Makale

MAVERAÜNNEHİR UFKUNDA BİR YILDIZ SEMERKANT

MAVERAÜNNEHİR UFKUNDA BİR YILDIZ
SEMERKANT
F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi
Amuderya ve Siriderya nehirlerinin hayat verdiği Maveraünnehir’in en kadim şehirlerinden biridir Semerkant. Pamir dağlarının batısında, Zerefşan ırmağına hâkim yüksekçe bir mevkide M.Ö. VI. yüzyılda Persler tarafından kurulmuştur. Kalıntıları bugüne ulaşan ilk yerleşim yeri efsanevi Türk hükümdarı Efrasiyab’ın (Alp Er Tunga) adıyla anılır. Zaman içinde önce Greklerin, sonra İran ve Türk kökenli hanedanların hâkimiyetine giren ve yönetim merkezi olan güzel şehir. Bir tarafı çöl bir tarafı dağlık arazi olmasına rağmen Zerefşan’ın yeşerttiği toprağı, yumuşattığı iklimi sayesinde bereketli bu vaha İpek ve Baharat yollarının kesiştiği mühim bir konaktır.

Divanu Lügati’t-Türk’te ve Babürname’de büyüklüğü ve zenginliği sebebiyle Türk halklarının Semizkent adını verdikleri belirtilen şehir Emeviler zamanında İslam orduları tarafından fethedilir (711). Abbasi hilafeti sırasında Sâmânîlerin yönetimine bırakılır, bu devirde İslam coğrafyasının önemli ilim merkezlerinden biri olur. Ebü’l-Leys es-Semerkandi, Darimi, İmam Maturidi Semerkant’ta yetişen çok sayıda ilim adamının en meşhurlarındandır.

X. yüzyılda yaşayan ünlü seyyah ve coğrafya âlimi İbn Havkal, uzak ülkelerden gelen kervanlarla daima canlı ve renkli bir ticaret merkezi olan Semerkant’tan “Maveraünnehir’in limanı” diye bahseder. Yazık ki bu güzel şehir 1220 yılında Cengiz Han’ın orduları tarafından taş üstünde taş kalmayacak şekilde harabeye çevrilir.

Emir Timur efsanesi

Özbeklerin “atam, dedem” dedikleri Timur, Çağatay Hanlığı’na bağlı Barlas boy beyinin oğlu olarak Semerkant’ta doğar. Moğol istilasından 150 yıl sonra, tüm Maveraünnehir’i hâkimiyeti altına alan Timur, Semerkant’ın yıldızını yeniden parlatır (1369). Büyük ülkesinin dört bir yanından ilim ve sanat erbabını Efrasiyab’ın yanı başında kurduğu payitahtında toplar. Su yolları ile donattığı şehrinin etrafına bağlar, bahçeler, köşkler, kasırlar yaptırırken, sur içinde mescitler, medreseler, bedestenler, imaretler inşa ettirir. Timur ve torunları sayesinde Semerkant yeniden İslam dünyasının en önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri hâline gelir.

Girdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen Timur bugün Hindistan’dan Rusya’ya Ortadoğu’dan Anadolu’ya uzanan coğrafyanın tamamına hükmetmiş bir hükümdardır. 1405 yılında Çin seferine çıktığı sırada vefat eder. Timur neslinden Uluğ Bey, Hüseyin Baykara, Babür gibi büyük hükümdarlar yetişmişse de Timur ülkesi XV. yüzyılda dağılmaktan kurtulamamıştır.

Gûr-ı Emir

Maveraünnehir’i Türk İslam kültürünün nadide eserleriyle donatan Timur’un, Ruhâbâd Meydanı’ndaki türbesi İslam türbe mimarisinin en güzel örneklerinden biri kabul edilir. Türbe avlusuna bitkisel motifli çinilerle ve celi sülüs ayetlerle tezyin edilmiş yüksek ve mukarnaslı bir taç kapıdan girilir. Toprak renkli türbe, lacivert, turkuaz, sarı renkli çinilerle kaplı muhteşem dilimli kubbesi ve kufi “Allahu ekber” ile sarmalanan iki minaresiyle yerle göğün, bedenle ruhun ahengini kuşanmış gibidir. Timur Anadolu seferinde ölen çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırır bu türbeyi ancak vefatından sonra kendisi de buraya defnedilir. İç tezyinatı da şahane olan türbede, Timur’un koyu renkli yeşim lahdinden başka hocası Mir Seyyid Bereke’nin, oğulları Miranşah ve Şahruh’un ve torunu Uluğ Bey’in de mermer lahitleri bulunur.

Timur’un kabri 1941’de Stalin’in emriyle açılıp kemikleri incelenmek üzere Moskova’ya götürülmek istenir. Özbek büyükleri mezar taşında “Kim ki mezara saygısızlık eder, Allah’ın lanetinden kurtulamaz.” yazan kitabeyi hatırlatarak mani olmak isteseler de sözleri kale alınmaz. Kemiklerin taşınmasından üç gün sonra Hitler’in, Moskova’ya saldırması ve peşinden gelen zor yıllar bedduanın tuttuğuna yorulur.

Bibi Hatun Camii

Orta Asya’nın en büyük camilerinden ve Timurlu mimarisinin Semerkant’taki en önemli eserlerinden birisidir. İsmini Timur’a “han damadı” (küregen/gürkan) lakabını kazandıran gözde eşi Bibi Hatun’dan alır. Timur’un cuma camii olarak yaptırdığı bu mabet, devasa cümle kapısı, bugün sadece ikisi ayakta kalabilen 8 minaresi, firuze sırlı tuğlalarla kaplı, yüksek kasnaklı, sivri dilimli göz alıcı kubbesi ile muhteşemdir. Dört eyvanlı geniş avlusu ise Hz. Osman mushafının sergilendiği taş rahle ile dikkat çekicidir.

Şah-ı Zinde Mecmuası

Orta Asya’nın en etkileyici ziyaretgâhlarından biri şüphesiz Şah-ı Zinde’dir. Makbere, ilk İslam fethi esnasında şehit düşen Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Kusam b. Abbas’ın (r.a.) türbesi ve onun etrafında zamanla inşa edilen türbelerden oluşur. Kusam b. Abbas’ın “yaşayan sultan” anlamında “Şah-ı Zinde” olarak anılması hem sahabe hem şehit olmasındandır. İstanbul’un Eyüp Sultan’ı ne ise Semerkant’ın Şah-ı Zinde’si odur.

Moğol saldırısında yerle bir edilen türbe, sonrasında yeniden imar edilir. Timur ve Uluğ Bey dönemlerinde mescit, medrese, dergâh ve başka türbeler ilave edilir. Uluğ Bey’in yaptırdığı dervazeden girilen, ara ara merdivenlerle yükselerek devam eden dar sokağın iki tarafına dizilmiş türbelerin içi dışı masmavi mozaik çinilerle işlidir. Şah-ı Zinde makberesindeki türbelerden biri de Bursalı Kadızâde-i Rûmî’ye aittir.

Uluğ Bey Medresesi

Uluğ Bey, Maveraünnehir’e hükümdar olduktan sonra Semerkant’ta medrese merkezli büyük bir külliye inşa ettirir (1417). Eğitiminin kalitesiyle İslam dünyasına nam salan Uluğ Bey Medresesi’nin ilk baş müderrisi Timur’un Anadolu’dan getirttiği ve “Zamanın Eflatunu” denilen Bursalı Kadızade-i Rûmî’dir. Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî, Ebu’l-Leys es-Semerkandi, Ali Kuşçu, Abdurrahman Câmî gibi meşhur müderrislerin ders verdiği medrese, 55 hücresiyle aynı anda 100’den fazla talebe alan, dinî ilimlerle birlikte matematik, astronomi, felsefe ve edebiyat da okutulan bir ilim yuvasıdır.

Uluğ Bey Medresesi’nin mimarisi muhteşemdir. Gök kubbeyi tasvir eden yıldızlarla bezeli abidevi cümle kapısı ve giriş eyvanı mavinin her tonundan çinilerle bezelidir. Firuze sırlı tuğlalarla örülen yüksek cephe duvarları ma’kılî hatla yazılan tekbir, tahmid ve salavat kelimeleriyle donatılmıştır. Minareleri ise “Ya Hû”, “Ya Hay”, “Ya Kerim”, “Ya Allah” zikirlerini kuşanarak kıyama durmuş gibidir.

Semerkant’ın kalbi sayılan Registan Meydanı bugün kendisini görenleri hayran bırakan masalsı bir güzelliğe sahiptir. Maveraünnehir’in Özbek hanlarca yönetildiği dönemde Yalangtuş Bahadır Han, Uluğ Bey medresesinden ilham ile meydanın doğusuna Şirdâr ve kuzeyine de Tillekârî medreselerini yaptırmıştır (XVII. yy). Başlangıçta pazarların kurulduğu kumluk bir alan olan bu meydan üç tarafı, üç muhteşem medresenin ihtişamlı taç kapıları, geniş cephelerin köşelerinde yükselen çifte minareleri, turkuaz kubbeleriyle çevrelenmiş dünyanın en güzel meydanlarından biridir.

Uluğ Bey Medresesi’nin, Osmanlı medreseleri üzerinde tesiri büyüktür. Bursalı Kadızade’nin talebesi olan Ali Kuşçu, Uluğ Bey’in vefatından sonra Fatih Sultan Mehmet’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelecek Ayasofya Medresesi’ne müderris olacaktır.

Semerkant Rasathanesi

Astronomi ve matematik ilmine vakıf, danişment bir yönetici olan Uluğ Bey, cihangir dedesi Timur’un aksine göklerin fethine talip olmuştur. İnşa ettirdiği rasathane tabiî ilimler alanında İslam medeniyetinin geldiği seviyenin bir delilidir. İslam dünyasının bu en büyük ve en meşhur rasathanesinde pek çok astronom ve matematikçi görev alır. Uluğ Bey, rasathanede gözlem işlerinin başına “Mühendislerin Sultanı” unvanına sahip ondalık kesir sisteminin kâşifi Gıyaseddin Cemşid el Kâşî’yi getirir. Onun vefatı üzerine görevi, Uluğ Bey Medresesinin baş müderrisi Bursalı Kadızâde-i Rûmî devralacak, onun da vefatıyla görev “Devrinin Batlamyus’u” lakabıyla anılacak olan Ali Kuşçu’ya tevdi edilecektir.

Babürname’de Kûhek tepesinde çinili tuğlalardan yapılmış üç katlı muazzam bir yapı olarak anlatılır Semerkant Rasathanesi. Çapı 46, yüksekliği 30 metre olan silindirik bir binadır. Dış mimarisi kadar iç dizaynı da hususidir. Rasathanenin bir parçası olan ve sayesinde detaylı ve doğru ölçümler yapılan çeyrek daire şeklindeki meridyen yayı (sekstant) astronomi tarihinin en büyüğüdür. Toplam uzunluğu 64 metre olan sekstant düzeneğinin sadece toprak altında kalan 31 metrelik kısmı günümüze ulaşabilmiştir.

Uluğ Bey’in başkanlığında yürütülen düzenli rasat çalışmalarının semeresi olan Zîc-i Uluğ Bey (Zîc-i Gürgânî), Batlamyus’tan sonra bilim tarihinin ikinci büyük yıldız kataloğudur. Bu eser 48 takımyıldızın içinde bulunan bütün yıldızların koordinatlarını vermiş, evvelce kaydedilen astronomik bulgulardaki yanlışları düzeltip eksikleri tamamlamış, uzun seneler boyunca hem İslam dünyasında hem Batı’da astronominin en temel kaynağı olarak kullanılmış ve okutulmuştur.

Timurlulardan sonra üç buçuk asır Özbek hanlarca idare edilen Semerkant, 1868 yılında Ruslar tarafından ilhak edilir. Ezanlar susar, medreseler, mescitler boşaltılır, can suyu kesilir. 1924’te Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başşehri olsa da istiklaline kavuşması 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla gerçekleşir.

İslam medeniyetinin en gözde şehirlerinden olan Semerkant ümmetin yıldızlarından Kusam b. Abbas’ı; İmam Maturidi, İmam Buhari gibi nice peygamber varisini bağrında taşır. Derin yaralar için zamana ihtiyacı varsa da görünen yaralarını büyük oranda sarmış gibidir.