Makale

KARANLIK KUTUNUN YOLCULUĞU: FOTOĞRAF MAKİNELERİ

KARANLIK KUTUNUN YOLCULUĞU: FOTOĞRAF MAKİNELERİ

Süreyya Merİç

“İstanbul Hatırası” yazan o siyah perdenin önünde biraz tedirgin biraz mahcup yüzler belirir. Kimi arkadaşından emanet aldığı saati, şöyle ceketinin yakasını tutarak gösterir kimi tozlu ayakkabılarını saklamaya çalışır. Bir zamanlar, en değerli merasimlerinden biriydi, kara kutunun önüne geçip fotoğraf çektirmek. “Çekiyorum, çekiyorum, çektiiim!” nidasının ardından flaş patlar, bir hayal bir kâğıda dökülür, hatıralar arasında yerini alırdı.

Melih Cevdet Anday bir şiirinde şöyle diyordu: “Dört kişi parkta çektirmişiz/ Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…/ Anlaşılan sonbahar/ Kimimiz paltolu kimimiz ceketli/ Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…”

Fotoğraf, çektirilen bir şeydi o vakitler. Boyunlarında fotoğraf makineleri fotoğrafçılar şehrin kalabalık meydanlarını mesken tutardı. Yüzlerce kilometre ötede bir bilim insanının buluşuyla artık çektikten kısa bir süre sonra makineden pozitifler çıkıyor, el maharetiyle şöyle hızlı hızlı sallandıktan sonra tek bir lahza kâğıda nakşediliyordu. Şimdilerde elimizdeki telefonlarla koca makineleri taşımak zorunda kalmadan hatta geliştirilen ön kameralarla, fotoğraf meraklılarının yanlarından ayırmadığı selfie çubuklarıyla fotoğrafçıları da aradan çıkararak istediğimiz anda istediğimiz kareyi dondurabiliyor ve yüzlerce GB hafızalı belleklerle saklayabiliyoruz. Peki, hâlâ eski albümleri açıp siyah beyaz ya da henüz yeni yeni rengini bulmuş o fotoğraflarla kurduğumuz bağı sürdürebiliyor muyuz? Az olanın, zor ulaşılanın kıymetli olduğu yıllardan her şeyin çoğalarak değersizleştiği zamanlara geldik. Fotoğrafçılık sanatı bu sanata gönül vermiş ellerde kıymetini hâlen daha korusa da artık eskiden olduğu gibi bir karede yer bulmak için öyle özel günleri, düğünleri, sünnet merasimlerini yahut kırk yılın başı bir büyük şehre inmeyi kimsenin beklemesine gerek kalmadı. Bütün bu değişim bir yana fotoğraf makinelerinin tarihine baktığımızda onun da zaman içinde geçirdiği başkalaşımı yakinen fark edebiliyoruz.

Fotoğraf makinesinin temeli olan o karanlık kutudan başlayalım söze. Optik biliminin kurucularından İbn Heysem’e çıkıyor yolumuz. Fotoğraf makinelerinin gelişiminde ilk tuğla bundan yüzyıllarca önce konuldu diyebiliriz. İlk kez 10. yüzyılda Arap bilim adamı (optikçi matematikçi) İbn Heysem, güneş tutulmalarını izleyebilmek için bir düzenek kurar. Bu karanlık kutunun çalışma prensibi ise şöyle: Karanlık bir odanın bir duvarına küçük bir delik açılır, odanın dışındaki cismin görüntüsü karşı duvara ters olarak düşer. İşte ilk makineler de bu düzeneği esas almıştır. Leonardo da Vinci’den Giovanni Battista’ya kadar nice bilim insanı denemelerde bulunmuş, her biri fotoğrafçılığın gelişimine küçük ama önemli katkılar sunmuşlardır.

Tarihler 1400’leri gösterdiğinde mimar-heykeltıraş ve matematikçi kimliğiyle tanınan Filippo Brunellechi aynı sistemden yola çıkarak büyük karanlık bir odada fotoğrafçılık üzerine çalışmalarda bulunur. Brunellechi’nin kazandırdığı önemli bir yenilik perspektiftir. Perspektifi doğru kullanmaya yönelik yaptığı çalışmalarla fotoğrafçılığı bir adım ileri taşır. Fotoğrafçılık alanında asıl buluşlar ise 19. yüzyılda yaşanır. Bilindiği gibi sanayi devriminin başladığı, teknolojik gelişmelerin hız kazandığı bu dönemde her türlü makine daha çağdaş formlara kavuşmuştur. Fransız fizikçi Joseph Niepce, 1826 yılında kimyasal işlemler yoluyla kalıcı görüntü elde eder, İngiliz Willam Hanry Fox Talbot 1840’ta duyarlı kâğıt üzerine görüntü ve daha sonraki banyo işlemlerini geliştirir. Daguerre “daguerrotype” adını verdiği bu buluşla fotoğraf çekim süresini 8 saatten 3 dakikaya düşürür.

Fotoğrafçılığın geniş kitlelerle buluşması için ise biraz daha zaman geçmesi gerecekti. Tarihler 1928’i gösterdiğinde George Eastman Kodak tarafından artık kolay tanışabilen fotoğraf makineleri üretilecek, 1935’te ilk renkli filmin bulunmasıyla fotoğraf kareleri siyah beyazın tahakkümünden kurtulacaktı. 1947 ise fotoğrafçılık açısından önemli bir yıldı. Edwin Land, geliştirdiği polaroid sistemle çekimden çok kısa bir süre sonra makineden pozitif fotoğrafı alabiliyordu.

Kutu yazıları:

Fotoğraf sözcüğünü 1839’da ilk kez Fransız kütüphaneci Sir John Herschel kullanmıştır. Herschel’in Latince “photo” (ışık) ve “graphein” (yazmak, çizmek) sözcüklerini birleştirerek elde ettiği “ışıkla çizmek” anlamındaki “photographe” sözcüğü kabul görerek tüm dünyaya yayılmıştır.

17 Temmuz 1842 tarihli Ceride-i Havadis gazetesinde İstanbul’da açılan ilk fotoğraf stüdyosunun haberi duyurulur. “Beyoğlu’nda Mösyö Dager’in şakirdanından Mösyö Kompa icray-ı sanat eylemektedir. Ressamlar bir adamı resmedecekleri vakit birkaç günler kemal-i sabr-ü sükûnla karşılarına oturtup defa be defa nazar ederek haylü zahmetlü resmederler. Lakin bu alâtla resmolunacak olduğu vakitte güneşte altı saniyede ve güneşsiz havada yarım dakikada ol alât vasıtasıyla resmedüp bitirirler.”

İngiltere’de 1852’de ilk fotoğrafçılık derneği kurulmuş, matbaanın kuruluşunda nasıl her meselenin matbu bir kâğıda dökülmesine çabalayan insanoğlu bu kez de her türlü nesnenin fotoğrafını çekme yarışına girmiştir. Açılan sergiler, düzenlenen yarışmalarla fotoğraf sanatının önü açılmıştır.

İngiltere’de 1852’de ilk fotoğrafçılık derneği kurulmuş, matbaanın kuruluşunda nasıl her meselenin matbu bir kâğıda dökülmesine çabalayan insanoğlu bu kez de her türlü nesnenin fotoğrafını çekme yarışına girmiştir. Açılan sergiler, düzenlenen yarışmalarla fotoğraf sanatının önü açılmıştır.