Makale

KAYGI ÇAĞININ ŞAFAĞINDA FITRATI SAVUNMAK

KAYGI ÇAĞININ ŞAFAĞINDA FITRATI SAVUNMAK

Tuğrul OKAY

“Yek katre-i hunest, hezar endişe” der, Sadi Şirazi, yani insan bir damla kan ve sayısız kaygıdır. Henüz varoluşçu filozofların kaygı kavramını hayatın merkezine oturtmalarına yüzlerce yıl varken yine bir başka İslam düşünürü İbn Hazm şunları söyler: “İstisnasız bütün insanların güzel bulup peşinden koştuğu tek hedefin ne olduğunu araştırdım ve bunun bir tek şey olduğunu gördüm: Kaygı ve korkudan kurtulmak.”

Evet, insan endişelerden, kaygılardan örülmüş bir kalbe sahiptir. Çünkü o ne yaparsa yapsın, ne kadar güçlü kuleler inşa ederse etsin yaşadığı anın gelip geçici olduğunu bilir. Yarın mı? Yarın insan için hep bir muammadır. Uzak geleceğe ait bilgiler Âdemoğlunun görme ufkunun dışında kalır. Gerçekten de kalbimize dönüp baktığımızda orada nefes alıp veren pek çok endişenin, stresin ve bunalımın kökeninde yarınlara dair kaygıların yattığını görürüz. Çünkü yarınlar muammadır ve bilinmezliğin olduğu yerde kaygının egemenlik kurması doğaldır. Bu egemenlik pasif bir niteliğe sahip değildir. Bilinmezlik, bugünümüzle birlikte, maziyle alışverişimizi de kontrol eder, biçimlendirir. Kısaca söylemek gerekirse dünler bugünleri, bugünler dünleri şekillendirir.

Geçmişin geleceği inşa etmesi, hepimizin kolayca fark edebildiği bir işleyişe sahiptir. Çocukluğumuzda yaşadıklarımız, yaşam boyu elde ettiğimiz deneyimler, tecrübeler bizim kimliğimizi, kişiliğimizi, duygu ve düşüncelerimizi şekillendirir. Ama bugünün geçmişi inşa etmesi meselesini biraz açmamız icap ediyor. Birey ya da toplum, şimdiki hâline, olgunluğuna ve imkânlarına göre geçmişle seçmeci bir ilişki kurar. Bazen hatırladığını bazen unutması icap eder. Nitekim bilim insanları, belleğin kendi sağlığı için geçmişteki pek çok şeyi unuttuğunu söyler. Dünle bugün arasındaki alışverişten özetle şunu anlarız: İnsanlar da toplumlar da kesintisiz, inişli çıkışlı bir çizgi hâlinde yaşarlar. Çizginin tümüyle kesintiye uğraması bir hafıza kaybına işaret eder. İnsan için bu, hayatın son bulduğu andır. Toplumlar için de öyledir. Hafızasını kaybeden, tarihiyle bağını topyekûn koparan toplumlar aslında kaybolmuşlardır.

Dünü ve bugünü değiştiren, dokuyan bir faktör daha vardır: Yarın. Yarın bir ihtimal sağanağıdır. Sağlık kadar hastalık, yaşamak kadar ölüm, güvenlik kadar kaza, huzur kadar afet ihtimallerini ihtiva eder. Hiç kimse birkaç dakika sonra başına neler geleceğini bilemez. Yarın, bu hüviyeti sebebiyle her zaman endişe kaynağı olmuştur. Soren Kierkegaard, kaygının geleceğe ilişkin bir olgu olduğunu söyler. Aslında yarına dair sistematik endişeler taşımak sadece insana özgüdür. Evet, kimi hayvanların bulduğu fazladan yiyeceği yarınlar için gömdüğüne, kışı geçirmek için yuvalarında istiflediğine de şahit oluruz. Fakat insan bütün bunları ilkel bir içgüdüyle değil, varoluşsal bir kaygı eşliğinde gerçekleştirir. Ölümün, hastalığın veya felaketlerin gerçekleşme ihtimalini bilmesiyle insan diğer canlılardan ayrılır. Şunu da söylememiz gerekiyor, bu kaygılar, kültürün ve uygarlığın pek de ortalıkta görünmeyen gizli mimarıdır. Örneğin bugün eleştirerek içinde yüzdüğümüz modern dünya, ulaşım ağlarıyla, iletişim kanallarıyla biraz da bu kaygının sonuçlarıdır.

Tarihte ilk devlet, ilk yasa, ilk sistem yarına dair kaygıların gölgesinde teşekkül etmiştir. İnsanlar kendilerini, ailelerini ve elbette toplumlarını, geleceğin belirsizliği karşısında korunaklı yapılarla, sistemlerle muhafaza etmek istemişlerdir. Çünkü insan kendini güvende tuttuğu zaman bununla yetinmez, kendisinden sonraki nesilleri de huzur içinde yaşatacak sosyal ve fiziki yapılar, yöntemler geliştirir. Yarının bilinmezliği kültürel etkileşimi, kurumsallaşmayı ve örgütlü davranışı beraberinde getirir.

Derinleşen Bilinemezlik

Bugün hâlihazırda yaşadığımız dönemden dijital çağ diye söz ediyoruz. Aslında henüz yaşanmakta olan süreçlerle ilgili nihai adlandırmalar bizi çoğu kez yanılgıya sürükler. Ancak birkaç yüzyıl sonra bugünlerin, insanoğlunun büyük tarihsel yürüyüşünde nereye, hangi adlandırmaya tekabül ettiği anlaşılabilir. Fakat yaşanan sert değişimi, özellikle son yarım asır içinde olup bitenleri göz önüne getirdiğimizde modern insanı esir alan kaygıların derinleşme sebebini de az çok kestirmiş oluruz. Söz gelimi Türkiye’de bugün altmışlı yaşlarını süren insanların hayatlarına bakalım. Tarihsel iki uçurumu aynı anda yaşamaya devam eden bir kuşaktan söz ediyoruz. 1970’ler Türkiye’de kırsalın elektrikle tanışmaya devam ettiği yıllardır. Anadolu’da pek çok yerde insanlar idare lambasıyla, sabanla, dibekle, değirmenle içli dışlı bir hayat sürmekteydi. İşte çocukluğu bu tarım toplumu imkânlarıyla, gaz lambasının altında geçen nesiller şimdilerde ellerinde akıllı telefonlarla dünyanın en uzak köşesiyle anlık iletişim ve etkileşim içine girebiliyor. Antenli, çanaklı televizyonlara sahip olduktan yirmi, otuz yıl sonra insanlar, dijital devrimin akıl almaz imkânlarına kavuştular. Avuçlarımızın içine sıkıştırdığımız aygıtlardan televizyon seyretmek, alışverişlerimizi sanal mecralardan yapmak, haberleri dijital bir ekrandan okumak, bizden kilometrelerce uzak bir yakınımızla görüntülü konuşmak şimdilerde hayatımızın rutini olmuş olabilir. Fakat çok değil, birkaç on yıl önce bu imkânların en ilkel versiyonları bile bizim muhayyilemize dahi uğramazdı. Tarihte yaşam tarzları arasında bu kadar sert bir geçişin yaşandığı başka bir zaman aralığı var mıdır bilinmez. Ama bildiğimiz bir şey var ki bu hızlı geçiş, bir dizi kaygıyı ve huzursuzluğu beraberinde getirdi. O ekranlara bakarken değil, o ekranları kapattığımız anda ortaya çıkan bu kaygıyı, her şeyin bu kadar hızlı, kolay ve anlaşılmaz biçimde tezahür etmiş olması gerçeği derinden derine beslemektedir.

Yirminci yüzyıla iki dünya savaşı, on milyonlarca ölüm sığdıran insanlık, bilimsel inkişafın katlanarak arttığı, tıbbın, robotik bilimin, ulaşımın ve iletişimin daha önceki yüzyıllarda hayal bile edilmesi imkânsız aşamalara eriştiği bir ivme yakaladı. Fakat bu ivme yirmi birinci yüzyılda henüz adı konulmamış başka bilinmezliklerin doğmasına neden oldu. Elli yıl içinde tek başına internetin, yapay zekânın ve biyoteknolojinin geldiği merhale, hayatımızı kolaylaştırdığı ölçüde yarınlarımız hakkında kaygılı bekleyişimizi çoğalttı. Sadece yapay zekâya sahip bir robotun Youtube kanalından izlediği bir videoyla yemek yapmasından ya da Suudi Arabistan’da Sofia adlı robota vatandaşlık verilmesinden, Kaliforniya’da bir bilgisayarın kendisine verilen kısa notlardan farklı bakış açısına sahip bir makale üretmesinden söz etmiyoruz. Dünyaca fikri mülkiyet örgütü WIPO’ya yapılan on binlerce yapay zekâ ve insan beyni üzerine dijital müdahaleler içeren patent başvurusunun dünyaca bilinirliğe sahip büyük firmalar tarafından yapılıyor olması, kaygılarımızın hayli haklı gerekçelere sahip olduğunu gösteriyor. İngiliz astrofizikçi Martin Rees, Son Saatimiz (Our Final Hour) adlı kitabında, 21. yüzyılda insanoğlunun varlığını devam ettirebilme şansının yarı yarıya olduğunu söylemesinin nedeni beyin, çip ve kodlamalar üzerine son yıllarda alınan mesafeden başkası değil. İnsanoğlunun ölümsüz refakatçisi kaygı, tarihte hiç bu kadar haklı ve yoğun gerekçelere sahip olmadı.

Manzaraya bir de bütün dünyayı etkisi altına alan pandemiyi dâhil edebiliriz. Hiç kimse bir yıl öncesine kadar, bütün dünyada insanların aylarca evlerine hapis kalacağını, iş yerlerinin belli aralıklarla kapanacağını, sokakların boşalacağını, eğitimin online hâle geleceğini hayal bile edemezdi. Böyle şeyler ancak filmlerde ya da distopik romanlarda görülecekken düpedüz hayatımızın gerçeği oluverdi. İçimizden gizli bir ses bize insanlık için hiçbir ihtimalin uzak olmadığını fısıldayıp duruyor.

Sonuna Kadar Fıtratı Korumak

Varoluşçuluğun kurucu filozofu Kierkegaard, insanın kaygıların gölgesinde yaşamaya alışması gerektiğini söyler. Çünkü ona göre kaygı olmadan yaşam mümkün değildir. Kaygı, bireyin hiçlik karşısında korunma kalkanıdır. Korkuyla baş edilebilir çünkü o dış kaynaklıdır fakat kaygıdan kaçmak, kurtulmak imkânsızdır. Onun kuluçkası insanın iç dünyasıdır. İnsan kendinden kaçamaz ama parçası olduğu tedirginliği, endişeyi, kaygıyı kişiliğinin tekâmülü yolunda kullanabilir. Peki, bu nasıl mümkün olacaktır?

Yarınlara dair kaygılar, daha büyük yarınlara ilişkin kaygılarla bastırılabilir, yönetilebilir, terbiye edilebilir ancak. Bir mümin için yegâne gelecek kaygısı, en büyük gelecek olan hesap günüdür. Ahiret inancı sadece kaygımızın başını okşamakla kalmaz, insanlığı bekleyen muhtemel dijital distopyalara karşı fıtratın koordinatlarını göstermeye devam eder. İnsan beynine dair olası bütün spekülasyonların seküler aklın ürünü olarak tezahür ettiğini biliyoruz. Bizler vahye, ahlaka, erdeme, fıtrata kulak kabartmaya devam ettiğimiz müddetçe yarınlar hangi ihtimallerle gelirse gelsin, oradan bir çıkış yolu bulacağımız muhakkaktır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan; Hz. Musa’yı Firavunların sarayında besletip büyüten Rabbimiz, bütün gelecek kaygılarımızı onun yüce şanının önünde kurban ettiğimizde bize hem merhamet edecek hem kurtuluş yolunu gösterecektir.

Fıtratı korumak, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını harfiyen yerine getirmekle; ahlaklı bireyler, empati kabiliyeti yüksek toplumlar inşa etmekle mümkündür. Fıtrat, insanın Yaradan’la, insanın insanla, insanın çevreyle, insanın toplumla kuracağı ilişkiyi gönyede tutar. Fıtratın korunduğu cemiyetlerde hakikat bilgisini ağırlamaya her zaman yer olacaktır.

Kendisi de kaygı üzerine hayli kafa yoran İbn Hazm’ın reçetesiyle yazımızı bitirebiliriz: “Dünya var olalı beri kaygıyı iyi sayan ve ondan kurtulmak istemeyen bir tek kişi bile yoktur. İşte bu değerli bilgi tam olarak zihnime yerleştiği, bu ilginç sır çözülüp aydınlandığı ve Yüce Allah bu büyük hazineyi düşüncemde açığa çıkardığı vakit, tasadan kurtulmanın gerçek yolunun ne olduğunu araştırmaya başladım. Âlimiyle cahiliyle, iyisiyle kötüsüyle bütün insanların üzerinde ittifak ettikleri bu hedefe ulaşmanın yolunun ahiret kurtuluşu için gerekli amelleri işlemek suretiyle Allah’a yönelmekten başka bir şey olmadığını anladım.”