tarafından yaptırılan Siyûse Köprüsü de bu yol üzerindedir. Otuz üç kemerli ve çift katlı uzun taş köprü Zâyenderud nehri üzerindeki köprülerin en şöhretlisi ve İsfahan’ın simgesidir. Şah II. Abbas zamanında yapılan Khaju Köprüsü ise nehri ve şehri süsleyen alımlı köprülerden bir diğeridir.

Meydanla irtibatlı yapılar içinde Çehelsütun (40 Sütun) Sarayı, Şah II. Abbas döneminin en ihtişamlı yapısıdır. Yirmi ahşap sütunlu bir kapı ile muazzam bir bahçeye açılır. Saray, ismini önündeki büyük havuza düşen akisle sayısı kırk olan sütunlarından almış. Ahşap sütunlara asılı ahşap tavan sanki ipek halılar serilmiş gibi işlenmiş, giriş kapısı aynalarla, mermer duvarları şahane minyatürlerle, tavanlar çiçekli desenlerle bezenmiş. Minyatürler arasında Osmanlıyla yapılan Çaldıran Savaşı’nın resmedildiği bir minyatür de bulunuyor.

İsfahan’ın en güzel yapılarından biri de Heştbeheşt (Sekiz Cennet) Bağı içinde yer alan Heştbeheşt Sarayı’dır. Daha nice mescit, medrese, türbe, kervansaray, hamam ve köprüleri, ipek halı dokumacılığıyla ve mücevher işçiliğiyle ünlü çarşılarıyla, yemyeşil bağlarıyla İsfahan XVII. yüzyılda İran’ın en büyük ve en gözde şehridir. Bu dönem çok sayıda şair, edip, musikişinas ve ilim adamının da yetiştiği, edebiyatta “sebk-i İsfahânî” akımının, musikide “İsfahan” ve “İsfahanek” makamlarının doğduğu bereketli bir dönemdir. Meşhur “İsfahan nısf-ı cihan” (İsfahan dünyanın yarısı), “İsfahan nakş-ı cihan” (İsfahan dünyanın süsü) ve “Hulâsa-yı mülk-i İran” (İran ülkesinin özü) tabirleri ilk kez XVII. yüzyılda kullanılmıştır.

Edebiyatımızda İstanbul ve Bağdat’la birlikte adı en sık geçen şehirlerden biridir İsfahan. İslam medeniyetinin zevkini, asaletini asırlar öncesinden günümüze taşıyan bu renkli kent her dönemde seyyahların merakını celbeden doğunun masalsı diyarlarından biri olmuştur. Ne var ki son yüzyıllarda talihi yaver gitmez İsfahan’ın. İlk olarak Safevilerin Afganlılara yenilmesiyle (1722) yağmalanan şehir, peşi sıra gelen işgallerle harap olur. İki dünya savaşından da payını alır, Ruslar ve İngilizler tarafından işgal edilir. Son darbe İran ile Irak savaşı sırasında gelir. Tarih boyunca coğrafi ve ticari konumu, bereketli toprakları, yönetim merkezi oluşu onun işgal edilip yağmalanmasına sebep olmuştur ancak aynı sebepler çabucak toparlanmasını da mümkün kılmıştır. Son kırk yılda savaşın izlerinden kurtulan İsfahan bugün İran’ın üçüncü büyük şehridir. İran mimarisinin en gözde eserleri, geleneksel sanatlarda, dokumacılıkta ve kuyumculukta zirve hünerveranıyla dikkatleri üzerine çektiği kadar önemli sanayi tesisleri ve üniversiteleriyle de canlı bir kültür ve ticaret şehridir.