Makale

BİR DAMLAYDIM YOKLUK DENİZİNDE

BİR DAMLAYDIM YOKLUK DENİZİNDE

Aydın HIZ

Bir damlaydım yokluk denizinde. Bütün kâinat benden yaratıldı; ağaçlar, çiçekler, hayvanlar ve insanlar... Toprakla kardeşliğimiz o günlere dayanır. Birlikte yoğrula yoğrula şekillendi insan sureti. Ve Allah kendi ruhundan üfledi beşere.

Eşref-i mahlukatın yeryüzü hikâyesinin sebebiydim. “Kün” emriyle ağaçların özünde cana, hayvan ve insanların damarlarında kana dönüştüm. “Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) ayetiyle beyan oldum.

Kâinattaki serüvenim böyle başladı benim.

Damla damla düştüm yeryüzüne, şırıl şırıl aktım derelerden, gürül gürül coştum sellerde; çeşme oldum, nehir oldum, derya oldum...

Abdest oldum, ulvi duyguların hercümerç olduğu tarihî bir caminin şadırvanında. Avluya, ağaçların arasından dedesinin elinden tutmuş bir çocuk çıkageldi. Müezzinin felaha çağrısı sadece minarede değil, gönüllerde yankılanıyordu. Tabureye oturdu çocuk, çeşmeyi açtı. Dilinden ibadetin en duru niyeti aktı önce. O çocuğun avuçlarına döküldüm saflığın ve temizliğin pınarından. Ağzında masumiyetin kokusu, yüzünde duruluğun rengi ve ayaklarında gidilesi yolların cennetsi adımları vardı.

Deniz oldum, balıklara abıhayat, âşıklara teselli, gemilere yol...

Bir dalgaydım Nuh’un gemisini döven. İnancın ve sabrın sebatına tanıklık ettim ilkin. Nuh Nebi’ye inanmayanlar, tevhidin bahçesindeki gülleri kopardılar. Kötülüğün inadı, azabı çağırıyordu. İçlerinde korkutucu bir ateş vardı ve yakıp kavuruyordu kendilerine vaat edilen bahçeleri. Cebrail, Nebi’den bir gemi yapmasını istediğinde onunla alay etmişlerdi. İlahi hitabı duyduğum vakit, yerden fışkırdım oluk oluk, gökten düştüm şarıl şarıl. Coştum, aktım, yükseldim; Allah’ın rahmetine kulak vermeyenlerin azabı oldum. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında yüzüyordu, yeryüzü çalkalanıp duruyordu. Ayetlere kıssa oldum, okuyanlara hisse...

Çöllerde serap, kuyuda Yusuf’a yoldaş oldum.

Sebe’nin bahçelerinde havuzdum. Belkıs’ın göz aydınlığı dökülüyordu bana bakarken. Ben ondaki güzelliğe ve asalete hayrandım, o ise bende görürdü içindeki asaletin gölgelerini. Hudhud, Süleyman Peygamber’in namelerini getirdiğinde yüzüme eğilip tarardı saçlarını, sabah şarkılarını bana söylerdi ilkin. Belkıs, kenarımda oturup Süleyman Peygamber’e mektup yazmıştı. Gözlerinde mutluluğunu gölgeleyen bir bulut vardı. Ara sıra başını kaldırıp bana baktığında, satırlara dökülen arayışının yansımalarını fark ederdim. İhtişamın, zarafetin ve yüceliğin karşısında büyülenip Süleyman Peygamber’le birlikte Allah’a teslim olduğunda dağılmıştı gözlerindeki bulut.

Dua oldum yudum yudum, güngörmüş bir dedenin dilinden torununa uzatılan bardakta aziz oldum.

Zemzem oldum, Hacer’in feryadını asırlar ötesine müjdeleyen. İbrahim Peygamber, anne ile oğlunu Bekke Vadisi’ne bıraktığında benim günümün de geldiğini anlamıştım. Kurumuş dudaklara su, çöle hayat ve bu ıssız vadiye can olacaktım. Heybelerindeki erzak bitmişti, kırbalarındaki su da. Kundaktaki İsmail’in açlıktan ve susuzluktan ağlayışını duyuyordum. Safa ve Merve arasında annesinin çaresizce koşuşturmalarından toprak titriyordu sanki. Küçücük ayakların tepindiği kum tanelerinin arasından yeryüzüne çıktığımda annenin yüzündeki şaşkınlığı ve sevinci görmeliydiniz. Rahmetin ve şefkatin pınarı akıyordu gözlerinden.

Tarih boyunca akıp durdum, peygamberlere yoldaş oldum.

Kızıldeniz’de Musa’ya yoldum. Gücün zulme dönüştüğü bir vakte ermiştim Mısır’da. Nuh Nebi’den yıllar sonraydı. Saraylarında tanrıcılık oynayan Firavun’a hakikati haykıran bir adam doğdu şafakta. Mazlumların duasıydı. Asiye, benimle oynarken sarayın arkasında, bir sandıkta sürüklemiştim bebeği. Onu incitmekten korkan bir tedirginlikte aktım. Annesinin gizli gizli okşadığı yanaklarında eksik bir gülümseme vardı. Büyüdüğünde, Cebrail’le tanıştıktan sonra Firavun’un karşısına çıktı. Yanında kardeşi Harun. İnat, küfrün perdesi olmuştu, direniyordu. Musa Peygamber, yanına aldığı insanlarıyla bir gece vakti Mısır’ı terk ettiğinde peşinden gelen zulmün ordusuna karşı tek dayanağı Rabb’iydi. Kızıldeniz’in kenarına vardıklarında çaresiz kalmışlardı. Hz. Musa’nın dilinde kelimeler yakarışa, teslimiyete ve tevekküle açılmıştı. Gökten gelen emirle ikiye ayrıldım; Hz. Musa’ya yol, arkasında yaklaşmakta olan zulmün ordusuna mezar oldum.

Durgun bir göle eğilip yüzüme bakanlara suret oldum.

Cennette ırmak oldum; kutlu dudaklardan muttakilere müjde... Yakut ve zümrüt gibi çakıl taşlarından aktı beyaz sularım. Nebi’nin (a.s.) damağına tat oldum baldan tatlı, latif bir koku oldum burnuna miskten güzel. Cennetin bir köşesinde çeşme vardı: Selsebil. Akışımdaki zarafeti taşıdım Kevser’e. Sidrenin önünde saf saf melekler... Marifet bahçesine nehir oldum. Ayrılık cehenneminde yananların hasreti oldum. Derviş Yunus’un dilinden aktım, Allah deyu deyu.

Menfezlerden geçtim, sarnıçlara doldum, asuman oldum.

Bir Anadolu kasabasında, yol üstünde dinlenenlere ferah bir pınardım. Yola revan olmuş bir dervişin heybesindeki azığa katık oldum. Zikrin terennüm edildiği dudaklara değdi tenim. Susuzluğuna can, ferahlığına şükür oldum dilinde. Başucumda dallarını eğmiş bir söğüt ağacının altında namaz kılarken seyrettim o dervişi. Dünyanın sırrını bohçalamıştı sanki gönlüne, ellerini semaya açtığında göğün derinliklerinden bir damla olmak istedim avuçlarına.

“Pınar başı ben olayım/Bulanırsam bulanayım” diyen bir ozanın sazında türkü oldum.

Irmak oldum; kâh kızıla boyandım kâh yeşile... Ovalardan geçtim, düzlükte kırk kola ayrılan. Tarlalarda çalışan ırgatların yanık seslerine karıştı nazlı nazlı akışım. Seherde rüzgârların okşadığı başaklara, sabah kızıllığında rızkını arayan kuşlara, öğle vakti güneşe boyun eğen çeltiklerin saplarına, akşamleyin çoluk çocuk eve dönen çiftçilerin yorgunluğuna tanıklık ettim. Benim de bir akışım vardı, ben de yolcuydum. Karadeniz’e kavuştum sularıma yansıyan ayın şavkıyla.

Dicle’ye kardeş Fırat oldum Mezopotamya topraklarında, Mısır vahalarını besleyen Nil oldum çölün şarkılarını söyleyen, Hindistan’da İndus, Güney Amerika’da Amazon, Türkistan’da Yenisey...

Yağmur oldum; susamışlara teselli, çorak topraklara bereket... Camların ardından beni seyreden kızların neşesiydim, derdini içinde eritemeyenlerin ıslak adımlarına yoldaş. Saçlarındaki damlaydım, ılık bir serinliktim vücutlarında. Tatlı bir ürpertiydim kırkikindilerde. Toprağın harı buğu buğu yükselirken yerden, gökten inmemi bekleyen çiftçilerin burnunda sevinçli bir kokuydum. Kır çiçeklerinin yapraklarında çiğdim sabah serinliklerinde. Bir şairin çilesinde “kanını boğan bir iplik”tim.

Bardakta çayın muhabbet demiydim, fincanda kahveye yoldaş oldum.

Yağmurdum, coştukça çoğaldım, sel oldum. Toprak bana doydu; almaz oldu derinliklerine beni. Dereler, havuzlar doldu; ırmaklar coştu benimle. Bayırlardan aştım, yollardan taştım, büyüdüm büyüdüm bedenim sığmadı kanallara, nehir deltalarına. Taşı, toprağı, insanların yeryüzüne attığı çöpleri, taşıyabileceğim ne varsa aldım, menfezlere sürükledim. Çocukların gözünde korkuydum, büyüklerin yüreklerinde endişe. Denize varmak istiyordum, deryaya kavuşmaktı emelim. Önüme çıkan tüm engelleri yıkmaya kararlıydım. Başlangıçta rahmettim kâinata, can olmuştum şimdi imtihan oldum insanlara.

Nehirlerde çocukları boğulan annelerin yası oldum.

Gözyaşı oldum; bazen hüznün bazen de sevincin kabardığı gönüllerden taştım, damla damla aktım yanaklardan. Ne âşıklar gördüm, ne bağrı yanıklar... Nice dertlere ortak oldum, içli sızılara teselli. Kimi huzurlu bir omuza yaslanıp akıttı beni sarsıla sarsıla, kiminin yanaklarından süzüldüm ıssız bir köşede. Delikanlılar beni göstermek istemediler kimseye. Gizli gizli ağladılar karanlıklarda. Sırdım, sırdaş oldum. İçinde bir mühür gibi aşklarını taşıyıp da söyleyemeyenlere yoldaş oldum.

Gönüllerde naz, dillerde söz oldum.

Dua oldum; rahmete uzanan ellerde. Günler vardı ki tutunduğum bulutlardan düşmemiştim yeryüzüne. Toprak kurumuş, ekinler solmuştu. Hayvanların gözlerinde fersiz bakışlar can çekişiyordu. Sıcağın harı, yerde dalga dalga büyüyordu gün geçtikçe. Kuraklıkla sınanmış köylüler toplandı bir caminin avlusunda. Issız bir tepenin üstüne vardılar tevekküllü adımlarla. Okunan Kuran’ı huşuyla dinlediler. Eller semaya kalktı sonra. En Yüce’nin merhametine sığındılar. Topraklarına, hayvanlarına ve kendilerine rahmet istediler. İlahi emri duyduğumda, ufukta bir kara buluttaydım. Rüzgârın önünde savruldum, yükseklikten aşağı bir çocuğun alnına düştüm ilk damla olarak. İlk onun neşesini görmek istedim çünkü.

Bir yol üstü çeşmelerde hayrat oldum. Yorgun kimselerin dudaklarını ıslattım kana kana. Çeşmeyi yaptıran sahibü’l-hayrat için hiç tanımadığı kimselerin gönüllerinden dökülen dua oldum ve ölümünün ardından sadaka-i cariyesi... Sonrakilere ismini taşıdım üstümde. Cennetine yol oldum.

İstanbul’un sokaklarında kadim bir sebildim. Medeniyetin zarif bir işareti oldum.

Nehir oldum, kimi şehirlerin ortasından geçtim nazlı nazlı, kimisinin de kenarında asude güzellikler bıraktım. İstanbul’u da gördüm, Roma’yı da. Mostar’dan da geçtim, Üsküp’den de. İşbiliyye’ye de vardım Bağdat’a da...

Rüyalarında gemiler geçenlere deniz hasretiydim.

Ebru oldum desen desen. Önce bir teknede kitreyle tanıştım, karıştım, kaynaştım. Tülbentten süzüldüm istenilen kıvama varmak için. Teknenin başına bir adam ve kadın geldi. Yanlarında çocuk. Geldiler ve başımda beklediler bir süre. Teknede ruhunu arayan adamın arayışı, kadının renklerime bulanan hayalleri ve çocuğun umuda damlayan bakışıydım... Gül dalından ve at kılından bir fırçayla akıttılar beyazı, çamlıca toprağını, kırmızıyı, lahor çividini damla damla. Tenimde akışan renklerin büyüsüne bıraktım kendimi. Düşleri yansıtan şekiller çizildi alnıma. Renklerin ahengine bulandım kâğıtlarda. Beni seyredenlerin gözlerindeki ışıktım; çerçevelerde süs oldum, kadim kitaplara kapak. Kimi bülbül yuvası dedi bana, kimi taraklı, şal, kimisi de çiçek ebrusu...

Benim de vardı kimseye söyleyemediğim bir derdim; bayırlardan coştum yüzümü topraklara sürte sürte. Dağlarda bulandım, ovada duruldum.

Şiir oldum Fuzuli’nin mürekkebinde. Bir kasideye verdi adımı. Uzak diyarlardan aka aka varmak istediğim menzilimdi Kutlu Nebi. Yeryüzünde başımı taştan taşa vurarak avare avare dolaşmamın nedeni ona kavuşmaktı. Mahşer günü Nebi’nin yüzüne susamış bir vuslat çeşmesi olmayı umuyorum. Gönlündeki ateşi gözyaşıyla sulayan bir şair görebildi ancak gizli niyetimi. Gökten düşen bir damlaydım, naat oldum mısralarına. Âb-gûn’e boyandı yeryüzü, bin gül bahçesinden daha güzel yüze meftundum çünkü.

Ateşte piştim, kaynadım buhar oldum.

Yazı oldum, Hayal Denizi diyen bir yazarın kalemine konu oldum.