Makale

Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU: “Oruç bizi merhametli bir insan yapıyor.”

Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU:
“Oruç bizi merhametli bir insan yapıyor.”

Söyleşi

Doç. Dr. Öncel DEMİRDAŞ

Orucun önemi nedir?

Oruç kelimesi Farsçada rûze kelimesinden türetilmiştir. Rûze! Manası günlük! Bu anlama geliyor. Türkler oruca rûze derken zamanla bu ifade “urûze” olmuş, zamanla urûze’nin “e”si kalkmış “urûz” olmuş. Derken urûz, urûç olmuş. Urûç da “oruç” olmuş. Yani oruç kelimesi dört beş defa değişim geçirmiş.

Orucun maddi manevi pek çok faydası var. Burada kısaca bir hatıramı anlatayım: Ramazan ayının birinci gününde bizim Ankara İlahiyat Fakültesinin talebelerine Amerika’da bir üniversitede uzmanlığını tamamlamış Murat isminde bir doktor geldi. Yanılmıyorsam İbni Sina’da görevliydi. Bir deney yapacaktı. Ramazan ayında bütün İlahiyat Fakültesi öğrencileri oruç tutar. Yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubu toparladık. Murat Bey Ramazan’ın birinci günü geldi, öğrencilerden kan aldı. Şeker lipit kolesterol vs. üzerinden bir ölçüm yaptı. Sordum kendisine, durum nasıl, diye; “Durum berbat! Hepsi kilolu, kolesterol bol, şu bol bu bol sıkıntılı. Hepsi hasta. En hafifinde bile bir şeyler var.” dedi.

Ramazanın 15’inde geldi. Yine aynı talebelerden 5-10 cc’lik kan aldı. Yine ölçüm yaptı. “Değerlerde biraz azalma var.” dedi. Yani iyiye gidiş Ramazan’ın 15’inde hemen kendini belli etmişti. 30 gün sonunda, tekrar geldi bir daha kan aldı. Ondan sonra durum nedir diye sorduğumda bana; “İdeal kan değerlerine çok yaklaştık ve bu iyi bir gösterge.” dedi. Dikkat edin! Burada bir şey var. Tam yüzde yüz ideal değil! İdeale çok yaklaşma var. İdeale ulaşmak 40 gündür.

Hz. Musa’nın (a.s.) Tur dağında kaldığı 40 gün. Aslında 30 gündü. Allah (c.c.) “Sonradan 10 ekledik” diyor, ayette... Temelde 30 gün, 10 gün sonradan eklenme. Otuz günde tam o dönüşümü tamamlayamayanlar için ne yapıyoruz? “Şevval ayından da 6 gün oruç tutun.” diyor Peygamberimiz (s.a.s.)… Pazartesi ve perşembe oruçlarını tutunca da 40’a tamamlamış oluyor. Yani biyofizyolojik bir yenilenme ve dönüşüm insanın beden yapısı için en fazla 40 gün. Nitekim sufilerin halvet/çile uygulamaları da buna uygun olarak 40 gündür. Uygulamayı ciddi yaparsanız 40 günde sonuç alıyorsunuz. 40 bu yüzden hikmet gereği bu tür ibadet uygulamalarında karizmatik bir rakamdır. Mesela sünnetleriyle beraber her gün toplamda 40 rekât namaz kılıyoruz. Ayrıca malımızın kırkta birini zekât olarak veriyoruz.

Ruha göre de aynı şekilde 40’lı bir yapılanma söz konusu. Psiko-terapik olarak “Bir insana 40 gün deli deseniz, deli olur.” atasözünün önemli bir anlam ifade ettiğini de burada hatırlamak gerek. Bu da ilginç bir şey. Tasavvuftaki “ricâl hiyerarşisi”ndeki “kırklar” grubu da farklı bir veli tipolojisine işaret eder. Anne karnındaki embriyolojik gelişimimizin 40’ar günlük üç fazlı bir süreçten sonra ruhumuzun bedenimize nefh olunması/üfürülmesi ve ilave olarak 40’ar günlük yedi fazlı bir proses sonucu dünyaya gelmemiz de oldukça dikkat çeker.

Yani orucun hem ruh sağlığı hem beden sağlığı üzerinde etkisi var diyebilir miyiz?

“Ten dürüst, tin dürüst” (beden sağlam, ruh sağlam) kuralına göre insanın teni sağlam, düzgün dengeli olursa bu onun ruh yapısını da etkiler. Mesela obez birisi aşırı kiloları yüzünden nefes almakta zorluk çekiyor, daralmış, bunalmış, sigara içiyor, öksürüyor tıksırıyor vs. Bu insanın sürekli bedensel acı çekmesi onun kafasını, kalbini huzurlu ve sakin kılar mı? Beynin ve kalbin sükûnetsizliği/huzursuzluğu ruhun da sarsılmasına sükûnetsizliğine, iç depremlere yol açar. Onun için beden terbiye görür dengeyi bulur, nefis de terbiye görür, dengesini bulur. Ruhun terbiyeye ihtiyacı yok zaten terbiyeli gelmiş. 99 esma ona yüklenmiş. Ancak ruh bu dünyada kirleniyor. Kur’an’a sarılıp ibadetlere yapışarak kirlenmemesine çalışıyoruz. Nefsin geldiği yer temiz değil ilkel benlik emmâre ve hayvani temele dayanıyor. Ruhun geldiği yer temiz. Allah’tan (c.c.) geldi çünkü! Ve nefsimiz de fıtrat-ı sânîmiz ikinci fıtratımız ikisi bu bedende (kalpte) beraberlik içinde sükûneti, dengeyi bulması lazım; namaz ve oruç işte bu denge için gereklidir.

İnsanın, özünden uzaklaştıkça kendine yabancılaşması söz konusu. Bu hususta Franz Kafka’nın “Dönüşüm” adlı eserini hatırlamak gerek. Orada egzistansiyel bir problem olarak yabancılaşma/alienation kurgusu yapılıyor. Batılı olmasına rağmen Kafka, bizim tasavvuftaki özümüze yabancılaşmak konusunu, özümüzden ayrı kalmak şeklinde ortaya çıkan en büyük varoluşsal çileyi fark etmesi ve bunu böceğe dönüşen insan üzerinden anlatması câlib-i dikkattir. Hz. Mevlana (k.s.) 26.800 beyitlik mesnevisinin hemen birinci satırında bu yabancılaşmaya işaret ediyor:

Bişnev in ney çün hikâyet mîküned

Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

“Dinle neyi! Çünkü o, ayrılıklardan (yabancılaşmadan) şikâyeti anlatıyor.”

Hz. Mevlana (k.s.) diyor ki: neyi yani insan-ı kâmili dinle. Onun en büyük derdi ne? Özünden kopmuş olmak, özüne yabancılaşmak. Oraların yani özünün hasretini çekiyor insan-ı kâmil, O’nun hasretiyle yanıyor. Modern insanda işte bu özünden kopmuşluk farkındalığı yok. Olsa onda özüne dönme faaliyeti başlar. Modern insanda özüne dönme faaliyeti yok! Bilakis daha çok savrulma var. Ahlaksızlık resmen dünyada savunulur hâle geldi. Ahlaksızlığa karşı çıkanlar da yerilir oldu. Tam bir dekadans yaşanıyor maalesef…

Oruç bu yönümüzü mü terbiye ediyor?

Evet, terbiye, bizi bize getiriyor. Oruçtaki, gündüz şehvetlerimizi kontrol etmemiz, az yemekle bedeni semirtmemiz çok önemli… Oruç ciddi bir otokontrol faaliyeti ve tecrübesidir. Oruçla Allah’ın (c.c.) karşısında acizliğimizi biliyoruz. Fakiri, yoksulu fark ediyoruz. Farkındaysanız insanlarla açlıkta daha eşit oluyoruz. Açlık, oruç bizi daha bir insan yapıyor. Fakirin evindeki yemekle benim evimdeki yemek farklı. Ama bu, ramazan ayında eşit hâle geliyor. Açlığı o da ben de yaşıyoruz arada sosyo-empati gerçekleşiyor. Fakirin hâlini anlıyorum. Çilesinden haberdar oluyorum. Ve sonuçta toplumsal bazda içtimai bir tevhit ortaya çıkıyor. Ve orucun bunun gibi pek çok açılımları var.

Oruçla merhametin nasıl bir ilişkisi var Hocam?

Efendim, oruç tutarken orucumu Allah (c.c.) biliyor bir de ben biliyorum. Orucumu istersem bozarım kimse bilemez, tutarım yine kimse bilemez. Sadece Allah (c.c.) bilir. Orucu tutturan bendeki samimiyet. Biliyorum ki Allah (c.c.) beni görüyor. Onun için yediğime içtiğime dikkat ediyorum, ayrıca sosyal davranış olarak kimsenin kalbini kırmıyorum, oruçluyum diyorum. Kimseyle kavga etmiyorum. Hem ihlaslıyım, hem de oto-kontrolüm en üst seviyede.

Bir hadiste, “Oruçluyken size biri gelip kavga ederse, ona; “Ben tam oruçluyum! deyin, karşılık vermeyin.” buyruluyor. Furkan suresinin 63. ayetinde de bir fazilet olarak aynı vurgu yapılır: “Rahmanın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm!’ der (geçer)ler.” Yani cedelleşmez onunla… Ve bu da merhamet doğurur. Hakkın olduğu hâlde, cevap vermezsen bu sendeki rahmeti geliştirir. Merhameti geliştirir. İşte oruç da kavgaya kavgayla karşılık vermemek suretiyle, insanı merhamet referanslı olarak dönüştürür. Yani oruç bizi medeni yapar, vahşilikten korur. Oruç üzerinden merhamet medeniyeti üretiyoruz. Tarih boyunca da üretmişiz zaten… İslam medeniyeti tamamen merhamet üzerine bina edilmiştir.

Orucun medeniyet oluşturma ve toplumsal kaliteye değer katma konusunda etkileri nelerdir?

Evet, istemediğin bir şeye kendini, iradeni zorlayarak itaat etmek. Medeniyet açılımı olarak bir kural konmuş, ancak o kuralla şekillenmek nefse ağır geliyor. Ama o kural toplumda düzeni sağlayacak. Sokağa çıkma, deniliyor. Hoşuma gitmiyor çıkmamak. Ama bir düzen sağlanacaksa çıkmayayım. Evde oturmaya razı oluyorum. Medeniyet de bu oluyor. Çıkarsam medeniyetsizlik, bir tür vahşet ve dağ başı portresi şekilleniyor. Normlara, kanunlara uymak medenilik örgüsüyle direkt bağlantılıdır. Bu medenilik örgüsünden çıkarsam bana veya başkasına hastalık bulaşır. Bu basit örnekten hareketle orucun irade eğitimi üzerinden kurallı hayat yaşama kalitesine yol açtığını görürüz. Sonuç itibarıyla oruç, medeniyet inşa ediyor. Üç aşağı beş yukarı oruçtaki o nefis mücadelesi ve terbiyesinin bizi getireceği nokta budur. Medenileşiyoruz…

Ramazanın anlam açılımlarının hikmeti olarak arka planı nedir?

Efendim, beyin ve kalp coğrafyamızı açtığımızda, onun içerisinde sokaklar, giriş çıkışlar, mahalleler, evler olduğunu görürüz. Ayrıca orada kasabalar, şehirler var. Yani aslında insan olarak hepimiz bir ülkeyiz. Ve yaratılışımızdaki bu orijin arkemiz, âdemiyet hakikatimizden ibaret olup arka planı Kur’an-ı Kerim’e yansımıştır. Kur’an-ı Kerim indiğinde bizim bu yaratılıştan verilmiş akıl, düşünme coğrafyamıza uygun olarak inmiştir. İnsanın öyküsü akıl bu dünyada nefisle karşılaşacak şekilde yazgılanmıştır. Nefisle karşılaştığı yerde insanın aklı bulanacaktır. Bulanmasın saflığını korusun diye Allah (c.c.) tarafından namaz, oruç gibi ibadetler manzumesi bize ikramen sunulmuştur. İnsan nefsine uyup kapitalist olacak, cimri olacak, cimri olunca acımasız akıl olacak. Merhametsiz akıl olunca sivillerin üzerine gözünü kırpmadan Nagazaki ve Hiroşima’da 300 küsur bin sivil halkın üzerine bomba atar hâle gelir bu insan…

Yani oruç merhamet eğitimi mi?

Evet, merhamet eğitimi ramazanda oruç tutmak, aç susuz kalmak, fakirlerle kazancını paylaşmak, onlarla yüzleşip çektiği sıkıntılarla tanışmak... Bunlar insanda tamamen merhamet eğitimi oluyor. Merhamet eğitimi deyip geçmemek lazım. Beynin şu ön kısmında frontal lob’da merhametli olanlarda özel bir alfa ışınımı hareketliliği tespit edildi, bilim tarafından…

Secdeyi de onun için uzun yapıyoruz. Frontal lob secdede daha çok kan akışına maruz kalıyor. Kur’an’a göre secde ağlama yeridir, merhamet yeridir. Peygamberimiz (s.a.s.) uzun uzun saatlerce secde yapardı. “Ümmetî, Ümmetî” diyerek bütün insanlık kurtulsun parantezi içerisinde ağzından dua olarak sadece o çıkardı. Anlıyoruz ki ramazan ayı eğer sultansa ve diğer aylara göre karizmatik bir üstünlüğe sahip ise bu otoritesini merhametten alıyor. Çünkü insan aç kaldığı zaman fakirin hâlini anlıyor. Acıma duyguları gelişiyor. Merhameti tekâmül ediyor. Ramazan her şeyden önce merhamet eğitiminin gerçekleştirdiği bir aydır.

Namazdaki merhametin keyfiyeti nasıl Hocam?

Namaz ortaya kurulan bir sofradır. O sofrada her çeşit yemek var; ayakta durmak, eğilmek, (rükû), secde, ka’ade (oturmak), kıraat, zikir, dua vs. işte bu mükellef sofrada ana menü, secdedir, dense yeridir. Çünkü namaz secdeden ibarettir. Kurb olarak Allah’a (c.c.) en yakın olunan yer secdedir. (Alak, 96/19.) Secdenin bir amacı da merhamet kazandırmasıdır. Namaz da merhametten ibarettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ka’b ve Enes İbn Malik’e (r.a.) “Cennette bana arkadaş olmak isterseniz secdelerinizi uzun yapınız.” tavsiyesinde bulunmuştur. Merhametin ayrıca ölüme bitişik bir anlam yapısı var. Fena/hiçlik/fakr makamına ermek isteyen bir kimsenin özellikle merhametini geliştirmesi lazım. Yani insanlara, tanıdığa, tanımadığa, bitkilere, hayvanlara kâinatta bulunan ve âlemîn denilen âlemler skalası içerisinde yer alan neler varsa hepsine merhamet, Peygamberimiz (s.a.s.) bize bıraktığı birincil manevi mirastır.

“(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107.) Bu ayet, Peygamberimizin (s.a.s.) anlam mottosu olmuştur. Dünyaya değil, ailesine değil, Arabistan’a değil, bütün âlemlere gönderilmiştir. O, zamanları, mekânları aşan gerçek halife olan bir nur insandır, insan-ı kâmildir. Nefsin merhameti ramazan ayında tutuğumuz oruçladır. Nefs oruçla urûc eder, yükselir. Aklın merhameti ise namazla sağlanır. Nefisle aklın merhamet kabiliyetlerinin birleştiği yerde biz insan-ı kâmil oluyoruz. Sultan oluyoruz. Halifelik sırrının kapıları işte merhametle açılıyor.

Orucun ihlasla bağlantısı nedir?

Bir kutsi hadiste Allah Teâlâ (c.c.): “Oruç benim içindir. Ücretini de ben vereceğim.” buyuruyor. Dışarıdan bakınca bir insanın oruçlu olduğunu bilemezsiniz. Oruçlunun orucunu sadece Allah (c.c.) bilir. Dolayısıyla ihlas sırrı birincil olarak sadece oruçta gizlenmiştir. Zekâtı veriyorsun, zekâtı verdiğini fakir biliyor yani ikinci şahıs biliyor. Oruçta riya olmaz yani.

Namaz kılıyoruz. Şekline bakarak namaz kıldığım da belli. Daima riya tehlikesi bulunur. Çünkü kıldığın namazı birileri görüyor. Farz namaz hariç nafileler de…

Ramazan ayında tutulan oruçla ve orucu çok tutan insanlarda dikkat edin sıddıkiyet makamı gelişiyor. Bu, ihlasa bağlı bir sıddıkiyettir. Sıddıkiyet ve ihlas, ikisi birbirini tetikleyerek artıyor. Bu namazda söz konusu... Ama bu kalite keyfiyeti olarak oruçta daha ileri düzeyde. Çünkü yalnızken namaz kılsan bile, namaz kıldığını melekler görüyor, cinler görüyor. Oruç tuttuğunu melekler de bilmiyor, cinler de bilmiyor, insanlar da bilmiyor. Allah’tan (c.c.) başka kimse bilmiyor.

Açlık, susuzluk çekmenin varoluştaki değeri nedir?

Efendim, oruçta açlığı hissedeceğiz. Açlık biz de acizlik, fakr, hiçlik gibi yapıların inşasına yol açar. Kulluktaki hiçliği daha iyi kavrarız. Ayrıca açlığı yaşayınca açla, fakirle duygusal senkronizasyona girip fakirin açlığını anlarız. Fakir empatisiyle hayatı sürdürmek hayatımıza anlam katar. Aksine iftarda çok yiyeceksin, sahurda da bol bol yiyeceksin ve o tok karınla gündüz açlığı yaşamayacak hissetmeyeceksin, bir de orucu uykuya vereceksin. Hayır. Oruç böyle tutulmaz: Gündüz açlığın, acının yaşanması lazım. O acı seni olgunlaştıracak bu yüzden öyle bir oruç tutacaksın ki iftar ve sahurda çok çok az yiyeceksin. Açlığı yaşayayım. Açlık beni rahatsız etsin, üzerine kurgulanan bir orucu tutmak üzere kendini planlamak gerek... Toplum olarak iftar ve sahurda kuvvetli yemek yiyoruz ve bütün gün karın tokluğu sebebiyle açlık yaşanmadan oruç bitiyor. Ramazan açlığı tatmıyoruz. Açlığı özleştiremiyoruz. Tok tutar diye hamur işi çeşit çeşit çörek, börek yiyoruz. Hayır! Tarlada çalışacaksan tamam, bedeni bol bol hamurlu yiyecekle besle. Karnını iyice doyur. Ona bir şey denmez. Ama şehirde modern hayatta rahatlık içinde yaşayan bir insan da bu tür beslenirse onun tuttuğu oruç, kendisiyle fakir arasında ne kadar senkronizasyon sağlar, ne kadar empati sağlar, onu var sen düşün! Açlığı yaşamayan fakiri hissedemez. Fakiri hissedemezse merhameti hissedemez.