Makale

ÜZGÜNÜM, MANOLYA ÖLDÜ

ÜZGÜNÜM,
MANOLYA ÖLDÜ

Hatice Öztürk

Mahinur evin en küçüğüydü. Kendisine anne, baba, kardeş, arkadaş kısacası her şey olan ablasıyla yaşıyordu. Yirmi sekiz yıldır dünyanın sırtında ama aslında altı yaşındaydı. Sadece ablasının ve kendisinin sağ kurtulduğu, ailesinin diğer bireylerinin ötelere göçtüğü o kazanın acı tablosu zihninin en bulanık duvarında asılıydı ve o günden beri altı yaşındaydı Mahinur.

Ezan okunduğu vakit gözlerini kapayıp pürdikkat dinler, namazın ardından dakikalarca dua eder, bir sonraki vaktin girmesini hasretle beklerdi. Evleri Kuzguncuk’ta renkli merdivenli sarı konağın karşısında küçük, mütevazı, büyük dedelerinden kalma bir konaktı. Onca yıl Kuzguncuk’un neşesine, kederine, ümitlerine, hayal kırıklıklarına, cuma akşamları okunan Yasinlerine, yeni gelinlerin çeyiz sermelerine, mevlit okutulan günlere şahitlik etmişti. Küçük hikâyesindeki büyük konak, işlemeli salon takımıyla, yaşlı ve yorgun gözleriyle boğaza bakarken dimdik durmaya çalışsa da omuzlarında yüzlerce insanın sırrıyla biraz kamburlaşmış, Mahinur’un acısından sonra da iyiden iyiye belini bükmüştü. Temeli besmeleyle atılmış, duvarları dualarla yükseltilmiş konağın bir zamanlar susmayan kapısı şimdilerde pek çalınmaz olmuştu. Etraftaki konakların büyük kısmı ya satılığa ya kiralığa çıkmıştı. İnsanlar şehrin karşı yakasındaki bulutları delen yüksek binalara taşınmış, kapılarının ardına kırk kilit vurmuş, karşı dairedeki komşusunu tanımaz olmuştu. Üstelik aynı binada yaşayanlar, hem birbirlerine hem diğer insanlara karşı korusun diye güvenlik görevlisi tutmuştu. Afife Teyze hariç Mahinur’a uğrayan yoktu. O da her gelişinde bu duruma içerler, eskiye dalıp giderdi. İki yıl önce vefat eden refikini de anmadan geçmezdi. Ne var ki “Rahmetli…” dediği an susmayı görev bilirdi. Çünkü Mahinur’un korktuğu bir kelimeydi bu. Cuma vakti haricinde okunan sela sesleri de Mahinur’un buğulu gözlerindeki bakışı birkaç dakikalık korkuya bırakırdı. Ardından hemen ellerini açıp hiç tanımadığı mevtaya bir Fatiha hediye ederdi. Ölümden korkuyor gibi görünse de aslında tüm ailesinin üzerine ablasının da ölümüne şahit olmaktı korkusu. Sonrasında yapayalnız kalacağını düşünmek ürkütücüydü şüphesiz. Ablası bir şirkette tercümandı. Gecesi, gündüzü birbirine karışmış vaziyette çok yoğundu işleri. Birbirlerini hafta sonu hariç pek az görürlerdi. Ablası akşam eve geldiğinde Mahinur uyumuş olurdu çoğunlukla. Artık eskisi kadar vakit geçiremeseler de ablasının sevgisi her daim Mahinur’un yüreğini ısıtırdı; okula başladığında elini tutup bir daha bırakmamış, saçlarını örmüş, cebine harçlık koymuş, bisiklet hediye etmişti. Mahinur, Adalar’ın sokaklarını köşe bucak gezip sahilinde pamuk şeker yerken gitmek istediği yerlerden bahsetmişti ablasına. Mihrimah Sultan Camii’nde kıldıkları namazın ardından dualarında birbirlerine çokça yer verip kol kola Kuzguncuk’a yürüdükleri yolda iyilikler, güzellikler biriktirip birkaç taze anı ekledikleri ömür defterlerinin sayfaları tek tek kapanırdı.

Mahinur, Kuzguncuk’un en küçüğüydü. Bir gün sahile bakan odanın penceresi önünde kanaviçesine manolya işlerken konağın kapısı çalındı. İçi ürperdi Mahinur’un. Kapı ağırlaşmıştı sanki ve içeri girecek cümlelerin hüznünü tahmin etmişçesine acı bir gıcırtıyla açıldı. Gelen elbette Afife Teyze idi. Fakat bu seferki gelişi başkaydı.

“Hoş geldin Afife Teyze. Ablamın bez çantası için manolya işliyordum. Usta gözüyle bir bak. Akşama geldiğinde hazır olsun istiyorum. Görünce çok sevinecek. Bilirsin en sevdiği çiçek manolya.” diyerek içeriye buyur etti. Afife Teyze gözünden süzülen yaşları saklamaya çalışarak adımını güç bela attı. Mahinur, uzun zamandır istediği oyuncağa kavuşmuş çocuklar kadar şendi kanaviçeyi eline alırken. Bilmiyordu ki henüz kapanmamış yarasına yenisinin ekleneceğini. Ablasının güçsüz kalbi daha fazla dayanamamış, iyice daralan damar, kalbin bedene kan pompalamasına müsaade etmemiş ve dünyadan çekip almıştı onu. Fakat Mahinur’a söylenecek cümleler değildi bunlar. Afife Teyze de bunun farkındaydı ve en az acıtacak kelimeleri seçmek için zihnindeki sandıkları yoklamakla meşguldü o ara. Mahinur ise yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu Afife Teyze’nin kesik cümlelerinden, kovalamaca oynayan bakışlarından sezmişti bile. Birkaç dakika sessizliğin ardından nihayet söze girmeye cesaret edebildi Afife Teyze:

“Mahinur, güzel kızım. Her yeni eskir, her konan göçer. Mevsimi dolan çiçek solar biliyorsun. Bazı güzelliklerin yaşanma yeri bu dünyadan uzaklarda bir yerlerdedir. Burada yapılan iyiliklerin karşılığı ödül olarak ötelerde hazırlanmıştır. Ablan…”

“Ablam ne?”

“Ablan tazecik bir manolyaydı; vakti doldu, soldu.”

Mahinurun elindeki yarım kalmış manolya yavaşça yere düştü. Yine de Afife Teyze’nin korktuğunun aksine son derece sakin ve vakur görünüyordu. Önce tüm hayatı gözlerinin önünden film şeridi gibi aktı. Onlarca duraktan geçti. Bu duraklardan birinde konaklayıp bu acıyı dindirmek, bulunduğu anın içinden çıkmak istedi. Fakat insan bir türlü çıkamadığı yere aittir biraz. Hayatın tüm karmaşası içinde türlü yollar dener içinde bulunduğu yerden uzaklaşmak için. Bu bazen bir duygu, bazen bir fikir bazen bir şehir olabilir. Bunlara prangalanmış hissettiği zamanlarda zincirlerini kırıp olabildiğince uzaklaşmak ister andan. Döner dolaşır da yine kendinde durur. Aslında tek istediği şey gitmektir. Nereye ya da kiminle olduğunu bilmeden gitmek. Bunun için çabalayınca andan kopar fakat vardığı durak pek memnun etmez onu. Geçmişe gidip konaklamak her zaman kurtulmakla eş değildir. Geçmiş geçmeyenlerle doluysa ruha asıl prangalar o zaman vurulur. Mahinur da bunu fark etmiş olacak ki geçmişte fazla dolanmadan andan da fazla uzaklaşmadan toparladı kendini. Omzunu dikleştirdi. Derin bir nefes aldı ve dilinden tek bir cümle döküldü. Sevincin, hüznün, yaşamın, varlığın, yokluğun manası olan o tek cümle; “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. (Şüphesiz ki Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.)”

İçeride bunlar olurken konağın önüne bir grup mahalleli toplanmış endişeyle merakla bekliyorlardı. Gruptan yükselen bazı cümleler endişenin gittikçe arttığının kanıtıydı:

“Bir psikolog bulsak o mu söylese?”

“Doktor çağıralım en iyisi, sakinleştirici ilaç verir. Öyle söyleriz.”

“Ambulans çağıralım kapıda beklesin. Az sonra yükselir feryatlar.”

Hepsi Mahinur’un bu haberi kaldıramayacağından korkuyordu. Başlarına gelmesinden ürktükleri felaket manzaralarının zararını en aza indirmek için fikir alışverişi yapıyorlardı. Haksız da sayılmazlardı hani. Mahinur koca yaşına rağmen hâlâ korktuğunda ablasına koşar, yürürken çocukluktan kalma alışkanlıkla güvende hissetmek için ablasının elini tutardı. Üzülünce boynunu büker, sevinince gözlerinin içi parlardı. Tüm mahalleli için hâlâ küçüktü o.

Mahinur onların tüm bu düşüncelerini boşa çıkardı. Tam bir feraset ve mükemmel bir teslimiyetle karşıladı bu kez ölümü.

“Afife Teyze ben ölmekten değil yalnız kalmaktan korktum hep, küçüktüm çünkü. Oysa şimdi ablam ailemize kavuşacak demek. Onun hasreti bitti. Yürürken tuttuğum el de gitti ama olsun ziyanı yok. Allah, kendisine uzatılan hangi eli sahipsiz bırakmış? Kendisine sığınan hangi kulunu kapısından boş çevirmiş ki? Bütün âlemin gözeticisi her duamda yakınımdayken artık yalnızım demek nankörlük değil de nedir?”

“Çok haklısın güzel kızım. Sana yakışan da budur işte.”

Mahinur’un buğulu gözleri konakla yaşıt eski Türkçe yazılı tabloya ilişti: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber. Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun. Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.”

Çok sevdikleri şairin bu dizeleri şimdi daha bir anlamlıydı onun için. Bizim cümlelerimizin yetmediği bazı anlarda şairler koşar imdadımıza.

Saatler geçti, cenaze kalktı. Günler geçti eve uğrayanların sayısı azaldı. Herkes bir bir kabuğuna çekildi. Sonbahar yağmurları yeryüzünü rahmetle buluşturdu. Vapurlar aynı sıklıkla, arkalarından sallanan özlem dolu mendillere karşı dumanlarını savura savura iki yakayı birbirine kavuşturmaya devam etti. Dünya dönmeye hayat ise normal seyrini yakalayıp akmaya devam etti.

Zamanla koca ev dar gelmeye başladı Mahinur’a. Gün geçtikçe içini, daha önce yabancısı olduğu duygular kapladı. Sanki ablasıyla yaşadıkları bir rüyaydı da onunla hiç zaman geçirmemiş gibi hissetti. Onu tam olarak tanıyamamıştı. Adını, yaşını, mesleğini, sevdiği sevmediği şeyleri bilmenin bir insanı tanımakla eş olmadığını yalnız kalınca anladı Mahinur. Ablasının korkularını, hayallerini, kalbini bilmiyordu. Çünkü hep Mahinur konuşur, ablası dinlerdi. Modu düşük olunca da iş yorgunluğuna verir bir şey sormazdı. Kim bilebilir içinde biriktirdiklerini? Nelerle kalbini yordu da fazla dayanamadı kalbi? Şimdi yanında olsaydı ablası saatlerce dinleyebilirdi Mahinur onu. Ne yazık ki sahipken değil imkânsız iken değerli ve özlenen oluyor bazı şeyler. Bir keresinde Afife Teyze anlatmıştı: “ Biz sevgiyi yaşamadık. Yaşamadığımız için yaşatamadık. Bizim zamanımızda sevmeler gizliydi. İstiklal Harbi’nden sonra yetim kalan bebelerin yanında evlatlarının başını pek az okşadı babalar. Saygıdan dendi çocuklar öpülmedi, kucağa alınmadı büyüklerin yanında. İyi mi ettik kötü mü ettik bilmem lakin gönül isterdi ki büyüğe saygının herkese, her şeye sevgiden geçtiği öğretilseydi. Doya doya öpüp koklansaydı yavrular.” Şimdi bu durumu yaşıyordu Mahinur. Sevginin gerçek manasına vakıf olmadığı için ablasına gösterdiği ilginin onu sevmek olduğunu sanmıştı. Mümkünatı varken yaşanmayanların pişmanlığı kaldı ruhunda.

Derken aylar geçti. Mahinur, gözyaşlarını içine akıttı. Ablasının mezarını manolyalarla süsledi, hiç usanmadan sevgiyle suladı. Su damlaları toprağa düşüp çiçeklere, börtü böceğe can oldukça dilinde hep aynı cümleyle dolaştı:

Manolyalar solduğunda kavuşmuş olacağız. Buluşacağımız yer eminim çok güzeldir. Bu kez, seni dinleyeceğim ablacığım.

Mahinur, Kuzguncuk’un en büyüğüydü.