Makale

İMAN UĞRUNA BİR FEDÂKARLIK TABLOSU: HABBÂB B. ERET

İMAN UĞRUNA BİR FEDÂKARLIK TABLOSU: HABBÂB B. ERET

Doç. Dr. Yaşar AKASLAN
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Arapların kudretli kabilelerinden Temîm’e mensup olup Irak civarında esir alınan bir kimse vardı. Bu şahıs, Mekke’de Ümmü Enmâr Huzâiyye isimli müşrik bir kadına köle olarak satıldı ve bu itibarla “Huzâî” nisbesiyle tanındı. Huzâî, okuma-yazma bilen, ilme meraklı, entelektüel zihni haiz, isabetli atışlarıyla iyi bir kemankeş, kılıç-kalkan gibi savaş aletlerini oldukça iyi kullanan, demirci ustalığı vb. özellikleriyle alışılagelen kölelerden farklıydı. On parmağında on marifet bulunan bu köle, sayısız maharetiyle sahibinin gözüne girmekle kalmadı; kısa zamanda Mekke’de önemli biri hâline geldi. Bir süre sonra da pek çok hüneri vesilesiyle iyi kazanç elde etti ve kendi bedelini ödeyip özgürlüğüne kavuştu. Henüz yirmili yaşlardaki bu şahıs, azat edildikten sonra da yetenekli olduğu konularda Mekkelilerin işlerini görmeye devam etti ve burada bir demirci dükkânı açtı. Dükkânı, çok geçmeden iş yaptırmak ve kendisiyle fikir alışverişinde bulunmak üzere Kureyş’in önde gelen simalarının uğrak yeri oldu.

Mekke’nin sevip saydığı bu demirci ustası, nübüvvetin ilk günlerinde Müslüman olduğunu gizlese de bir süre sonra onun, Resulüllah’ın yanına gelip gittiği, azatlı bir köle olması hasebiyle hâlâ takibinde olduğu Ümmü Enmâr’ın kulağına gitti. Duydukları karşısında çılgına dönen bu acımasız kadın, azatlı kölesini, güneşin kavurucu sıcağında kızgın kumlara yatırıp saatlerce bekletir, demiri ateşte kızdırıp azatlı kölesinin başını ve tüm vücudunu dağlardı. Toplattığı odunları yığarak tutuşturduğu ateşlerde, Mekke’nin kayalıklarından kopan taş parçalarını kızdırarak, üstüne de bu mazlumu sırt üstü yatırmak suretiyle tahammül sınırlarını aşan işkencelere maruz bırakırdı. Sırtına ve omuzlarına yapıştırılan kızgın taşlar, omuzlarının yağını eritinceye kadar üzerinde bekletirdi.

Bir gün Sibâ‘ b. Abduluzzâ isimli azgın bir müşrik ve kabilesinin gücü kuvveti yerinde gençleri demircinin dükkânına giderek dükkânda bulunan demirlerle ona saldırıp bayılana kadar dövdüler. Ancak onun dilinden Resulüllah aleyhine tek bir cümle çıkmadı. Bu kahraman tavrı, müşrikleri hayretler içinde bırakırken Müslümanları da cesaretlendirdi. Mekke’de bir anda gündeme oturan bu hadiseden sonra Müslüman olduğunu gizleyenlerin bazıları İslam’a girdiklerini açığa vurdular.

Demirci artık takatinin tükendiğini düşündüğü bir gün, yorgun bir şekilde Kâbe’ye yöneldi. Resulüllah’a selam verdi, çekinerek “Ya Resulallah! Allah’a dua etsen de bize yardım edip bir çıkış yolu gösterse olmaz mı?” diye sordu. Duyduğu bu sözlerden dolayı üzülen Hz. Peygamber sitemle, “Sizden evvelki müminlerin başına çok daha ağır musibetler gelirdi. İçlerinden bazıları kazılan çukura diri diri gömülürdü. Bazıları demir testereyle başından itibaren ikiye ayrılırdı. Tırnakları etlerinden demirlerle çekilirdi. Vücutları demir taraklarla taranır ve sinirleri kemiklerinden sıyrılırdı. Bu kadar ağır işkence görmelerine rağmen yine de onlar dinlerinden dönmezlerdi.” (Buhârî, “Menâkıb”, 25) Hz. Peygamber’in bu ifadeleri karşısında çileli demircinin dili tutuldu. Hiçbir şey diyemeden Resulüllah’ın huzurundan ayrıldı. Anlaşılan tek çare sabretmekti.

Mazlum demirci ustasının çektikleri bu kadar değildi elbette. Müslüman olmadan evvel şehrin gözdesi olan bu zatın dükkânı bir an olsun boş kalmaz, Kureyş’in asilleri bile iş yaptırmak için sıra beklerlerdi. O da verilen siparişleri hakkıyla yapabilmek için günlerce emek sarf eder, Kureyşliler de demirciye hakkını teslim ederlerdi. Ancak onun Müslüman olmasıyla her şey değişti. Artık verilen siparişler, günlerce süren yoğun uğraşlarla tamamlanmasına rağmen emeğinin karşılığı olan meblağı ona vermemeye başladılar. Bu vicdan yoksunu ve emek hırsızları “Hak ettiğin ücreti ancak Muhammed’i inkâr edersen veririz.” demek suretiyle borçlarını ödememekle tehdit ederek onu yıldırmaya çalıştılar. Bir keresinde, Âs b. Vâil isimli bir müşrik, demirciye özel bir kılıç siparişi vermişti. Günlerce süren kılıç imalatı nihayet bitmişti. Ancak Âs b. Vâil kılıcı beğenmemiş ve kılıcın yeniden yapılmasını istemişti. Her defasında kılıçla ilgili bahaneleri sıralasa da müşrik nihayet ağzından baklayı çıkararak “Muhammed’i inkâr etmedikçe sana asla para ödemeyeceğim.” dedi. Bunun üzerine demirci ustası “Sen ölsen ve sonra yeniden dirilsen bile yine beni Muhammed’e sadık biri olarak göreceksin. Ben, onu ve getirdiklerini asla inkâr etmeyeceğim.” diyerek cevap verdi. Ancak susmaya niyetli olmayan Âs b. Vâil giderek çirkefleşti. Alaycı bir tavırla, “Madem ölüp dirileceğiz, o hâlde kıyamet günü gel beni bul! O gün, benim malım da evladım da fazla fazla olacak. Ne istersen o gün sana öderim.” dedi. Bunun üzerine demirci ustasının gönlüne su serpen şu ayetler nazil oldu: “Ayetlerimizi inkâr eden ve ‘Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir.’ diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediklerini yazacağız ve cezasını uzattıkça uzatacağız. Onun sözünü ettikleri sonunda bize kalacak, kendisi de tek başına bize gelecek.” (Meryem, 19/77-80)

Kaynaklarda, muhtelif ayetlerin sebeb-i nüzûlü kapsamında zikredilen bu sahabi Habbâb b. Eret b. Cendele’dir. Habbâb, Müslümanlığını açıkça ilan eden beşinci veya altıncı isim olarak zikredilir (Ebû Nu‘aym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/143).

Hz. Ömer’in hilafeti dönemiydi. Bir gün Habbâb, halifenin makamına uğramıştı. Hz. Ömer dostunu ayakta karşıladı, elinden tutup yanı başına oturttu. İslam’ın ilk yıllarında çekilen sıkıntıları bizzat yaşayan yahut gören iki dost sohbet ettiler. Habbâb, sohbet sırasında şunları dile getirdi: “Bir gün Kureyşliler beni yakalayıp yaktıkları ateşin içinde sırt üstü yatırdılar. Bir adam, ayağını göğsümün üstüne bastırdı. Yer soğuyuncaya, ateş soğuk küle dönünceye kadar da bırakmadı. Sırtım yanarak yerin serinliğini hissettim.” Bu ifadelerin ardından ayağa kalktı ve sırtını gösterdi. Oradakiler Habbâb’ın sırtını gördüklerinde dehşete düştüler. Ateş yanıklarından sırtı derin izlerle doluydu. Hz. Ömer üzülerek o güne kadar hiç bu derecede yoğun ve derin yara izini görmediğini ifade etti. Zaman zaman Hz. Ömer’in “Allah yolunda gördüğün işkenceleri bize anlatır mısın ey Habbâb?” dediğinde Habbâb “Sırtımda ateş yakarlardı da derimden çıkan yağlar o ateşi söndürürdü.” diyerek yumurta büyüklüğünde oyuklar bulunan sırtını gösterirdi (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 336).

Habbâb, ömrünün son yıllarında amansız bir hastalığa yakalandı. Kendisine isabet eden bu ağır rahatsızlıktan dolayı büyük acılar yaşadı. Ashab-ı kiramdan bir grup Habbâb’ı hasta döşeğinde ziyaret ettikleri bir gün “Ey Habbâb! Sana müjdeler olsun! Belki de yarın kardeşlerine kavuşmuş olacaksın.” dediklerinde duygulandı, gözyaşlarıyla “Evet durum onu gösteriyor. Lakin ben öleceğimi dert etmiyor, bundan sızlanmıyorum. Hiçbir şikâyetim de yoktur. Fakat siz, öyle insanları bana hatırlattınız ve kardeşim olduklarını söylediniz ki onlar, bütün sevaplarını/ecirlerini eksiksiz olarak alıp gittiler. Ben, kavuştuğumuz bu kadar dünya nimetinin aldığımız sevapları eksiltmesinden korkuyorum!” (İbn Sa‘d, Tabakât, 3/153)

Habbâb’a, hastalığının son günlerinde, kendisine kefen olarak kullanılmak üzere en kaliteli Mısır keteninden yapılmış kumaştan bir parça getirildi. Kefenini görünce hıçkırıklarla şöyle dedi: “Biz böyleyiz bakın işte! Resulüllah’ın amcası Hamza öyle miydi? Şehit olduğunda, kendi hırkası ona kefen yapıldı. Başını örttükleri zaman ayakları, ayaklarını örttüklerinde ise başı dışarıda kalırdı. Sonunda vücudunun bir kısmı izhir otuyla kapatıldı. Ben, ne bir dinar ne de dirhemim varken kendimi Allah Resulü ile beraber bulmuştum. Şimdi ise evimin bir köşesinde sandığın içinde, tam tamına kırk bin dirhemim var. İyiliklerimizin karşılığının, dünya hayatımızda peşin olarak bize dünya nimeti şeklinde verilmiş olmasından korkuyorum! Endişem, mükâfatımızın tamamını burada almamız hâlinde ahirete ecir namına bir şeyimizin kalmamasıdır.” (Buhârî, “Cenâiz”, 26-27)

İmanı uğruna çekmediği çile, görmediği eza kalmayan, sabır ve sebatıyla adını İslam tarihinin sembol simaları arasına altın harflerle yazdıran, davası adına geri adım atmayarak kendinden sonraki nesillere en güzel şekilde örnek olan Habbâb b. Eret, hicretin 37. (657) yılında Kûfe’de ruhunu teslim etti. Naaşı, “Ey oğulcuğum! Öldüğümde beni, yakınlara defnetmeyin! Götürebildiğin kadar uzağa… Şu karşı tepeye defnedin! Zira beni oraya gömerseniz, bizden sonraki nesiller, ‘Resulüllah’ın dostlarından biri o tepeye gömüldü.’ diyerek cenazelerini oraya defnederler.” vasiyetine istinaden bahsedilen tepede toprağa verildi.