Makale

BARIŞIN KENDİNİZLE

BARIŞIN KENDİNİZLE

Çağatay Yasin KARABOĞA

Çok zor zamanlardayız, çevremizdeki her bir bireyin dertleri var, dar gelirli insanların koşulları çok daha zorlaştı, varlıklı insanlar dahi varlıklarından fayda göremiyor, evdeki çocuk, köşedeki esnaf, büyük fabrikalar, holdingler, köşe başını tutan kediler ve köpekler bile dertli. Zor zamanlardayız. Neden böyle oldu? Hiç düşündünüz mü? Dünyada ekonomik bunalımların aralıkları çok kısaldı farkında mısınız? Ruhsal sorunlar giderek artıyor. Neden? Tam da bu dönemde ideallerin, sürtüşmelerin yani kısaca günlük hayatta bizi sıkan şeylerin bir önemi yok değil mi? Önümüzde daha büyük bir musibet var çünkü! Hem de bizi ne zaman terk edip gideceğini bilmediğimiz herkesi evlere hapseden, korku salan bir derdimiz var… Sakin olun! Bu da geçecek. Ama bu dönemde lütfen düşünün!

“İşler yine tersine gidiyor, artık her şey ve herkes üzerime geliyor, zaten bu sıkıntılar yakamı hiç bırakmadı. Geldi mi üst üste geliyor. İsteklerim gerçekleşmiyor, mutsuz hissediyorum!” Ne de çok kurduk bu cümleleri. Kurdukça kara bulutları topladık başımıza, kendisini bir sarmala dönüştüren bu olumsuz düşüncelerin kocaman bir yumak ettiği negatif enerji, vücudumuza kısa devreler yaptırdı. Ağrılarımız arttı mesela. Kaygı düzeyimizi yükseltti. Düne kadar zapt edebildiğiniz düşünceler bu ruhsal ortamda daha kötüsünü çağırmaya başladı.

Zor şartlarda büyümüş olabiliriz. İmkânsızlıklar peşimizi bırakmamış, okuyamamış ya da istediğimiz okulda eğitim görememiş olabiliriz. Bir işimiz olmayabilir veya çalıştığımız işten, ortamdan hoşlanmayabiliriz, kariyer hedefimiz olmayabilir ya da var olup o hedefe hiç ulaşamayabiliriz… Tüm bu olumsuz gördüğümüz durumlar çoğaltılabilir.

Peki, bir soru sormama izin verin lütfen: Sizi bunaltan tüm bu durumlar sizin kaygı düzeyinizi, stresinizi ve korkularınızı arttırarak çözebileceğiniz şeyler mi? Ya da bir başka açıdan yaklaşırsak, bizim dışımızda gelişen tüm bu durumları zihnimizi yıpratarak aşmamız ne kadar olası?

Yaşadığımız tüm sıkıntılar bizim sınavımız, olamaz mı mesela?

Peki, olayların üst üste gelmesinin sebebi kişinin o negatif durumdan kendini çıkaramaması olabilir mi? Kuantum fiziğine göre bu psikolojiden uzaklaşmayan bir insan benzer olayları çekmeye devam ediyor. Bu anlayışa göre kişi endişeye odaklandıkça durum kötüleşiyor. Bir döngü hâline gelen olumsuz düşünce ve buna bağlı durumlar yaşanacak şeyleri de kendine benzetmeye başlıyor.

Hiç düşündünüz mü neden dünya sürekli hız peşinde koşuyor? Yeni teknolojilerden beklentimiz hep daha fazla hız.
Tamam, zaman çok değerli ama etrafımızda her şeyin bu kadar hızlı değiştiği, aktığı bir ortamda yaşadığımız hangi anın kalitesi arttı? Neden özlemlerimiz hep geçmişe ait?

Günümüzde otomobiller, telefonlar, bilgisayarlar, internet çok hızlı. Hızlı olan sadece bunlar mı? Toplantılar, görüşmeler, iletişim, yemekler ve ilişkiler…

Birçoğumuz bir yerde iken aynı anda anlık düşüncelerle bir başka yerde olmayı, orada iken ise daha başka bir yerde ya da kişi ile olmayı istiyoruz. Birçok şey yetmez oluyor. Tatmin duygusu anlık değişimler gösteriyor. Arzularımız hiç bitmiyor, birine daha ulaşmadan başka istekler çoktan sıradaki yerini almış zihnimizi sıkıştırıyor. Ama ne yazık ki maddenin insanı mutlu kılacağını düşünenler içinde bile sadece küçük bir azınlık kısa süreli bir tatmin anı yaşıyor.

Bazılarımız geçinmeye çalışırken kimimiz geleceğini umduğumuz günler için birikim yapmaya çalışıyor. Biriktirerek, istifleyerek geleceğinden emin olmadığımız zamanı bugün pahasına beklemek ne de garip!

Bu hız ve mutluluğu sahip olmaya bağladığımız hedefler; fark etmesek ve neticelerini başka şeylere bağlasak da sağlık sorunlarımızın nedeni olabilir mi?

O kadar düşünce, beklenti ve istek tıpkı dalgalı bir denizde yüzmeye çalışmak gibi bedenimizi de ruhumuzu da yoruyor. Oysa yüzmek için çoğunlukla özlem duyduğumuz sütliman bir denizdir.

Hepimizin zaman zaman söyleyegeldiği ruhum daraldı, ruhum kaldırmıyor, ruhum yoruldu sözleri başka nasıl yorumlanabilir?

Bu noktada, insan ruhunu ve onun içine konduğu bedenden beklentilerini anlatan bir hikâyeyi sizinle paylaşmak isterim:

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve beklemeye başlıyorlar. Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve yolun sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına ulaşıyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?” Yaşlı rehberin cevabı; “Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik…”

Etkileyici öyle değil mi? Ruhu yormak sorunları beraberinde getiriyor. Onu zayıflatmak değerlerimizi, yaratılmışların en mükemmeli olan insanın üstün özelliklerini törpülüyor.

Lütfen artık yavaşlayın hatta bir süre durun, beyninizi özgür bırakın. Ruhunuzu güçlendirin, derin derin nefes alın ve şükrünüzü arttırın.

Sorun diye kabul ettiğiniz her şeyi bırakın. Bırakın sürekli bir şeyleri düşünmeyi, istemeyi, canınızı sıkan her şeyi ve herkesi bir an unutun! Asıl sahip olduğunuz şey ruhunuz. Onu artık zorlamayın. Beyninizi yoran ne varsa; kaygılar, korkular, umutsuzluklar, mutsuzluklar tüm bunları hem de hepsini zayıflatın. Nasıl mı yapacaksınız? Onları beslemeyin. Onlarla savaşması için güzel hislerinizi büyütün içinizde. Mesela sahip olduklarınızı düşünün. Tatmin denen şeyin anlık olduğunu, nefes alabilmenin mucizesini düşünün, erdemli davranışların insana ne iyi geldiğini ve içimizi ne çok rahatlattığını.

Unutmayın istediğiniz her şey değil, sizin için iyi olan şey mutluluk verecektir size.

Her şeyin sonu olan bir mucize olduğunu hissedin. Sizi mutlu kılan anları düşünün, mesela çocukluk günlerinizi. Çocukken sahip olduğunuz az şeyin sizi ne kadar mutlu ettiğini düşünün. Arkası yenilmiş, ele sığmayacak kadar küçüldüğünde dahi bir çubuğa takıp yine de kullanmaya devam ettiğiniz kalemi mesela, salçalı ve reçelli bayat ekmeklerin damağınızda bıraktığı lezzeti, bayramda alınan ve üzerinize bol gelen o elbisenin ve ayakkabının verdiği hazzı düşünün, aile ile oturulan kahvaltı sofralarını, bayramları düşünün.

Sizi mutlu eden zamanlardaki şartları ve mutlu olmak için sahip olmaya bağladığınız şeyleri düşünün sonra.

Unutmayın mutluluk bir farkındalık işidir!

Çevremizdeki her şey farkında olmasak da birçok sinyal gönderiyor beynimize. Çoğunlukla insan zihni akıllı telefonlarda, televizyonda ya da bir mecmuada kendisinin sahip olmadığı yaşamları, eşyaları kodluyor. Bu dayatılanlar insanın zihnini türlü sorularla kemirmeye başlıyor sonra. Ancak, yaşamı, insanın dünyada bulunma nedenini ve kaçınılmaz sonu idrak eden ve şükür penceresi açık olan kalpler bu mücadeleden galip çıkıyorlar hem de hiç zorlanmadan.

Kendinizi iyi tanıyın ve değiştirin onu, dost edin size. İçeride ne varsa dışarıda yansıyan da odur!

Özdemir Asaf’ın ifadesiyle;

“Dün sabaha karşı kendimle konuştum.

Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.

Yokuşun başında bir düşman vardı.

Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.”

Öyle değil midir? Bizi bizden daha fazla kim engeller, üzer, ruhuna eziyet eden, doğruyu bile bile yapmayan kimdir kendinden başka?

Bırakın olmayacak şeylerle mücadele etmeyi. Yaşam öyle kısa ki onu da irademiz dışında gelişen şeyleri isteyerek, bekleyerek ve neden olmuyor diye hayıflanarak heba etmeyin. Unutmayın yaşadığımız her şey iyileşmemiz içindir. Kendinizi tanıyın, şartlarınızla barışın, hayatı özümseyin. Paylaşın, daha fazla gülümseyin, aldığınız nefesi son nefesinizmiş gibi çekin içinize, yardım edin, el verin, kendinizi sevin, yaratılan her şeyin mükemmelliğini hissedin. Dokunduğunuz her şeyin canlı olduğunu, bir ruhu olduğunu, şefkatli olmanın erdemini idrak edin. Sahip olduğunuz şeyler için müteşekkir olun. Affedin, barış imzalayın herkesle, bırakın faydası olmayan şeylerle çekişmeyi. Anda kalın, kaygılarınızı bırakın bir tarafa, şanssızlıktan yakınmayı, kötüyü çağırmayı, olumsuzluklar yaymayı bırakın. Teslim etmeyin ruhunuzu tüm bu kötü duygulara, koşturmayın onu oradan oraya. Faydalı işler yapın. Teslim makamı tektir bunu asla unutmayın.

“(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” (Ankebut, 29/64.) Bu ayeti özümseyin!

Sürekli bir şeylerin peşinde koşmayı, eşyayı aramayı bırakın. Ona ulaşmaya bağladığınız mutluluğun ve huzurun kalıcı olmayacağını anlayın artık.

Bakın Şair yine ne diyor?

“Baharda kışı, kışın da baharı özler insan.

Ne uzaksa onu özler…

Kavuşmak şart mı?

Boşver!

Bazı şeyler yokken güzel.”

Uyanın artık, açın gözlerinizi! Her şeyin tam da istediğiniz gibi olduğunu düşünün, şükredin, derin bir nefes çekin içinize, yavaşça verirken dışarı, gülümseyin ve barışın kendinizle!